Murat ÇELİK

Murat ÇELİK

Sinema

Aki Kaurismaki'nin "Geçmişi Olmayan Adam" Filmi Üzerine

16 Ocak 2024 - 22:22

Aki Kaurismaki’nin “Geçmişi Olmayan Adam” Filmi Üzerine
Geçmişi Olmayan Adam filminde Aki Kaurismaki, alışılmış sinematografik unsurların dışına çıkıyor. Filmde homojen dünyalı zamanın dışından gelen bir akış var ve bu sıradışı zamansallık sanki şimdiki dünya zamanın içine girmiş ve zamanı genişletmiş.  Hızlı akan, kaybolup giden her şeyi dönüştüren bir etkisi var. Bu zamansallıkta açığa çıkan şimdi ve buradalık bilincinin, kimsesiz bir adamın bilince gelme aşamalarında seyirci bilincini, seyircinin önceki bellek bagajlarının olumsuz adaptasyonundan çıkarıp her şeye yeniden başlatan bir hayatın inşa edildiği zaman imgeselliğinde estetize edilmiş sıradışı karakterlerin inşa süreci nasıl bir sinematografi gerektiriyorsa öyle bir sinematografi ile karşı karşıyayız. Robert Bresson’un ne fazla ne eksik dediği sinematografi ile Jim Jarmush’un sinematografik evrenini hatırlatan türden. Başka dünyalardaki farklı imkanlar değil Helsinki’nin ya da başka kentlerin bir tarafında tüm zihinsel, fiziksel, toplumsal yapılaşmaların kıyısında ama insaniliğin göbeğindeki hayatlar. Farklı zamansal ve mekânsal tasarımlar kurumsallaşmış toplumsal yapıların gidişatında sosyal statüler üretim ve tüketim mekanizmalarının dışında düşünmeyi, hayal etmeyi engellemeye çalışsa bile bunu tam olarak beceremez. Tüm toplumsal sınıf, yapı ve fonksiyonlarını ön görülemeyen insanlara, konteynırlardaki evlere, sokak ortasındaki farklı ritimlerdeki müziklere, gerçek bir sevgi ve dostluk zeminine alışık olmayan zihinler için bohem, berduş gibi nitelemelerin iflas ettiği bir film atmosferi, alışılmışın duyu-motor algılarının kırıldığı bir sinematografi elbette ana akım sinemalarının iğfal ettiği zihinsellik için sıkıcı ve hatta bazıları için de rahatsız edici gelebilir. Bu normaldir. Normal olmayanı, tüm tarihsel, toplumsal ve kültürel geçmişin yükü altındaki insanların içinde, sanatı, müzayede salonlarından hayatın akışına, sıradan insanın sesine, görüntüsüne ve nezaketine taşıyan karakterlere yabancılaşan zihinsellikte aramak gerekir.  İdeolojik örgütlerin kullanıma açık örgütlü planlı eylemleri dışında hayatın sıradan insaniliğinde ve doğallığında tamamen kendiliğinden bir dönüşüm hareketliliği mümkün müdür?

2002 yılında gösterime girmiş bir filmin belirsiz bir zamanda, belirsiz bir mekanda, belirsiz karakterlerle bir anda en belirgin zamana, en belirgin mekana, en belirgin karakterlere dönüşmesi gibi zıt oluşların arka arkaya verdiği pozisyonda imgelemimiz, imge zamanın ve hareketin lineer ve döngüsel tezahürlerini ucu açıklıkla kapalılık arasında bir algı oluşturabilecek zemini kurabilen bir dönüşüme giriyor. Bu yönüyle film kendi iç tutarlılığını, hangi perspektiften bakılırsa bakılsın, kurabilen dinamik bir yapıya sahip. Diğer taraftan Nietzsche’nin deve yükü dediği şeyi ortadan kaldırarak başlayan ve bir insanın hayatındaki geçmişi kaybetmesi ile belleksiz bir insanın varoluşunu nasıl gerçekleştirebilir oluşu noktasında çok kışkırtıcı bir düşünme pratiğiyle devam ediyor. Bellek, usta yönetmenlerin iyi filmlerinde farklı biçimlerde irdelenmişti. Ama bu filmde şaşırtıcı olan filmin daha başında kendisini hiç tanımadığınız bir insanın bir anda tüm geçmişini kaybetmesiyle başlayan aslında bir nevi zaman-bilincin bellekte varoluşu ortaya çıkardığı oluşum parçalandığı bir dönemeçte başlıyor olması. Bellek hiç kuşkusuz hem zaman için hem zamanda ortaya çıkan bilinç için vazgeçilmez olarak düşünülür. Belleği ve bellek-bilinç-zaman ilişkisi başka bir zeminde başlıyor ve bu başlangıç bir varsayımı da aslında içeriyor. Bu şekilde tamamıyla hafızasını kaybetmiş bir insanın hayata yepyeni bir başlangıçla, daha iyi ve daha yüksek düzeyden bir hayat inşasını kurarak devam edebileceğinin ispatını da yapıyor. Daha sonradan geçmişini kaybeden adamın mutsuz bir evlilik veya sarhoş bir metal işçisi olduğunu öğreniyoruz. Buna rağmen Geçmişi Olmayan Adam her şeyi geçmiş hayatına ait her şeyi unuttuğunda yeniden hayata daha canlı daha yüksek ve daha olumlu bir şekilde başlayabiliyor. Bu manada film sadece imge-sanatsal boyutuyla kalmıyor aynı zamanda felsefi soruşturmalarıyla hem filmin doğasında, hem seyircinin dünyasında bunu gerçekleştiriyor.

Film iki katmanda hümaniter disiplinlerin meselelerini kapsamaktadır. İncelenebilecek en minimal düzeyde ve mikro seviyede toplumsal sınıfsal ve çıkarsal çatışmaların arasında geçmişini, adını kaybetmiş bir adamın hayatı ve insani ilişkiler ağını küçük, estetik, şiddetten uzak bir biçimde yeniden üretmesiyle sonuçlanıyor. Hatta hiçbir şeye sahip olmayan bir adamın sadece insani olan bazı yaklaşımlarıyla hem kendisinin hem kendisine yardım edenlerin yaklaşımlarıyla kendisine küçük ama onurlu ve sevgi dolu bir hayatı inşa etme sürecini gözlemliyoruz. Barakayı geçmişi olmayan adama kiralayarak onu bir şekilde sömürmeye çalışan küçük bir memurdan mikro düzeyde bir tüketim eleştirisinden bankada insanların üretim mekanizmalarını sekteye uğratan ve bu yüzden de üretim malzemelerini satışa çıkarıp kat kat kâr eden bankacılığın eleştirisi gibi makro bir eleştiriye uzanan bir hat çiziyor film. Diğer taraftan küçük bir müzik grubu üzerinden bir eleştirel kitleselliği tesis edebilen toplumsal gruba basit dokunuşlarla ulaşılabilen yeni bir hat daha çiziliyor.

İşçi bulma kurumunda geçmişi olmayan adamın karşılaştığı müdür konuşması bize ifşa etmektedir ki kurumsal yapılanmalar da aslında özünde insaniliği belirli bir aşamada yitirebilmekte. Bu bürokratik sistemde ve amacını yitirmiş bürokratik aygıtların içinde Kafkavâri bir belirsizliğin içine de düşüyoruz. Hapiste polis müdürü ve avukat arsındaki konuşma, normatifliğin insani adalet arayışındaki amacını yitirip sırf delil yarıştırma serüvenine dönüşerek neyle suçlandığını asla öğrenemeyen Kafka karakterinin ne kadar da isabetli bir karakter olduğunun da ispatı gibi. Bütün bunların içinde bir yerlerden getirilen az bir toprakla yetiştirilmeye çalışılan patateslerin üretimine geçilmesi gibi tekrar insan eliyle iyiliğin, üretimin, sanatın, dostluğun, kardeşliğin, müzik kardeşliğinin neşv-ü nema bulabileceği bir sosyal örüntü de karşımıza çıkmakta. Bu patates yetiştirme büyük kar kazanma amaçlı değil hayatını devam edebilmesine yetecek kadar. Tıpkı müziğin, küçük bir grubun büyük paraların harcandığı ve kazanıldığı bir tüketim olarak değil, basit ama özgün bir tarzda derin ve yoğun bir sadeliğe sahip, metalaştırılmadan, fetişleştirilmeden icra edilmesi gibi. Bu tarz filmlerde pek göremediğimiz yapıcı eleştirinin neleri mümkün kılabileceğinin ve büyük anlatılar yerine küçük dokunuşların neleri doğurabileceğine de tanık oluyoruz. Aynı zamanda belki de daha önemli olan bir başka nokta da bunun sinematik evren içerisinde, kendi dönüşümsel yapısı içerisinde yönetmenin kendi sinematografisi ile oluşturduğu o sinema evrende bunu açığa çıkarabilesindeki maharette yatmaktadır. Bakıldığı zaman karakterler sıradan insanlardır, işçilerdir ya da bohemlerdir. Diğer taraftan geliri çok düşük, akşam yiyeceği birkaç patatesi hesap etme noktasında kendilerini planlayan insanlar ama bununla birlikte bu insanlar konteynırlarına taşıdıkları bir müzik kutusuyla Rock'n Roll dinlemeyi de bilen ve oradan hareketle de bir şekilde kendi eğlencelerini de kurabilen İnsanlardır. Kendi eğlencelerini kendileri düzenleyorlar ama saflıkla, sadelikle ve belirli kozmopoliten törenlerden uzak yapılarla bunu inşa edebiliyorlar. İnsan kendi varoluşunu kendi elleriyle ama bir başkasının dostluk ve yaklaşımıyla, dayanışma, kardeşlik ve bir doğal sevgi ağıyla ya da kendi dünyasında olanı paylaşmakla sağlayabilir. Bu bir umut olarak yaşasa bile bize çok şey katar. Çok çeşitli noktaları kendi içerisinde barındıran hem sosyolojik hem felsefi katmanlılığı içerisinde sanatsal boyutları olan bir film fakat yüksek düzey ve katmanlılık her yönüyle en sıradan, en basit, en yalın bir biçimde gerçekleşmiş. İnsanı saran komplike yapılar sanatsal bir sadelikle tarumar edilip yerine insanın içtenliği ile yeni bir zaman bilincinde yeni bir bellek ile yeni bir hayat inşa edilmiş. Alabildiğine nazik ve nahif bir sanatsallık usta ve incelikli bir devrimcilik birleşmemiş mi? Ne dersiniz? Bresson gibi hem hayatımızdan hem sinemamızdan fazlalık olan ne varsa çıkartıp bize dayatılan ne varsa doğallığın sıcaklığında eriterek yapmacıklığa son verebiliriz. O zaman filmin sonunda olduğu gibi bizi soymak için gelen küçük büyük tüm yapılar, birebir ve doğal akışında kendiliğinden geliştirdiğimiz birliktelikten korkarak kaçacaklardır. Bilince gelmek için bellek yitimi yerine insanın alışılmışın köleliğine karşı incelikli, sanatsal protest tavır ile gerçekliğin yeniden inşasına bahçemizden, arkadaşlıktan, bir müzik kutusundan ya da şimdi burada hayatımızda olan herhangi bir şeyden başlayabiliriz. Hayatımızın ortasından illa bir tren geçmesi ya da başımıza bir darbe almamız gerekmez.

Murat ÇELİK

Reklam

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • O. Kemal Kocabaş
    1 ay önce
    İki kere izlediğim filmdi. Kauramaki’nin minimal film anlayışının geniş evrenini çok güzel ifade etmiş yazınız. Yazılarınızın devamını merakla bekliyoruz bu köşede.
  • Murat Çelik
    1 ay önce
    Teşekkür ederim. Sizin gibi sinema üzerine düşünen arkadaşlarla yazı yoluyla düşüncelerimizi paylaşmaya devam edeceğiz. Değerli yorumlarınızı bekleriz hocam.