Reklam
Reklam
Vedat KAHYALAR

Vedat KAHYALAR

[email protected]

Kaçırdığımız fırsatlar, verimsiz geçen yıllar

23 Nisan 2026 - 13:04

Türkiye’nin son yüz yılı, yalnızca yapılanların değil; yapılamayanların, yarım bırakılanların ve bilinçli tercihlerle ertelenenlerin de tarihidir. Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik, sosyal ve kurumsal sorunları sadece güncel hatalarla açıklamak eksik kalır. Asıl mesele, geçmişte kırılan rotaların ve kaçırılan fırsatların birikmiş maliyetidir.

Cumhuriyetin erken döneminde kurulan Köy Enstitüleri, belki de bu ülkenin en özgün kalkınma hamlelerinden biriydi. Eğitim ile üretimi birleştiren bu model, köylerde öğretmen yetiştirirken aynı zamanda tarımı, zanaatı ve yerel kalkınmayı destekliyordu. Bugün hâlâ konuştuğumuz “nitelikli insan gücü” sorununun çözümü o yıllarda filizlenmişti. Ancak bu proje güç odakları tarafından bir takım bahanelerle kapatıldı. Yerine gelen sistem, ezbere dayalı, sorgulamayan bireyler yetiştiren bir yapıya evrildi. Eğitimdeki bu kırılma, sadece bireyleri değil, ülkenin düşünce kapasitesini de sınırladı.

76 YIL ÖNCE TÜRK ÇOCUKLARININ EĞİTİMİ RESMEN AMERİKALILARA TESLİM EDİLDİ !
 27 Aralık 1949 tarihinde, yani İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Ankara'da Türkiye ile Amerika arasında“Türk - Amerikan Kültür Anlaşması,” imzalandı. 

Bu anlaşma daha sonraları “Fulbright Anlaşması” olarak adlandırıldı.
Türkiye ve ABD arasında eğitim/kültürel değişim programlarını yöneten bir komisyon kurulmasını öngören ikili bir anlaşmadır. Uzun yıllar eğitim içeriklerini (müfredat) bu komisyon belirledi. 
Sonuç ortada...

Benzer bir kırılma tarımda yaşandı. Cumhuriyetin ilk yıllarında planlanan toprak reformu tam anlamıyla hayata geçirilemedi. Küçük üretici desteklenmek yerine, zamanla sistem büyük toprak sahipleri ve aracılar lehine şekillendi. Bugün Türkiye’nin kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi olmaktan uzaklaşması tesadüf değildir. Oysa doğru bir reformla kırsal kalkınma sağlanabilir, şehirlerin plansız göç baskısı azaltılabilirdi.

Sanayileşme konusunda da benzer bir hikâye var. Türkiye, 20. yüzyılın ortasında kendi uçağını üretebilen bir ülkeydi. Nuri Demirağ tarafından kurulan girişimler, yerli havacılığın önünü açacak nitelikteydi. Aynı şekilde Vecihi Hürkuş gibi öncü isimler, imkânsızlıklar içinde üretim yapıyordu. Ancak bu girişimler desteklenmek yerine zamanla engellendi, yalnız bırakıldı. Bugün hâlâ “yerli ve milli üretim” söylemini konuşuyor olmamız, aslında geçmişte kaybedilen ivmenin bir göstergesidir.

Siyasi sistemdeki aksaklıklar da bu tabloyu derinleştirdi. Seçim sistemleri sık sık değiştirildi, temsilde adalet ile yönetimde istikrar dengesi bir türlü sağlanamadı. Siyasi ahlak yasasının olmaması, kamu yönetiminde hesap verebilirliği zayıflattı. Liyakat yerine sadakatin öne çıktığı dönemler, devlet kapasitesini aşındırdı. Özellikle mülakat sistemi üzerinden yaşanan tartışmalar, gençlerin devlete olan güvenini ciddi şekilde sarstı.

Bütün bunların toplamı, sadece ekonomik bir kayıp değildir; aynı zamanda bir “güven kaybı”, bir “potansiyel kaybı”dır. Eğer eğitimde üretken model korunabilseydi, tarımda adil reform yapılabilseydi, sanayide yerli girişimler desteklenebilseydi ve siyasette etik standartlar yerleşebilseydi… bugün kişi başı gelirin 40 bin dolar seviyelerinde olması hayal olmazdı. Bu, romantik bir iddia değil; doğru politika, istikrar ve kurumsallaşma ile başaran ülkelerin somut bir gerçeğidir.

Bakınız, Güney Kore 1960’larda Türkiye ile benzer ekonomik seviyedeydi. Ancak eğitime yatırım yaptı, sanayileşmeyi stratejik planladı, liyakati önceledi. Bugün geldiği nokta ortada. Aynı şekilde Almanya, savaş sonrası yıkımdan çıkarken kurumsal disiplini ve üretim gücünü merkeze aldı. Türkiye ise çoğu zaman doğru bildiği yoldan saparak, kısa vadeli hesapların uzun vadeli maliyetlerini ödedi.

Sonuç olarak mesele, geçmişe ağıt yakmak değil; o hataların farkına varıp aynı döngüyü kırmaktır. Çünkü bir ülkenin kaderi, sadece dış güçlerle değil, kendi tercihlerinin toplamıyla şekillenir. Emperyal bağımlılıklar elbette bir gerçektir; ancak asıl belirleyici olan, bu bağımlılıkları azaltacak iradeyi gösterip gösteremediğimizdir.

Türkiye hâlâ büyük bir potansiyele sahip. Ancak bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için geçmişte yapılan hatalarla yüzleşmek, kurumsal aklı yeniden inşa etmek ve liyakati tartışmasız bir ilke haline getirmek zorundayız. Aksi halde, her nesil bir öncekinden devraldığı sorunları konuşmaya devam eder.

Dünyada yaşanan savaşlar, birbirinden kirli olaylar sonucunda başta Körfez sermayesi olmak üzere birçok önemli yatırımcı, yatırım için güvenli limanlar arıyor. Bunun ilk ve en önemli şartı hukukun hakim olduğu, liyakatin, eğitimin önemsediği, denetlenebilir, güvenilir demokratik yönetim uygulamalarının hakim olduğu bir ülke olabilmektir. Avrupa Birliği kurulduğu günden beri hiç bu kadar bize ihtiyaç duymadı. Amerika'nın artık güvenilir bir ortak olmadığı ortaya çıkınca güçlü bir orduya sahip Türkiye'nin önemi bir kez daha tartışmasız anlaşıldı. 

Doğa Değil, Sistem Tükeniyor
Ülkemizde ormanlar kesiliyor, zeytinlikler ve fındık bahçeleri “madencilik” adı altında yok ediliyor. Kıyılar betonlaşırken kumsallar tel örgülerle bölünüyor. Biz ise tüm bunları basitçe bir “çevre sorunu” olarak tanımlıyoruz. Oysa mesele bundan çok daha derin: Bu, bir ülkenin doğal varlıklarının parça parça elden çıkarılmasıdır.

Bugün kamu arazilerinin, meraların, sahillerin ve ormanların sermayeye devredilmesi bir tercih gibi sunulsa da, gerçekte ekonomik bir sıkışmışlığın sonucudur. Devletin kasası boşalmış, cari açık büyümüş, faiz yükü ağırlaşmıştır. Ancak asıl sorulması gereken soru şudur: 

Bu noktaya nasıl gelindi?
Yıllar boyunca üretim yerine tüketimi teşvik eden, sanayi yerine rantı önceleyen bir ekonomik model adım adım bugünkü tabloyu hazırladı. Önce fabrikalar satıldı, ardından limanlar, enerji kaynakları elden çıkarıldı. Bugün ise sıra toprağa gelmiş durumda. Çünkü geriye nakde çevrilebilecek çok az varlık kaldı. Bu nedenle doğa artık korunması gereken bir miras değil, finansal darboğazı aşmak için kullanılan son kaynak olarak görülüyor.

Bu noktada açıkça ifade etmek gerekir: Tükenen doğa değil, bu anlayıştır. Doğayı tüketen aslında yanlış ekonomik tercihler ve kısa vadeli kazanç uğruna uzun vadeli kayıpları göze alan sistemdir.

Peki çözüm ne olabilir?
Öncelikle ekonomik modelin köklü biçimde gözden geçirilmesi gerekir. Üretim odaklı, yüksek katma değerli sanayiye dayanan bir kalkınma stratejisi benimsenmeden bu döngü kırılmaz. Rant yerine üretimi teşvik eden politikalar hayata geçirilmelidir.

İkinci olarak doğal varlıklar “satılabilir meta” olmaktan çıkarılmalı, anayasal ve yasal güvencelerle korunmalıdır. Ormanlar, kıyılar, zeytinlikler ve meralar kısa vadeli gelir kapısı değil, gelecek nesillere bırakılacak stratejik miras olarak görülmelidir.

Üçüncü olarak şeffaflık ve hesap verebilirlik güçlendirilmelidir. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı, hangi projelerin kimlere ve hangi şartlarla verildiği toplum tarafından denetlenebilir olmalıdır. Siyasal etik yasasının bir an önce çıkarılması, titizlikle uygulanması şarttır. 

Siyaset; zenginleşme aracı değil, adanma makamında olabilmelidir.

Son olarak yerel halkın ve sivil toplumun karar süreçlerine katılımı artırılmalıdır. Çünkü doğayı en iyi koruyacak olanlar, onunla birlikte yaşayan insanlardır.

Mesele sadece rant odaklı yaklaşımlar, israf, gösteriş, ağaç kesimi ya da kıyıların betonlaşması değildir. Asıl mesele, doğayı tüketen bir ekonomik ve yönetim anlayışıdır. Bu anlayış değişmeden ne ormanlar korunabilir ne de gelecek güvence altına alınabilir.

Artık toparlanarak, özgüvenle davranıp dunya ekonomisindeki layık olduğumuz yere gelebiliriz. Yeter ki daha önce yaptığımız gibi tipik  Ortadoğulu gibi davranmayalım. 

Ve en acısı, en can yakıcısı nedir?
Bu ülke yoksul olduğu veya yeraltı kaynakları olmadığı için değil; zengin olma fırsatının yollarını çok iyi bildiği halde uygulamayıp, israf, gösteriş, haksız, hukuksuz, yolsuz, liyakatsiz uygulamaları sürdürme konusunda ısrarcı olduğu için yerinde sayar, ilkel  enflasyon sorunuyla mutsuzluğuna mutsuzluk, fakirliğine fakirlik katar.

Reklam
Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum