Okullarda yaşanan şiddet olayları gündeme geldiğinde çoğu zaman gözler çocuğa çevrilir. “Neden böyle yaptı?”, “Bu kadar öfkeyi nereden öğrendi?” gibi sorular sorulur. Oysa bu soruların cevabı çoğu zaman okul sıralarında değil, çok daha önce, evin içinde şekillenmeye başlar.
Bir çocuk dünyayı önce ailesinden öğrenir. Sevmeyi, konuşmayı, öfkesini ifade etmeyi, sınır koymayı… Hepsi ilk olarak aile içinde deneyimlenir. Bu yüzden “aile toplumun en küçük yapı taşıdır” sözü, aslında sadece bir ifade değil; oldukça somut bir gerçeğin özeti gibidir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Şiddete eğilimli bir çocuğun varlığını doğrudan “ailesi sorunludur” şeklinde keskin bir yargıya bağlamak, meseleyi fazlasıyla basitleştirmek olur. Çünkü her aile kendi içinde farklı dinamikler barındırır; ekonomik şartlar, psikolojik yükler, travmalar, iletişim biçimleri… Hepsi bu sürecin bir parçasıdır.
Yine de inkâr edilemeyen bir gerçek var:
Çocuk, en çok evde gördüğünü taşır.
Eğer bir evde iletişim bağırarak kuruluyorsa, çocuk bunu normal kabul eder. Eğer duygular bastırılıyorsa, çocuk onları sağlıklı ifade etmeyi öğrenemez. Eğer sevgi koşulluysa, çocuk kendini değerli hissetmekte zorlanır. Tüm bunlar zamanla davranışlara yansır. Bazen içine kapanma, bazen öfke patlaması, bazen de şiddet olarak karşımıza çıkar.
Bu noktada suçlu aramak yerine sorumluluğu anlamak daha kıymetli. Çünkü mesele sadece bir çocuğun davranışı değil, o davranışı besleyen ortamdır. Aileyi güçlendirmeden çocuğu düzeltmeye çalışmak, temeli zayıf bir binayı boyamaya benzer.
Toplum olarak çoğu zaman sonuçlara odaklanıyoruz. Oysa asıl mesele, o sonucun oluştuğu süreci görebilmek. Bir çocuk okulda şiddete yöneliyorsa, bu bize sadece bir davranışı değil, bir hikâyeyi anlatır. Ve o hikâyenin ilk cümleleri genellikle evde yazılır.
Bu yüzden “aileyi kurtarmak toplumu kurtarmaktır” sözü, sadece idealist bir yaklaşım değil; aynı zamanda pratik bir çözüm önerisidir. Daha sağlıklı iletişim kurabilen, duygularını ifade edebilen, sınır koymayı bilen aileler; daha dengeli bireyler yetiştirir. Bu da doğal olarak daha sağlıklı bir topluma zemin hazırlar.
Belki de sormamız gereken soru şu olmalı:
Çocukları değiştirmeye çalışmadan önce, onların büyüdüğü ortamı ne kadar iyileştiriyoruz?
Çünkü güçlü bir toplum, güçlü bireylerden değil; güçlü ailelerden doğar.






YORUMLAR