İnsanın “güftesini” Allah yazar ama “bestesini” biz yaparız. Yani Allah yaratır, biz şekillendiririz. Son günlerde ülkemizin gündemini oluşturan okul saldırı ve katliamlarının yüksek sesle haykırdığı bir gerçek var: Çocuklarımızı bestelerken korkunç hatalar yapmaktayız ve buna bağlı olarak da yanlış giden bir şeyler var. Bir eğitimci olarak bu yanlışlığın nedenlerinden birkaç tanesi üzerinde durmaya çalışacağım.
Bildiğiniz gibi 1925-1945 doğumlular “Sessiz Kuşak” olarak isimlendirilir: Bizim dedelerimiz olan bu nesil için en büyük mutluluk, savaş ortamının yokluk ve kıtlık dönemlerinde yaşadıkları her bir gün için en azından ölmeyecek kadar karınlarını doyurabilecek un ve ekmeğe sahip olmaktı!
1946-1964 doğumlular “Bebek Patlaması” jenerasyonudur: Bu kuşak ise sıkıntı ve açlığın ne demek olduğunu çok iyi bildiklerindendir ki mümkün olduğunca kış boyunca aç kalmamak adına yazdan ununu, buğdayını, bulgurunu biriktirerek aile bireylerinin yaşamını sağlama almaya çalışırlardı!
1965-1979 doğumlular “X Kuşağı” olarak nitelendirilir: Kesinlikle türünün son örneği, toplumun antikaları ve gezegenin son şansı olan bizim kuşak da lüks ve refahtan uzak büyüdüğümüzdendir ki, bugün karnımızı doyururken yarın ne olur endişesiyle haftalar, bazen aylar sonrasının hesabını yapmak zorunda kaldık!
“Y Kuşağı” olan 1980-1994 doğumlular tabiri caizse “ara form” bir nesildir. Gelelim asıl konumuz olan 1995-2012 doğumlu “Z Kuşağı” ile 2013-2025 doğumlu “Alfa Kuşağı”na! Diğer bir ifadeyle çağımızın hayattan kopuk sanal genç kuşağı!
Benim de dâhil olduğum günümüzün orta ve yaşlı kuşağı hep ezilerek büyüdü. Evde anne-babalar, okulda öğretmenler, çevrede büyükler tarafından terbiye edilmek adına hep ezildi. İmkânsızlıklar yüzünden çekilen bin bir türlü cefa ve sıkıntılar da cabası!
Bu durumun bilinç altıda oluşturduğu travmatik tepkiyle olmalı ki söz konusu kuşak tarafından kendi çocuklarına sınırsız bir özgürlük alanı ve olabildiğince geniş imkânlar sunuldu! “Biz sıkıntı çektik onlar çekmesin, bizim hiçbir şeyimiz olmadı onların her şeyi olsun…” mantığıyla hormonlu ve doyumsuz bir nesil yetiştirdik. Öyle ki günlük üç kuruş yevmiye ile çalışan bir baba bile çocuğuna telefonun en akıllısını almaya çalıştı.
“Y” kuşağı ise çocuk yetiştirme konusunda tam anlamıyla ipin ucunu kaçırdı! Batı tandanslı pedagoglarımız ise haykırıp durdu “çocuklara kızmayın, azarlamayın, karışmayın, kısıtlamayın, isteklerini geri çevirmeyin vs…” telkinlerle resmen kendi “putumuzu” hatta “küçük tanrılarımızı” yaratmış olduk:
-Evde terör estirdiler ebeveynler gülerek karşıladı!
-Evin duvarlarını boyadılar anne gurur duydu!
-Arabanın camına taş fırlattı “oğlum eline bir şey oldu mu?” diye sordular!
-Misafirlikte ortalığı darmadağın ettiler kimse ağzını açamadı!
-Yemek beğenmedi anneler kaşıkla ardından koşup ağzına soktular!
-Anneye-babaya bağırdılar ses çıkaran olmadı!
-Baba çocuğuna kızmaya kalkıştı, anne evladına siper olup kocasına tavır aldı!
-Sadece televizyonun değil ailenin kumandası bile çocuğun eline geçti!
-Anne-baba çocukların arzularını gerçekleştiren basit birer figüran konumuna düştüler!
Ne var ki çocuk aynı şımarıklığı okulda da devam ettirdi:
-Öğretmen sınıfa girdi çocuk ayağa kalkmaya tenezzül etmedi!
-Öğretmen ders anlatırken öğrenci sakız çiğnemekte beis görmedi!
-Öğretmenin karışsında bacak bacağın üstüne atıp oturmaktan çekinmedi!
-Kız öğrenci derste elinde ayna makyaj yapmaktan bile hayâ etmedi!
-Öğretmen çocuğa azarlamaya kalkıştı ertesi gün veli okulu bastı!
-Sadece okulu bassa yine neyse, öğretmene şiddet uygulamaktan adeta onur duydu!
-Yetkililer ise ne yazık ki mütemadiyen öğrenci ve velinin yanında yer aldılar!
-Ve sonuçta veli-devlet işbirliği ile öğretmeni de sindirdik ve öğrenci karşısında kişiliksiz, silik, vasıfsız bir maskaraya çevirdik!
Elbette ki her mesleğin kendine özgü zorlukları vardır ama bizim kuşak öğretmenler, kaynanaların zalim olduğu dönemde gelin, gelinlerin zalim olduğu dönemde de kaynana olan şanssız kadına benziyor. Öğretmenlerin acımasız olduğu dönemde öğrenciydiler, öğrencilerin acımasız oldukları dönemde de öğretmenlik yapıyorlar!
İşin daha da vahimi, eğitimcilerle yaşadıkları her türlü sorunda öğretmenlerin potansiyel suçlu kabul edilmesiyle öğrenciler yaptıkları kabahatleri marifet zannetmeye başlamışlar ve adeta taşkınlıkları ödüllendirilmiştir. Bu anlayışın doğal bir sonucu olarak da öğretmen itibarsızlaştırılmış, zaten kendini yenilemeyerek otorite sorunu yaşayan öğretmen tükenmişlik sendromunun girdabında boğulmaya terk edilmiştir. Öğrenciyi ezdirmeyin eyvallah ama şunu da görün artık: Öğretmenin pestili çıktı!
Eskiden öğretmenlerin öğrenciler ya da veliler tarafından bırakın öldürülmelerini ya da şiddete maruz bırakılmalarını, velilerce “eti senin kemiği benim” diyerek güvenilen, öğrenciler tarafından ise “bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” denilerek yüceltilen bir “öğretmen” anlayışı vardı!
Günümüzde ise öyle bir hal aldı ki; artık velilere “eti de senin kemiği de, yeter ki bana dokunma!”, öğrencilere ise “kölem olmanı zaten istemem ama beni köle gibi görme yeter!” deme noktasına getirildik!
“Bırakın yapsınlar, bırakın etsinler” mantığıyla her türlü otoriteye baş kaldırmayı özgürlük zanneden, örfünden âdetinden habersiz, milli ve ahlaki değerlerini küçümseyen, saygı ve sevgi kavramlarına zihin dünyasında hiçbir yer bırakmamış, yaptığı kabalıktan yüzünün kızarması veya özür dilemesi bir yana adeta haz duyan, küfretmeyi marifet zanneden, her şeyi bildiğini sanıp ama aslında hiçbir şey bilmeyen, gerçekliğin yerini sanalların işgal ettiği, ideallerin yerini sahte idollerin kapladığı, melankolik, asabi, öfkeli, ele avuca sığmayan şımarık bir gençlik ortaya çıktı!
Dünyada medeniyet kurucu bir milletin varisleri olmalarına rağmen; kültür emperyalizminin girdabında düşünce siperleri iğdiş edilmiş, okumayı zaman kaybı, sürüleştirilmeyi çağdaşlık olarak gören, diline, kültürüne, tarihine yabancılaşmış, günlük 250 kelimeyle konuşan bir gençlik!
Bu gençliğin jargonu bile çok farklı artık: “Ukalalığın” adı hakkını aramak, “magandalığın” adı yiğitlik, “saygısızlığın” adı cesaret ve özgüven sergilemek, “terbiyesizliğin” adı özgür takılmak, “tembelliğin” adı hayatın tadını çıkarmak, “ilkesizliğin” adı spontane yaşamak oldu!
Her zaman söylüyorum: Bence ülkemizi bekleyen en büyük tehlike ne virüs, ne kuraklık, ne ekonomik kriz ne de başka bir şey! Bizi bekleyen en büyük tehlike; kendileri dışındaki herkesi yok sayan, küçüklüklerinden itibaren dünyanın kendileri etrafında döndüğünü zannedecek kadar yaşamın hiçbir külfetine katlanmadan şımartılarak büyütülen, henüz ruhları gelişmeden betonlaşan genç nesildir!
“Bir neslin kaderini bir evvelki nesil tayin eder” der Konfüçyüs. Eğer GDO’lu gıdalarla ilgili duyduğumuz endişeyi, GDO’lu nesiller hakkında duymuyorsak hâlâ tehlikenin farkında değiliz demektir. Unutmayın lütfen, genetiği bozulmuş bir ürünle sadece sağlığımızı, ama genleriyle oynanmış bir nesille tüm geleceğimizi çalıyorlar!
Düşünüyorum da şehir hayatına oldukça uzak, etrafı yüksek dağlarla örülü izbe bir köyde geçti çocukluğumuz... Eğer hayvan gütmekten vakit kalırsa oyuncağımızı bile kendimiz yapardık. Ya çam kabuğundan araba, ya da armut ağacından topaç! Bilgisayar, telefon, tablet türü kavramlara hiç aşina değildik! Televizyon denilen âletin varlığından bile yıllar sonra haberdar oldum.
Gaz lambasıyla aydınlanıp, ocaklığa doldurduğumuz odun yığınlarıyla ısındığımız günlerdi. Gün boyunca davarların peşinde ve annemin azık olarak hazırlayıp küçük bir sofra bezi içerisinde belime sarmaladığı bir haşlanmış yumurtayla beyaz peyniri pınarların şırıl şırıl nağmeleri eşliğinde sokum yaparak yiyip ardından türküler mırıldanacak kadar da neşeliydik. Babamın alacağı bir çift kara lastik ayakkabı gibi küçücük bir hediye bile günlerce sevinmemiz için yeterliydi!
Kısacası hiçbir şeyimiz yokken bile mutluluğun resmini dağlara taşlara kazıdığımız yıllardı! Üstelik sadece mutlu değil, aynı zamanda saygılıydık. Tüm olumsuzluklara rağmen ne depresyona girerdik ne de psikolojimiz bozulurdu! Anne-babaya karşı gelmek veya hesap sormak bir yana, büyüklerimizin karşısında ayak ayağın üstüne atıp oturmayı edepsizlik olarak değerlendirirdik. Öğretmenlerimizin karşısında ukalalık yapmak şöyle dursun, konuşurken sesimizi yükseltmeyi ahlaksızlık kabul ederdik. Çünkü biz doğal bir nesildik ve bir ülkenin yazılı olmayan anayasası demek olan örf- adetlerin yazılı anayasadan daha önemli olduğunun farkındaydık!
-Mesela biz, bırakın öğretmenin karşısına geçip ukalalık yapmayı, hakkımız olanı bile ifade etmeye çekinirdik!
-Terbiyesizlik yapmanın adına özgürlük demez, saygısızlığı özgüven olarak değerlendirmezdik!
-Öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkmayı zül olarak değerlendirmez, aksine saygı duymayı onur kabul ederdik!
-Öğretmenler odasına eller cepte, ağızda sakız çiğneyerek girmeyi aklımızdan bile geçirmezdik!
-Öğretmene şiddet uygulamayı bırakın, şikâyet etmeyi bile düşünemezdik!
-Laf yetiştirmek yerine dinlemeyi bilirdik eskiden!
-Evlenip çoluk çocuk sahibi olsak bile anne-baba ve büyüklerimizin tecrübesi değerliydi ve söyleyecekleri her bir kelime önemliydi bizim için.
-Onların karşısında ayak ayağın üstüne atmayı bile saygısızlık kabul ederdik.
-Bardağı geri almak için verdiğimiz suyu içinceye kadar ellerimiz bağlı beklerdik yanı başlarında ve bundan da asla gocunmazdık.
-Ellerini yıkadıklarında havlu tutma diye bir geleneğimiz bile vardı. Ne yazık ki tüm bunlar yalnızca nostaljiden ibaret artık!
Demem o ki; biz de çocuk olduk, genç olduk, öğrenci olduk ve hatalar haptık. Ancak yaptığımız bir yanlıştan dolayı büyüklerimiz tarafından uyarıldığımızda yüzümüz kızarır, nefesimiz titrer ve aynı şeyi tekrar etmemek adına adeta kılı kırk yararcasına dikkatli davranırdık!
Farkında mısınız; sokakta gördüğü yaralı bir kedinin acısıyla gözyaşı döken, ama insani ilişkilerde son derece fevri, anne-babasına, öğretmenlerine veya büyüklerine yaptığı saygısızlıkla onların yüreklerinde açtıkları yaraya bırakın gözyaşı dökmeyi bu durumdan haz duyan bir nesil yetişiyor!
İşin en ilginç ve acı olan tarafı ne biliyor musunuz? Öğretmenin itibarsızlaştırılması bir yana, günümüz gençliğinin maruz kaldığı ahlaki dejenerasyonun nedenlerini araştırıp çözüm bulmaya çalışmak yerine, hâlâ onların şımartılmaya devam edilmesidir!
Çocuklarına erdemli bir insan olabilmek adına “güzel ahlak” yerine “daha fazla mal” miras bırakma gayretindeki anne babalar, esasında bu hırslarıyla kendilerine verilen ömrü heba ettikleri gibi çocuklarının geleceğini de mahvetmektedirler.
Zira emek sarf etmeden sahip olunan her şey önce insanın fıtratını sonra da toplumun ahlakını bozar. Üstelik bu uğurda kaybettiğiniz zamanınızı, sağlığınızı ve mutluluğunuzu ne biriktirdiğiniz servetiniz size geri verebilir ne de çocuklarınız. Azrail’in gittikçe yaklaşan gizemli ayak seslerini hissetmeye başlayıp da “yıllarca nefes alıp verdiğimizi ama aslında hiç yaşamadığımızı” fark ettiğimizde ise korkarım ki çok geç olacak!
Farkında mısınız bilmem, intihar yaşının bu kadar düşmüş olmasının temelinde bile çocuk yetiştirme politikamız yatmaktadır. Zira bir hedefi, yönelimi, ideali olmayan insanların hayatına yorgunluk çöker ve bir süre sonra da tükenmişlik sendromu yaşarlar.
Günümüzde ne yazık ki, tüm gerçekliklerden kopmuş, tüm yaşamı sanal ve yalan bir dünyadan ibaret, hiçbir kutsalı olmayan, zevklerinin peşinde koşmayı hedef zanneden, her şeyi isteyerek hayatın tüm nimetlerine talip ama hiçbir külfetine tahammülü olmayan hormonlu, hedonist/hazcı bir nesil var…
Daha da vahimi; (cinsellik ve maddi olanaklar başta olmak üzere) ister fizyolojik, ister psikolojik, isterse sosyolojik anlamda; yaşamın doğal gelişim sürecini takip etmeyerek tam tersine 10 yaşında sahip olması gerekenlere 5 yaşında, 15 yaşında elde etmesi gerekenleri 10 yaşında, ergenlik ve yetişkinlik çağında yaşaması gereken birtakım duyguları henüz çocukluk çağında yaşayarak doyuma ulaşıp 20-25’li yaşlarda hayatı tüketen bir gençlik…
Öğretmen olanlarımız daha iyi anlayacaktır; günümüz gençliğinin fevri/ukala tavırlarını görünce ister istemez hayıflanıyor insan: “Keşke çocuklarımıza konuşmayı değil de dilini tutmayı öğretseydik!” Ya da okullarda bilim derslerinden önce “keşke ehil hocalar tarafından okutulacak bir ‘İnsanlık’ dersi olsaydı!” Zira artık biliyoruz ki bizim kaliteli üniversite bitirmiş insanlara değil, üniversite bitirmiş kaliteli insanlara ihtiyacihtiyacımız var.






YORUMLAR