"İnsan, ne yaptığıyla değil; yaptığı şeyi nasıl sahiplendiğiyle kim olduğunu gösterir.”
— Hannah Arendt
Bir yazarın, bir şairin, bir radyo ve televizyon program yapımcısı ile sunucusunun mutfakta işe başlaması…
Bu cümle, ilk bakışta bir terslik taşır. Alışılmış düzenlere göre, kelimeyle geçimini sağlayan birinin yeri masadır; kalem, klavye, mikrofon ve kamera çevresidir. Oysa hayat, en güçlü anlatılarını çoğu zaman tam da bu tür tezatların içinden kurar. Çünkü mutfak, yalnızca yemek yapılan bir alan değil; ateşin, zamanın, sabrın ve insanın sınandığı bir hayat laboratuvarıdır. Orada kim olduğunuz değil, ne yaptığınız ve nasıl devam ettiğiniz önemlidir.
O kişi, mutfağa ilk girdiğinde üzerinde beyaz bir önlük, elinde keskin bir bıçak vardı. Daha önce mikrofon tutmuş, kamera karşısında konuşmuş ellerdi bunlar. Cümleleriyle dinleyiciyi susturmuş, sesiyle boşlukları doldurmuştu. Şimdi ise soğan doğrarken gözleri yanıyordu. Ama o gözler, kelimelerden yanmaya alışkındı zaten. Hayatın keskin taraflarıyla defalarca karşılaşmıştı. Soğanın acısı geçiciydi; insanın içini yakan şeylerin geçmediğini, sadece yer değiştirdiğini biliyordu. Bu yüzden geri çekilmedi. Bıçağı biraz daha sıkı tuttu, kesmeye devam etti.
Mutfak, hiyerarşisi olan sert bir dünyadır. Orada herkesin yeri bellidir; bu yer, unvanla değil, emeğin ritmiyle belirlenir. Saat yoktur; zaman, tencerelerin kaynama süresiyle ölçülür. Gün, servis başlamadan önce başlar; servis bittiğinde de hemen sona ermez. Temizlik vardır, hazırlık vardır, aynı işi defalarca yapma sabrı vardır. Bu tekrar, dışarıdan bakana monoton görünür; ama aslında karakter inşa eden bir süreçtir. İşte bu tekrarın içinde, o kişi parlamaya başlar. Çünkü yazarlık da böyledir: Aynı cümleyi defalarca kurar, siler, yeniden yazar. Mutfakta da aynı sosu defalarca karıştırır, aynı garnitürü yüzlerce kez dizer. Sabır, onun eski bir dostudur.
Her mutfakta yaşanan ne varsa, o da yaşar.
Yanık parmaklar olur; acı kısa sürer ama izi kalır.
Buharla ıslanmış gözlükler olur; dünya bir anlığına bulanıklaşır.
Yoğunluk anında yükselen sesler olur; kelimeler emirleşir, tonlar sertleşir.
Bir tabak geri döndüğünde duyulan o iç sıkıntısı vardır; emekle kurulan bir şeyin reddedilişi insanın içine dokunur.
Servis ortasında bozulan bir düzen, düşen bir tava, biten bir malzeme…
Mutfak, sürprizleriyle insanı hazırlar; hiçbir şeyin plânlandığı gibi gitmeyeceğini öğretir.
Ama o, paniği bulaştırmaz. Çünkü yıllarca canlı yayında kriz yönetmiştir. Program çökerken de konuşmayı sürdürmüş, sessizlikte bile anlam kurmayı bilmiştir. Mutfakta da öyledir. Herkesin sesi yükseldiğinde, onun sesi düşer. Çünkü bilir: Ateş yükseldikçe bağırmak değil, kontrol etmek gerekir. Bu sakinlik, başkalarına da sirayet eder. Mutfak, bazen bir kelimenin, bazen bir bakışın düzeni yeniden kurabildiği bir yerdir.
Zamanla mutfağın görünmeyen yükünü sırtlar. Yeni gelenleri sakinleştirir, ustayı dikkatle dinler, çırakla bağ kurar. Kimsenin yapmak istemediği işleri sahiplenir. Çünkü onun dünyasında işin küçüğü büyüğü yoktur; yalnızca işin hakkı vardır. Bir patatesi düzgün soymanın da, bir şiiri düzgün yazmak kadar ahlâkî bir tarafı olduğunu bilir. Çünkü her ikisi de özensiz yapıldığında insanı ele verir.
Mutfakta en çok öğrenilen şeylerden biri tevazudur. Yemeğin yıldızı tabakta görünür ama o tabağa ulaşana kadar onlarca el değmiştir. O yüzden mutfakta herkes eşittir; herkesin emeği birbirine bağlıdır. O da bu eşitliği içselleştirir. Eskiden ismiyle tanınan biri olmasına rağmen, burada adından çok işine bakılır. Bu durum onu eksiltmez; aksine arındırır. Ünün, görünürlüğün, alkışın yükünden kurtulmuş; emeğin sade ritmine karışmıştır.
Yoğun bir servis akşamında, her şey üst üste gelir. Siparişler yağmur gibi düşer. Ter, sırtından süzülür; ayaklar ağrır, bel tutulur. Bir an durup nefes almak ister ama duramaz. İşte tam o anda, içinden bir cümle geçer: “Hayat da tam olarak böyle bir şey.” Kimse beklemez, kimse durmaz; herkes senden devam etmeni ister. Ve o devam eder. Çünkü mutfak, vazgeçenleri değil, devam edenleri kabul eder.
Servis bittiğinde mutfak sessizleşir. Bu sessizlik, yorgun ama huzurlu bir sessizliktir. Tezgâhlar silinir, bıçaklar yıkanır, yerler süpürülür. Günün sonunda mutfak tertipliyse, herkesin içi rahattır. O kişi, bu düzenin bir parçası olmaktan derin bir gurur duyar. Çünkü ortada somut bir sonuç vardır: Doymuş insanlar, memnun yüzler, sıcak bir akşam. Bu sonuç, alkıştan daha gerçektir.
Ve zamanla fark eder ki mutfak, ona yıllardır aradığı şeyi vermiştir: Hakikat. Burada rol yoktur, maske yoktur. Yemeğin tadı yalan söylemez. İnsanlar da. Aç olan, yorgun olan, memnun olan bellidir. Bu açıklık, onun yazısını da dönüştürür. Artık daha sahici, daha tok, daha yerli bir dili vardır. Kelimeleri süslemekten çok, yerli yerine koymayı önemser. Tıpkı bir tabağı dengeler gibi, cümlelerini de dengeler.
Bir gün defterini açtığında, sayfalara sinmiş bir koku fark eder: Soğan, tereyağı, emek. Cümleleri artık mutfak gibi çalışır; sade ama güçlü, sıcak ama disiplinli. Çünkü o, ateşin başında pişmiştir. Hayatı uzaktan anlatan biri olmaktan çıkmış; hayatın içine girerek anlatmayı öğrenmiştir.
Bu hikâye bir düşüş değildir. Bir geri çekilme hiç değildir. Bu hikâye bir yoğunlaşma hikâyesidir. Kelimelerle hayatı anlatan biri, şimdi hayatı pişirerek anlatmaktadır. Ve belki de en doğru cümleyi, en kalabalık anın ortasında, bir tencerenin başında öğrenmiştir:
İnsan, nerede emek veriyorsa, orada kendisi olur.





YORUMLAR