Bilmemek mi, Bilmekten Kaçmak mı?
Bir öğrenci düşünelim.
Üniversitede bir dersin devam zorunluluğu olmadığını öğreniyor. Sonra kendi kendine şöyle düşünüyor:
“Nasıl olsa yoklama yok. Derse gitmesem de olur.”
Bir süre sonra notları da takip etmiyor. Konuları da öğrenmiyor. Sınav tarihine de bakmıyor. Yani bütün sorumsuzlukları yapıyor. Sonra sınav günü gelip çattığında hocanın karşısına çıkıp:
“Ben bunları bilmiyordum.” diyebilir mi?
Daha da önemlisi, bilmemesi onu sonuçlardan kurtarır mı?
Hayatın birçok alanında cevabını bildiğimiz bu soruyu, nedense kendi hayatımıza uygulamakta zorlanıyoruz.
Kendimize soralım birçok konuda bilgisiz değiliz. Fikrimiz var ama bazen öğrenmek istemiyoruz.
Psikolojide buna “kasıtlı cehalet” deniliyor.
Kişinin gerçeği öğrenmesi hâlinde üstlenmek zorunda kalacağı sorumluluktan, yaşayacağı rahatsızlıktan veya değiştirmesi gereken alışkanlıklardan kaçmak için gerçeğe gözlerini kapatması diye açıklanmaktadır.
Yani bazı konularda bilmemek değil, bilmemeyi tercih etmek.
Günümüzde birçok meselede bunun örneklerini görmekteyiz.
Doktorun verdiği tahlil sonucunu görmek istemeyenler…
Borçlarını hesaplamaktan kaçanlar…
Kendisi ile ilgili sorunları konuşmamak için konuyu sürekli değiştirip karşı tarafı suçlayanlar…
Yanlış bir yatırım yaptığını bildiği hâlde hesaplarına bakmayanlar…
Yüzlerine çarpacak olan gerçeğin gelmeyeceğini sanırlar. Çok iyi biliyoruz ki, gözleri kapatmak güneşi söndürmez.
Kasıtlı cehaletin en tehlikeli taraflarından biri, insana sahte bir huzur vermesidir.
Gerçekle yüzleşmediğiniz sürece içiniz rahat gibi görünür. Bu rahatlık değil huzursuzluktur. İçten içe insanı kemirir.
Çoğu zaman ertelenen gerçekler, büyüyerek geri döner.
Bakımı yapılmayan bir bina gibi…
Tedavi edilmeyen bir hastalık gibi…
Konuşulmayan aile sorunları gibi…
Küçük bir mesele zamanında görülmediğinde, daha büyük krizlere dönüşebilir.
Bu yüzden birçok insanın en büyük düşmanlarından biri sadece cehalet değil, cehaletle kurduğu konfor ilişkisidir.
Bu durum saydığımız dünya işleriyle de sınırlı değildir. Asıl üzerinde düşünmemiz gereken taraf tam burasıdır.
Çünkü bazı insanlar öğrenmedikleri zaman sorumlu olmayacaklarını zannederler.
Bir gün öğle arasında yaptığımız bir sohbette tanıdıklarımdan biri bana kardeşini örnek verdi. Kardeşinin, yanlış hatırlamıyorsam namazla ilgili hükümleri öğrenmediği için bu konuda sorumlu olmayacağını düşündüğünü söyledi.
İlk anda yanlış anladığımı sandım. Tekrar sorduğumda gerçekten böyle düşündüğünü öğrenince şaşırdım.
Çünkü insan bazen bilmediği için değil, bilmenin getireceği sorumluluktan çekindiği için öğrenmek istemeyebiliyor. İşte kasıtlı cehaletin en tehlikeli tarafı da burada ortaya çıkıyor: Bazı insanlar, gözlerini kapatınca gerçeğin ortadan kalktığını zannediyor.
Bir öğrencinin ders kitabını hiç açmaması, onu sınavdan muaf yapmadığı gibi bir sürücünün trafik kurallarını okumaması da ceza almamasını sağlamaz.
Hayatın hiçbir alanında işlemeyen bu mantığın, dinimiz konusunda işleyeceğini düşünmek de doğru değildir.
Bugün birçok insan saatlerini sosyal medyada geçirebiliyor. Yeni çıkan telefonların özelliklerini ezbere biliyor. Futbolcuların transfer ücretlerini takip ediyor. Dizilerin, filmlerin, gündemin ayrıntılarını konuşabiliyor.
Fakat ibadetin temel hükümlerini, inancın esaslarını, helal ve haramın sınırlarını öğrenmeye sıra gelince sürekli erteleyebiliyor.
Birçok insan için geçerli bu durum. Sorun çoğu zaman bilgiye ulaşamamak değil. Sorun bilgiye ulaşmak istememek.
Çünkü öğrenmek, değişmeyi de beraberinde getirecek. Öğrendiğimiz bir hakikat, alışkanlıklarımızı sorgulatacak. Bize bilmediğimiz, unuttuğumuz ya da ertelediğimiz sorumlulukları yükleyecek.
İşte tam bu noktada insanın nefsi devreye girer ve şöyle fısıldar:
“Boş ver, bilmesen daha rahat.”
İşte buradaki de rahatlık değil yukarıda bahsettiğimiz bizi içten kemiren huzursuzluktur.
Aslında değerimiz, hakikati duyduğumuzda verdiğimiz tepkiyle ortaya çıkar.
Hakikati duyunca, doğru insanlardan nasihat alınca savunmaya mı geçiyoruz? Bahaneler mi üretiyoruz? Yoksa eksiklerimizi görüp düzeltmeye mi çalışıyoruz?
Çevremize, kedimize bakalım. Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Hepimizin bilmediği, ihmal ettiği, ertelediği konular vardır. Fakat önemli olan öğrenmeye açık olmaktır. Bizi büyüten şey bilmediğimizi fark edip öğrenmeye devam etmemizdir.
İçimizden şu soruyu soralım:
“Gerçekten bilmediğim için mi bilmiyorum, yoksa öğrenmekten mi kaçıyorum?”
Bu soruya vereceğimiz dürüst cevap, birçok kapıyı açabilir.
Hakikati öğrenmek uygulamak birçoğumuzun nefsine ağır, zor gelebilir. Bilmemeyi seçmeyeceğiz, unutmayalım ki bizler sorumluyuz; öğrenmeye ve öğrendiğimizi uygulamaya razı olacağız.




YORUMLAR