Tanrı İnsan

Adem DOĞANTEMUR

1834 yılında ölen İngiliz nüfus bilimci ve ekonomist Thomas Malthus, yazdığı “Nüfus Üzerine Bir Denenme” adlı makalesinde; dünyadaki yiyecek miktarı artışından daha fazla bir çoğalma gösteren canlıların aralarında amansız bir yaşam kavgası olacağından bahsetmekteydi.

Zira Malthus'a göre gıda kaynakları aritmetik olarak artarken, nüfus ise geometrik olarak çoğalacaktı. Bu demektir ki dünya nüfusu yirmi beş yılda bir iki katına çıkarken yani geometrik bir şekilde (2,4,8,16…) artarken, besin maddelerinin üretimi ancak aritmetik bir biçimde (2,3,4,5…) artmaktadır.

O halde bazı insanların yaşayabilmeleri için diğerlerinin ölmesi gerekliydi ve nüfusları kontrol altında tutan başlıca etkenler “savaş, kıtlık ve hastalık” gibi felaketlerdi. Ona göre var olma “sürekli savaş” anlamına geliyordu ki kendi başlarına bırakıldıklarında insan nüfusu çok hızlı artmaktaydı.

Zaten İngiliz bir biyolog olan Yahudi asıllı Charles Robert Darwin 1838 Ekiminde okuduğu Thomas Malthus’un söz konusu makalesindeki fikirlerden etkilenerek çatışmacı görüşü tüm doğaya uyguladı ve bu var olma savaşında güçlü olanların ve en iyi uyum sağlayanların galip geleceği tezini ortaya attı.

Darvin, ırkçılık temelli bu düşünceleriyle yalnızca Nazizm’e değil, Marx, Engels, Stalin ve Mao vb. insanlara da öncülük edecektir. “Dünyada güçlüler ayakta kalır”, “Büyük balık küçük balığı yutar”, “Savaşmak erdemdir” gibi sloganları felsefesinin temeline alan kaos meraklıları da aynı mantıktan beslenmiş olmalıdırlar. Trump ve Netenyahu da bu halkanın son örneklerindendir.

Dahası “yaşam mücadelelerinin” insan ırkları arasında da geçerli olduğunu ileri sürerek “kayrılmış ırkların” bu mücadelede üstün geleceğini iddia etmiştir ki bunlar da “Avrupalı beyazlar” idi. Asyalı ya da Afrikalı ırklar ise yaşam mücadelesinde geri kalmışlardı. Hatta bunlar yakın zamanda yok olup gideceklerdi.

Zira Darwin, insanların evrimleşme sürecinden bahsederken bazı ırkların çok daha fazla geliştiğini, bazılarının ise hâlâ maymunsu özellikler taşıdığını iddia eder. Zencileri ve Avustralya yerlileri gibi ırkları gorillerle aynı statüye sokmuş ve bunların “medenî” ve “en ileri ırklar” dediği Avrupalılar tarafından zamanla yok edileceğini iddia etmiştir. Türkleri de aşağı ırklardan ve barbar olarak nitelemiştir.

Bildiğiniz gibi Evrim, bir canlıdaki genetik kompozisyonunun rastgele mutasyonlar yoluyla zamanla değişmesi demektir. Mutasyon ya da değişinim, bir canlının genomu yani tüm genetik şifreleri içeren materyaldeki DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir.

Yeryüzündeki canlıların evrim süreci 4,5 milyar yıl öncesine kadar götürülür. Evrim teorisini savunanlar, amiplerden insanlara kadar Dünyadaki her canlının inorganik menşeli bir tek canlıdan oluştuğunu iddia ederler.
Buna göre kendiliğinden var olan tek hücreli bir organizma, yine kendiliğinden gelişerek/evrimleşerek çok hücreli kompleks canlıya dönüşmüş, bunlardan omurgasızlar meydana gelmiş, omurgasızlardan da omurgalılar, balıklardan sıra ile amfiyoksus sürüngenler (omurgasızlar ile omurgalılar arasındaki geçit formu), kuşlar ve memeliler teşekkül etmiştir.

İlk memelilerden ilkel adamlar HOMO HABİLİS konuşma ve düşünme yetisinden yoksundu ve kollarını da bacakları gibi kullanıyordu, beyin büyüklüğü bizimkinin yarısı kadardı!

Akabinde ise ayağa kalkmış insan anlamına gelen HOMO ERECTUS belirir ki beyin büyüklüğü normale yaklaşmış, basit aletler yapabilir hale gelmişti!

HOMO NEANDERTHAL ise modern insan en yakın tür olup beyin büyüklüğü bizimki kadardı, vücut yapıları iri ve hantaldı!

Ve nihayet modern insan HOMO SAPİENS gezegenin tüm otoritesini ele geçirir ki teoriye göre yalnızca en akıllı tür olan Homo Sapiens hayatta kalmayı ve neslini devam ettirmeyi başarmıştır. İnsanın, yani HOMO SAPİENS türünün en yakın akrabaları PRİMAT olarak nitelendirilen maymunlar ailesi ve özellikle de şempanzeler ve benzeri türlerdir.

Doğal seçilim 4 milyar yıldır bedenlerimizin orasını burasını kurcalayarak amipten sürüngenlere, oradan memelilere ve sonunda Sapiens’e dönüşmemize yol açan ince ayarlar yapıyordu ki HOMO SAPİENSİN, yani modern inanın tekâmül süreci dur durak bilmeksizin devam edecekti. 20. yüzyılda ortalama yaşam süresini yaklaşık ikiye katlayarak kırktan yetmişe yükseltebildiyse;  ilerleyen yüz yıllarda bir kez daha katlayarak yüz elliye çıkarabilirdi.

Ancak bu durumdan hoşnut olmayanları da hesaba katmak gerekecekti. Zira sigorta şirketleri, emeklilik fonları, sağlık sistemleri ve maliye bakanlıkları beklenen yaşam süresinin artması karşısında büyük bir şok yaşamaktalar. İnsanlar beklenenden daha uzun yaşıyor ve emeklilikleriyle tıbbi tedavi masraflarını karşılamaya yetecek para bulmak zorlaşıyordu. Bu durumda emeklilik yaşını yükseltmesi ve iş piyasasını yeniden yapılandırmanın çareleri aranacaktı.

Ne var ki bunların da ötesinde Sapiens’in son durak olduğunu düşünmek saflık olurdu. 21. yüzyılın süper projesi, insan türüne “ilahi bir güç, yaratma ve yok etme” yeteneği sağlayacak ve Homo sapiens türünü HOMO DEUS'A, yani TANRI İNSAN’A dönüştürecekti.

Devamında ölümsüzlüğe kapı aralanır mıydı bilinmez ama yeni bir evren yaratma gücüne henüz ulaşamayarak en azından mevcut dünyaya şekil verme yetkisini kendinde gören YERYÜZÜ TANRILARI; savaşlarla toplu katliamlar, ürettikleri hastalıklarla küresel ölümler, yarattıkları kıtlık ve ölüm korkularıyla da istedikleri manipülatif algıları oluşturabileceklerdi.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre1981’den bu yana en az 31 milyon can alan HIV/AIDS, bir milyon insanı öldüren 1968 GRİP SALGINI H3N2 virüsü, Çin’de ortaya çıkıp 2 milyon insan hayatına mal olan 1956-1958 ASYA GRİBİ H2N2, Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında yaklaşık 500 milyon insanın üç yıl süre etkileyen İSPANYOL GRİBİ H1N1 influenza pandemisi, 19. ve 20. yüzyıllarda en fazla can alan ve sadece Hindistan’da 800 binden fazla insanı öldüren KOLERA SALGINI; 14. yüzyıla damgasını vuran, 1346’dan 1353’e kadar etkili olan ve 75 milyon ila 200 milyon insanın canına mal olan KARA ÖLÜM salgını!

Son 20 yılda Domuz Gribi, MERS ve SARS dünya çapında salgınlar olarak öne çıktılar. COVID-19 salgınının dünyadada meydana getirdiği algı ve tahribatların izi ise hâlâ hafızalarımızda canlılığını korumakta, yaptırdığımız aşıların pişmanlığı kor gibi yüreğimizi yakmaya devam etmektedir!

Netice itibariyle ne Tanrı olmayı başarabildik ne de insan! Görünen o ki tüm bu had bilmezliklerimizin faturası oldukça ağır olacak ve Allah diyecek ki; verdiğim halifelik görevini elinize yüzünüze bulaştırarak size olan güvenimi boşa çıkardınız, HEPİNİZİN CANI CEHENNEME!