Almanya’nın ekonomik modelinin sonu
Geçtiğimiz ay bu köşede, Almanya’nın ‘yeşil dönüşüm’ gündeminden uzaklaşarak sanayideki tıkanmayı artan askeri harcamalarla aşmaya çalıştığı yeni rotasını ele almıştım. Yazıdaki temel vurgu, Almanya’daki ekonomik sorunların geçici değil kalıcı olduğu ve bizzat büyüme modelinin tıkandığı bir dönemden geçtiğimiz idi.
Dr. Ümit Akçay
Geçtiğimiz günlerde Almanya Federal İstatistik Ofisinin (Destatis) açıkladığı 2025 yılına ait yeni büyüme verileri, önceki yazıda işaret ettiğim yapısal krize ait somut verileri takip etmemize olanak veriyor. Ana akım yorumcular, Almanya’da iki yıl süren daralmanın ardından gelen yüzde 0.2’lik büyüme rakamını bir ‘toparlanma’ müjdesi olarak değerlendirdi. Ancak verinin detayı bize farklı bir tablo sunuyor. Almanya’nın büyüme modeli düze çıkmıyor, aksine tarihsel sınırlarına ulaşması nedeniyle sona eriyor.
Almanya’nın ekonomik durumu sadece Almanya ve Avrupa Birliği’ni değil Türkiye’nin en önemli ihracat pazarı olması açısından, Türkiye ekonomisini de yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle gelin detaylara bakalım.
Jeoekonomik kırılma ve dış çıpaların çöküşü
2000’lerden bu yana Almanya’nın ‘başarı hikayesi’ olarak sunulan büyüme modeli esasında büyük ölçüde ülkenin kontrolü dışındaki üç dış çıpaya bağlıydı: Ucuz Rus enerjisi, genişleyen Çin pazarı ve ABD’nin sağladığı güvenli küresel ticaret düzeni.
Ancak bugün küresel ticaret, verimlilik odaklı bir düzenden, ulusal güvenlik ve stratejik rekabetin belirleyici olduğu jeoekonomik bir düzene evriliyor. Bu değişim, Almanya gibi ihracatla büyümeyi merkeze alan ekonomiler için yıkıcı sonuçlar doğuruyor.
Çünkü Çin’den gelen rekabet, ABD’nin uyguladığı gümrük vergileri ve enerji tedarikinin Rusya’dan ABD’ye kayması gibi gelişmelerle, ihracatın büyümenin motoru olduğu model işlemez hale geliyor.
2025 verilerinde en çarpıcı nokta, net ihracatın büyümeyi 1.5 puan aşağı çekmiş olmasıdır. İhracat yüzde 0.3 gerilerken, ithalatın yüzde 3.6 oranında artması dikkat çekicidir. Bu artışın temelinde, Almanya’nın artık kendi başına ucuza üretemediği ara malları dışarıdan almak zorunda kalması yatıyor. İmalat sanayindeki katma değerin üst üste üçüncü yıl düşerek yüzde 1.3 gerilemesi, otomotiv ve makine gibi amiral gemisi sektörlerdeki yapısal erimeyi teyit ediyor.
Yatırımda duraklama
Tablodan da görülebileceği gibi büyüme modelinin can damarı olan yatırımlarda ise tam bir tıkanma yaşanıyor. Gayrisafi sabit sermaye oluşumu üst üste üçüncü yılında da gerileyerek yüzde 0.5 düştü. Makine ve teçhizat yatırımlarının yüzde 2.3, inşaat yatırımlarının ise yüzde 3.6 daralması, sermaye birikim sürecinin ivme kaybettiğini gösteriyor. Bir başka ifadeyle sermaye, yüksek maliyetler ve belirsizlikler nedeniyle yeni kapasite yaratmak yerine ‘bekle-gör’ stratejisine geçmiş durumda.
Bu tıkanma, Alman iktidar blokunu yeni pazar ve ittifak arayışlarına itiyor. Başbakan Friedrich Merz’in, AB-Hindistan serbest ticaret anlaşmasının ocak ayı sonuna kadar sonuçlanabileceğine dair açıklaması, bu yön arayışının somut bir örneğidir. Almanya’nın Çin pazarındaki rekabetçi üstünlüğün aşındığı bir dönemde Hindistan gibi devasa bir pazara açılma çabası, çöken dış çıpaların yerine yeni bir ‘merkantilist çıpa’ atma girişimidir. Ancak bu tür anlaşmaların, sanayideki yapısal kaybı ne kadar telafi edebileceği, halen büyük bir soru işareti.
Yeni yön arayışları
Görünen o ki, ‘borç freni’ saplantısıyla kamu yatırımlarını boğan müesses nizam, sanayideki bu devasa boşluğu palyatif tedbirler ve yeni ticaret anlaşmalarıyla yamamaya çalışıyor. Ancak yukarıda belirttiğim gibi, sorun sadece içsel tıkanmalarla sınırlı değil. Trump Doktrini ile birlikte, yeni bir jeoekonomik düzlemden bahsetmek gerekir. ABD’nin Venezuela devlet başkanını kaçırması ve Grönland’ın işgali tehdidiyle zirveye çıkan ve uluslararası hukuku hiçe sayan yeni jeopolitik gerginlikler, Almanya’nın üzerine titrediği ‘kurallara dayalı ticaret düzeninin’ tabutuna son çiviyi çakıyor.
Transatlantik ilişkilerdeki bu öngörülemezlik ve müttefiklik hukukunun yerini alan ‘güç siyaseti’, ham maddeye ve enerji yollarına erişimi Almanya’nın sanayisi için bir varoluş krizine dönüştürüyor. Kısacası, Almanya ekonomisi düze çıkmıyor. Aksine, mevcut paradigmalarla çözülmesi mümkün olmayan bir düşük büyüme tuzağına hapsoluyor. 2025 yılına ait yüzde 0.2 olarak açıklanan büyüme verisi bir toparlanmanın değil, durgunluğun sürdüğünü gösteriyor.
Yayın: Evrensel
Almanya’nın ekonomik durumu sadece Almanya ve Avrupa Birliği’ni değil Türkiye’nin en önemli ihracat pazarı olması açısından, Türkiye ekonomisini de yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle gelin detaylara bakalım.
Jeoekonomik kırılma ve dış çıpaların çöküşü
2000’lerden bu yana Almanya’nın ‘başarı hikayesi’ olarak sunulan büyüme modeli esasında büyük ölçüde ülkenin kontrolü dışındaki üç dış çıpaya bağlıydı: Ucuz Rus enerjisi, genişleyen Çin pazarı ve ABD’nin sağladığı güvenli küresel ticaret düzeni.
Ancak bugün küresel ticaret, verimlilik odaklı bir düzenden, ulusal güvenlik ve stratejik rekabetin belirleyici olduğu jeoekonomik bir düzene evriliyor. Bu değişim, Almanya gibi ihracatla büyümeyi merkeze alan ekonomiler için yıkıcı sonuçlar doğuruyor.
Çünkü Çin’den gelen rekabet, ABD’nin uyguladığı gümrük vergileri ve enerji tedarikinin Rusya’dan ABD’ye kayması gibi gelişmelerle, ihracatın büyümenin motoru olduğu model işlemez hale geliyor.
2025 verilerinde en çarpıcı nokta, net ihracatın büyümeyi 1.5 puan aşağı çekmiş olmasıdır. İhracat yüzde 0.3 gerilerken, ithalatın yüzde 3.6 oranında artması dikkat çekicidir. Bu artışın temelinde, Almanya’nın artık kendi başına ucuza üretemediği ara malları dışarıdan almak zorunda kalması yatıyor. İmalat sanayindeki katma değerin üst üste üçüncü yıl düşerek yüzde 1.3 gerilemesi, otomotiv ve makine gibi amiral gemisi sektörlerdeki yapısal erimeyi teyit ediyor.
Yatırımda duraklama
Tablodan da görülebileceği gibi büyüme modelinin can damarı olan yatırımlarda ise tam bir tıkanma yaşanıyor. Gayrisafi sabit sermaye oluşumu üst üste üçüncü yılında da gerileyerek yüzde 0.5 düştü. Makine ve teçhizat yatırımlarının yüzde 2.3, inşaat yatırımlarının ise yüzde 3.6 daralması, sermaye birikim sürecinin ivme kaybettiğini gösteriyor. Bir başka ifadeyle sermaye, yüksek maliyetler ve belirsizlikler nedeniyle yeni kapasite yaratmak yerine ‘bekle-gör’ stratejisine geçmiş durumda.
Bu tıkanma, Alman iktidar blokunu yeni pazar ve ittifak arayışlarına itiyor. Başbakan Friedrich Merz’in, AB-Hindistan serbest ticaret anlaşmasının ocak ayı sonuna kadar sonuçlanabileceğine dair açıklaması, bu yön arayışının somut bir örneğidir. Almanya’nın Çin pazarındaki rekabetçi üstünlüğün aşındığı bir dönemde Hindistan gibi devasa bir pazara açılma çabası, çöken dış çıpaların yerine yeni bir ‘merkantilist çıpa’ atma girişimidir. Ancak bu tür anlaşmaların, sanayideki yapısal kaybı ne kadar telafi edebileceği, halen büyük bir soru işareti.
Yeni yön arayışları
Görünen o ki, ‘borç freni’ saplantısıyla kamu yatırımlarını boğan müesses nizam, sanayideki bu devasa boşluğu palyatif tedbirler ve yeni ticaret anlaşmalarıyla yamamaya çalışıyor. Ancak yukarıda belirttiğim gibi, sorun sadece içsel tıkanmalarla sınırlı değil. Trump Doktrini ile birlikte, yeni bir jeoekonomik düzlemden bahsetmek gerekir. ABD’nin Venezuela devlet başkanını kaçırması ve Grönland’ın işgali tehdidiyle zirveye çıkan ve uluslararası hukuku hiçe sayan yeni jeopolitik gerginlikler, Almanya’nın üzerine titrediği ‘kurallara dayalı ticaret düzeninin’ tabutuna son çiviyi çakıyor.
Transatlantik ilişkilerdeki bu öngörülemezlik ve müttefiklik hukukunun yerini alan ‘güç siyaseti’, ham maddeye ve enerji yollarına erişimi Almanya’nın sanayisi için bir varoluş krizine dönüştürüyor. Kısacası, Almanya ekonomisi düze çıkmıyor. Aksine, mevcut paradigmalarla çözülmesi mümkün olmayan bir düşük büyüme tuzağına hapsoluyor. 2025 yılına ait yüzde 0.2 olarak açıklanan büyüme verisi bir toparlanmanın değil, durgunluğun sürdüğünü gösteriyor.
Yayın: Evrensel




YORUMLAR