YAZAR SEDAT MEMİLİ ROPÖRTAJI
Yazarımız Sedat Memili beyefendi ile gazetemizin ropörtajlar serisini devam ettiriyoruz. Kıymetli okurlarımızı, Adana – Çukurova tarihini yaşamış ve yazmış kıymetli yazar büyüğümüzün sorularımıza cevaplarıyla başbaşa bırakıyoruz. Keyifli okumalar.
Sizi tanımayanlar için: Hayat hikâyeniz nasıl başladı? Adana’da doğup büyümek sizi nasıl şekillendirdi?
1956 yılıydı. Henüz Marshall Yardımının ulaşmadığı Akkapı Mahallesinde doğdum. Sabah erkenden insanlar zanaat öğrenmeye, mandalar otlanmaya gider, koca mahalle kadın, çocuk ve ihtiyarlara kalırdı.
Aklımın erdiği zaman, gürültü ile havada uçan devasa bir şey gördüm. Bilmiyorum tabi helikoptermiş. Nereye gidiyor diye ardına düştüm. Önüme değil havaya bakıyordum ve kayboldum. Karakolda polislerin verdiği simidi yerken, birden gelen babamın bana neden bu kadar şiddetle sarıldığını ancak çocuğum olduktan sonra anladım. Bu hayattaki ilk kayboluşumdu. Bundan sonra hayatımın kayboluşlar ve bulunuşlar içinde geçeceğini bilmiyordum.
Dokuz çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak büyümek, hayata ve insana bakışınızı nasıl etkiledi? Bu deneyimin yazılarınıza yansıyan bir tarafı var mı?
Kalabalık aile arasında doğmak da ikinci kayboluş. Kalabalık aile, ekonomi bakımından yoksulluk, duygusal bakımdan zenginliktir. Çocuklukta çektiğim o yoksulluğun zenginliğini yaşamım boyu unutamadım. Öncelikle hayatı çok erken tanıma fırsatım oldu. Dokuz çocuk az değil. Her kardeşimin de birkaç arkadaşı olduğunu düşününün, bugün terk edilmiş köylerin nüfusu kadar…
Elbette yazılarıma ruh veren düşüncelerin ilk doğum yeri kardeşler arasında yaşanan ilişkilerdir. İyilik, kötülük, ihanet, sadakat, paylaşılan sırlar, çalınmış yiyecekler, paylaşılan ekmekler, korkular, sevinç ve umutlar… Ne yazık ki günümüz çocukları, zengin evlerinde bu duygusal zenginlikten yoksunlar.
Bu kalabalıkta kayboluyorsunuz. İkinci kayboluşum da böyle başladı. Okumaya alışmak yoluyla bulundum… Çok erken yaşta okumaya başladım.
Böyle bir laboratuvarlarda oluşuyorsunuz. Artık adımları siz atıyor, yönünüzü siz belirliyorsunuz ama nereye ulaşacağınızı kader tayin ediyor.
Eğitim sürecinizin 12 Eylül sonrasında kesintiye uğraması sizin için ne ifade ediyor? Bu kırılma düşünce dünyanızda nasıl bir iz bıraktı?
Döneminde bölgemizin, en güçlü liselerinden birinde yetiştim: Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi. (Babam 27 Mayıs İhtilalinde Mersin’e taşınmak zorunda kaldı) 1970’li Adana İTİA’sine kayıt yaptırdım. Adana anarşinin merkeziydi. Okula gidemedim. Birkaç kez saldırılardan tesadüfen kurtuldum. Bu dönemin şehidi olmazsam, şahidi olacağım” diye düşünürken şahidi oldum. Devamsızlık gerekçesiyle okuldan kovuldum.
Bir yandan evlenmiş, diğer yandan da askerliğimi yapmıştım. Birkaç kez hak tanındığı halde okulun bağışladığı afları kabul etmedim. Zaten piyasa koşullarında mesleği öğrenmiştim. Mersin MESBAŞ’ın kuruluşunda firmam adına temsilci olarak bulundum. Beni kovan dekan MESBAŞ’ın Yönetim Kurulu Başkanı idi. Onunla beraber çalışıyorduk. Çalışmalarımı takdir ediyordu. “Bu genç yaşta bu kadar bilgiyi nasıl edindin. Seni kutlarım. Hangi okul mezunuydun?” diye sorduğunda: “Mezun değilim beni kovdular hocam…” deyince “Hangi (…) seni kovdu?” diye sinirlendi. Ben, beni kovan hocayı savundukça sinkafın dozunu arttırıyordu. Sonunda “Siz” demek zorunda kaldım.
Keşke söylemeseydim. O günden sonra sohbetimizin yarısı kendini savunmakla geçti.
Mesleğimi pratikten öğrendim… Ama hiç sevmedim. Büyük firmalar yönettim… içtenlik yoktu. Kendim olamıyordum. Bu beni rahatsız ettiği için her zaman mesleğim ile kopuk yaşadım. Yazmak okumak baha daha sıcak ve samimi geliyordu. O dünyada kendim oluyordum.
Özel sektörde genel müdürlük yapmış biri olarak, gazetecilik ve yazarlığa yönelmenizin arkasındaki temel neden neydi?
Yazarlığa yönelme, kalabalık ve mutsuz bir ailenin bana kazandırdığı bir özelliktir. Kaybolmuşluk ve küçülmeyi nasıl unutacaksınız? Elbette okumak ve yazmakla. Babam tanıdığım en muhteşem insandı. Kahramandı. Dokuz çocuk, kendi ve eşini tek başına besleyecek kadar güçlü bir kahramandı. Onu daima bakkaldan ya da marketten bir kolu ekmek dolu olarak geldiğini görürdüm. Şimdi bir anne ve bir babanın müştereken bir çocuğu besleyemediğini düşününce, babam gözümde daha da büyüyor. Yazarlık ateşinin odunları, evde yaşanan, kavga, huzursuzluk ve yoksulluk; ateşin sıcaklığını ise onurlu bir duruş oluşturuyordu.
Babamı yaşama karşı yenilmiş olarak çok gördüm ama teslim olduğunu asla görmedim.
Onur ve asaletin laf olmadığını onlarca cilt kitap değil; babamın yaşamı öğretti.
Yöneticilik, sahte ve sizin olmadığınız bir dünya… Öğrendiğim dünya değil. Bu dünyada yaşayamazdım, ben de yaşayacağım bir dünyayı kitaplarım ve araştırmalarımla inşa etmeye başladım. Bir anlamda içimdeki yazma ateşini canlı tuttum.
Sizin için “araştırmacı yazar” olmak ne demek? Bu tanımı haklı kılan şey sizce nedir?
Bu alışkanlıkta benim için renkli bir geçmişe sahip. Sokakta büyüdük. Seyyar tablacıysanız mevsimine göre ürünler satardık. Simit, fındık, şalgam vesaire. Elinizde tepsi veya üç tekerlekli tabla dolaşır dururduk. Hani aile içinde kaybolmuşluk ve küçülmeyi unutmak için okumaya başlamıştım ya… Doğal olarak bilgi sahibi olmuştum. Bir konu açıldığı zaman, akranlarıma nazaran o konu hakkında fikir yürütürdüm. Alışılmış bir şey değil. Doğal olarak, büyüklerin ve çevremin ilgisini çekmiş oldum. Onların takdir ve cesaretlendirmesi beni daha çok okumaya sevk etti. İlginçtir, Fizik konusuna olağanüstü merak salmıştım. Çok deney yapardım. Adımı “Profesör” koymuşları. Öyle ya mahallenin simitçisi, piller, kablolar ve birtakım aletlerle sağda solda deneyler yapıyor… ‘Profesör’ yakıştırması altında çok ezildim. Deli gibi bir şeyler araştırıyordum ama bu araştırmaların ne işe yaradığını bilemiyordum. Yıllarım, boşa harcanmış zamanlar ve başarısızlık taşları ile döşendi. Hiçbir nedeni olmayan başlangıçlar, bir yere götürmemişti.
Araştırmacı yazar… Bu sıfat haklı mı haksız mı bilemiyorum. Buna okuyucularım karar verecektir. Ancak, okuyup öğrenme duygum tatmin edildikçe acıkıyor. Merak ve soru açlığım doymuyor da doymuyor… Tanrı beni bu dertten kurtarmaz inşallah…
Yazarlığa ilk adımı nasıl attınız? Kalemi elinize almanıza sebep olan asıl itki neydi?
1997 yılıydı. Bir rahatsızlıktan dolayı ameliyat olmuştum. Evde dinleniyordum. Hasta ziyaretlerine gelenlerin bir kısmı samimi bir kısmı formalitedir. Bunu herkes bilir. Samimi olduğuna inandığım kişilerin isim listesini yapıp eşime verdim. “Bunların dışında gelenleri misafir edin, ama benim odama almayın. Kimseye minnet borçlu olmak istemiyorum” dedim.
Odaya kapandığımda çizgisiz bir defter ve kalem alıp ilk kitabımı yazmaya başladım. Evet hasta yatağımda başladım. Hem de kurşun kalemle. “Benden Sonra Tufan Partisi” adlı mizah kitabı. Sonra defteri mahallede bulunan bir matbaaya gönderdim. İçerik olarak çok beğendiğim ama baskı olarak, Adana tarihinin olabilecek en kötü baskılı kitabı böylelikle yayınlandı.
Anlayacağınız, insan ilişkilerindeki samimiyetsizlikten kaçıp, kâğıt ve kalemin sıcaklık ve içtenliğine sığınmış oldum.
Böylelikle hayat zenginliğime bir başarısızlığı daha katmak kısmet oldu. Çünkü insanların öğretmeni doğrular değil, yanlışlardır. Ki, o yanlışlarıma her zaman minnet duydum.
Adana’nın Aynası – 1930 ve Karsantılı Ayşe… Biri şehir hafızası, diğeri roman. Bu iki çalışmayı yan yana koyduğumuzda, sizi yazmaya sevk eden ortak damar nedir?
Her kitap bir öyküdür, ancak her kitabında yazılış öyküsü vardır. 1929 yılı gazetelerini tarıyordum. O yıl 65 yaşında olan Kafoğlu Yusuf İzzet adlı bir şahıs Adana’yı gezip dolaşmış dizi halinde gazetede yayınlamıştı. Giriş yazısında: “Hayattaki en büyük dileğim, yazdığım bu bilgilerin bir kitap olduğunu görmek” diyordu. Bu isteği mistik olarak bana gönderilmiş bir mesaj olarak algıladım. Ve “Adana’nın Aynası 1930” kitabı , yüzünü hiç görmediğim, adını ilk kez duyduğum o muhterem şahsın hatırasına yazılmıştır. O’nun dileğini yerine getirmekle kendimi mutlu hissettim. Bu da mistik dünyaya gönderilmiş bir selamdır. Belki de bir bulunuş.
Sonrası geldi. Beşer yıllık periyotlarla Adana’yı yazmaya devam ettim. Şu an 1950 yılına geldim, hedefim 2000’li yıllara gelmek.
Karsantılı Ayşe ise şöyle doğdu. Adana araştırmalarım sırasında 1933 yılında bir kadının idama mahkum edildiği haberini gördüm. İlgimi çekti ve cinayetin başlangıcından sonuna kadar bütün yayınları toplayıp okudum. Nazarımda ve vicdanımda Adana’nın Aladağ ilçesinde yaşayan bu kadının suçsuz olduğu kanaatine vardım. Sanki, ibret olsun diye idam edilmişti. Bu vicdani rahatsızlıktan yola çıkarak yaşamını yeniden kurgulayıp romanlaştırdım.
Bunu yazmak da beni mutlu etmişti. Belki bu da kendi içimdeki kayboluşta kendimi bulmaktı.
Yazılarınızda sıkça toplumsal ve siyasal meseleleri ele alıyorsunuz. Yazarken önceliğiniz “uyarmak” mı, “tartışma açmak” mı?
Haşa, kimseyi uyarmak ya da yol göstermek gibi bir kaygım olmadı. Aslında yazdıklarım kendimle sohbet niteliğindedir. Bazen de sohbet çemberim genişliyor, dostlar ve çevre oluyor. İlk kitaplarımı yazma amacım kendime bir dünya inşa etmekti. Kurum ve kuruluşları ile reddettiğim bu dünyada, yaşayabileceğim yeni bir dünya inşa etmek. Bu konuda birçok makale yazdım. Ancak bencilce olduğunu fark ettiğim bu düşüncemden koptum ve şu an amacım, soru oluşturmaktır. İnsanın en muhteşem yeteneği soru keşfetmesidir. Cevap, ikincil derecededir. Dünya doğru sorularla ilerler, yanlış sorularla geriler. Bu sorular, tartışılır mı, uyarır mı ona okuyucu karar verecek.
Sorular… Soruları keşfetmeye devam edeceğim. Ve bu konuda birçok çalışma içerisindeyim.
Bugünden yarına baktığınızda: Yeni kitaplar, yeni dosyalar var mı? Önümüzdeki dönemde hangi konular sizi daha çok meşgul edecek?
Hala kayboluşlarım sürüyor. Bulunduğum yerden dumanla işaret gönderemediğim için, sözcüklerle işaret gönderiyorum. Sözcükler kitaplara, kitaplar yeni sorulara dönüşüyor. Cevap mı? Her şeyin cevabı olması şart değil.
Bir de kaybolanlar vardır ki, onları da ben bulmaya çalışıyorum. Karsantılı Ayşe… Onlardan biri. Şimdi de üzerinde çalıştığım, “Esirlerin Annesi Meryem” ya da “Yüzbaşı Ali Rıza Atmaca” vesaire.
İlk kayboluşumdan bu yana yaklaşık üç çeyrek asır geçti ve artık şunu öğrendim: Kaybolmak yoktur, kaybolma duygusu vardır. Kaybolmak için en az iki kişiye ihtiyaç vardır; daha büyük kayboluşlar için de daha büyük kalabalıklara…
İnsan tek başına kaybolamaz, birileri de kaybolduğunuzu hissediyorsa kaybolmamışsınız demektir. O zaman işaretinizi verin.
Ressamlar renkleri ile, şairler dizeleri, yazarlar sözcükleri ile…
Sizin şahsınızda Taşköprü Gazetesi dostlarına ona hayat verenlere ve kıymetli okuyucularına selam sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.
--------------------------------------------------------------------------------
MEMİLİ AİLESİ RESİM ALBÜMÜNDEN










YORUMLAR