Ankara'daki işçi eylemleri, İslami Sorumluluklarımız ve 1 Mayıs
Ülkemizde, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü resmi tatil kapsamındadır. Bu tarihte kamu kurum ve kuruluşlarında görev alan tüm çalışanlar resmi izinli sayılır.
Her yıl 1 Mayıs tarihinde kutlanan bu gün, işçilerin emeğine, çalışma hayatındaki haklarına, sosyal adalet talebine ve dayanışma kültürüne dikkat çekmesi bakımından önem taşır.
Biz millet olarak özellikle muhafazakar mahalle olarak "işçilerin emeğine, çalışma hayatındaki haklarına, sosyal adalet talebine ve dayanışma taleplerine" ne kadar duyarlıyız?
Son haftalarda maden işçilerinin Ankara’da gerçekleştirdiği eylemler, Türkiye gündeminin en önemli başlıklarından biri oldu. Maaşlarını ve sosyal haklarını adilce ve zamanında anlamadıklarını ifade eden işçilerin bu çıkışı, aslında sadece ekonomik bir talep değil; aynı zamanda şeffaflık, adalet ve insan onuru arayışının güçlü bir ifadesiydi.
Ancak bu süreçte dikkat çeken asıl mesele, emekten yana olduğunu iddia eden bazı çevrelerin ve kendisini İslami referanslarla tanımlayan yapıların, STK'laın bu eylemlere karşı sergilediği zayıf—hatta çoğu zaman yok denecek kadar az—destek oldu.
Bu tablo, sadece politik bir çelişkiyi değil, aynı zamanda ahlaki ve inançsal bir sorgulamayı da zorunlu kılıyor.
İslam’ın emeğe bakışı böyle mi olacaktı?
İslam dini, emeği sıradan bir ekonomik faaliyet olarak değil; aynı zamanda ahlaki ve ibadi bir sorumluluk olarak görür. Kişinin kendi alın teriyle geçinmesi teşvik edilirken, işçinin hakkının korunması da ilahi bir yükümlülük olarak tanımlanır. Bu çerçevede işçi-işveren ilişkisi, güç dengesine dayalı bir tahakküm ilişkisi değil; adalet, hakkaniyet ve karşılıklı sorumluluk esasına dayanan bir sözleşmedir.
Bu anlayışın en çarpıcı ifadesi, “İşçinin ücretini alın teri kurumadan veriniz” hadisidir. Bu söz, yalnızca ücretin zamanında ödenmesini değil; aynı zamanda emeğe duyulan saygının ve sorumluluğun altını çizer.
İslamın işçi haklarına dair temel İlkeleri kağıt üzerinde mi kalmalı, yoksa hayatın içinde mi yaşanmalı?
İslam hukukunun işçi haklarına dair ortaya koyduğu temel ilkeler son derece açıktır:
- Emeğin kutsallığı: Çalışmak bir ibadet bilinciyle değerlendirilir.
- Ücretin zamanında ve eksiksiz ödenmesi: Geciktirme veya eksiltme bir hak ihlalidir.
- İş sağlığı ve güvenliği: İşçinin hayatı ve sağlığı, ekonomik kazançtan üstün tutulur.
- İnsan onuruna uygun muamele: İşçi bir araç değil, bir özne ve sözleşme ortağıdır.
- Sözleşmeye bağlılık: Şartlar önceden belirlenmeli ve karşılıklı rıza esas olmalıdır.
- Adalet ve eşitlik: Ayrımcılık reddedilir; hem işçi hem işveren sorumludur. Verilecek ücret emeğin karşılığı olabilmelidir.
İşçinin de verilen işi tam ve doğru biçimde yapması gereklidir.
Kur’an’daki “Ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını eksiltmeyin” (A’râf 7/85) ayeti, bu ilkelerin sadece hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluk olduğunu açıkça ortaya koyar.
Bu sessizliğin, duyarsızlığın anlamı İhmal mi, İnkâr mı?
Bütün bu açık ilkelere rağmen, emeği savunması beklenen kesimlerin sessizliği ciddi bir çelişki doğuruyor. Eğer bir toplumda işçi hakkı ihlal ediliyorsa ve bu durum karşısında susuluyorsa, burada sadece bir ihmal değil, dolaylı bir meşrulaştırma söz konusudur.
Özellikle İslami hassasiyetleri öncelediğini ifade eden yapıların bu tür durumlarda sessiz kalması, söylem ile eylem arasındaki uçurumu derinleştirir. Çünkü İslam’da adalet, sadece bireysel bir erdem değil; toplumsal bir sorumluluktur. Haksızlık karşısında susmak, çoğu zaman haksızlığın bir parçası haline gelmek anlamına gelir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, sadece maden işçilerinin hak arayışı değildir. Asıl mesele, bir toplumun kendi değerleriyle ne kadar tutarlı olduğudur. İslam’ın emeğe verdiği değer ortadayken, bu değerlerin pratikte karşılık bulmaması ciddi bir ahlaki krizdir.
Eğer inanç, sadece ritüellerden ibaret hale gelmiş ve adalet duygusunu beslemiyorsa; orada bir eksiklik değil, bir sapma vardır. Çünkü gerçek dindarlık, sadece ibadetle değil, aynı zamanda hakka riayetle ölçülür.
Son tahlilde soru şudur:
Emeğin hakkını savunmak zor geldiğinde, hangi değerler gerçekten savunulmaktadır?
Kadın hakları ve kadın cinayetleri konusunda, çocukların her türlü istismarı, madencilik ve ona bağlı çevre katliamları, turistik bölgelerdeki senaryo yangınlar...konuları neden muhafazakâr mahallede görmesi gereken ilgiyi göremiyor?