İslâm Siyaset Teorisi ile Pratiği Arasındaki Gerilim - I

H. Ali ERDOĞAN


Tarihsel Kırılmalar, Zihinsel Dönüşüm ve Makâsıd Merkezli Âdil Yönetim İnşası

                       
(The Tension Between Theory and Practice in Islamic Political Theory: Historical Ruptures, Intellectual Transformation, and the Construction of a Maqāṣid-Centered Just Governance)
I.BÖLÜM
​H. Ali ERDOĞAN*
ÖZET
Bu makale, İslâm dünyasında yönetim teorisi ile pratiği arasındaki gerilimin tarihsel kökenlerini ve zihinsel arka planını analiz etmekte; bu gerilimi aşmada makâsıdü'ş-şerîa merkezli bir yönetim teorisinin imkânını sorgulamaktadır. Çalışma, Nebevî dönemin akıl, liyâkat ve adâlet merkezli paradigmasından kopuşun, Emevîlerle birlikte saltanat sistemine dönüşen siyasî yapı, yargının siyasallaşması ve rivâyet kültürünün akıl merkezli yorum geleneği karşısında kazandığı hegemonya ile gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Özellikle Ebû Hanîfe'nin hukukun siyasetten bağımsızlığı konusundaki prensipli duruşu ile öğrencilerinin devlet kadrolarında görev alarak hukuku kurumsallaştırma süreci arasındaki farklılaşma, yargı bağımsızlığı idealinin tarihsel süreçte nasıl aşındığını göstermektedir. Modern dönemde ortaya çıkan siyasal İslâm hareketlerinin, eleştirdikleri otoriter yapıları yeniden ürettiği; dinin siyasî bir araç olarak kullanılmasının hem dinin özüne hem de toplumsal adâlete zarar verdiği savunulmaktadır. Makale, makâsıd teorisini yalnızca bir içtihat yöntemi olarak değil, adâletin tesisi, liyâkatın kurumsallaşması ve şûrâ mekanizmalarını temel alan normatif bir yönetim paradigması olarak yeniden formüle etmekte; bu modelin İslâm siyaset düşüncesinde teori ile pratiği yeniden buluşturabilecek kurucu bir imkân sunduğu sonucuna varmaktadır.
​Anahtar Kelimeler: Makâsıdü'ş-şerîa, yönetim teorisi, siyasal İslâm, Ebû Hanîfe, yargı bağımsızlığı, adâlet, liyâkat.
ABSTRACT
This article analyzes the historical origins and intellectual background of the tension between governance theory and practice in the Islamic world, questioning the possibility of a maqāṣid al-sharīʿah-centered governance theory in overcoming this tension. The study argues that the rupture from the Prophetic paradigm centered on reason, merit, and justice occurred through the transformation of the political structure into a sultanate with the Umayyads, the politicization of the judiciary, and the hegemony of narration culture over reason-centered interpretive tradition. Particularly, the distinction between Abū Ḥanīfa's principled stance on the independence of law from politics and his students' process of institutionalizing law by serving in state positions demonstrates how the ideal of judicial independence eroded historically. It is argued that political Islam movements emerging in the modern period reproduced the authoritarian structures they criticized, and that using religion as a political instrument harmed both the essence of religion and social justice. The article reformulates maqāṣid theory not merely as a method of ijtihad but as a normative governance paradigm based on the establishment of justice, institutionalization of merit, and consultation mechanisms, concluding that this model offers a constructive opportunity to reunite theory and practice in Islamic political thought.
​Keywords: Maqāṣid al-sharīʿah, governance theory, political Islam, Abū Ḥanīfa, judicial independence, justice, merit.
GİRİŞ
​Bir toplumun gelişmişlik seviyesi; adâletin tesisi, ekonomik refahın sağlanması, bilgi üretim kapasitesi ve yönetsel mekanizmaların etkinliği gibi hayatî parametrelerle ölçülür. İslâm dünyasının modern dönemde karşı karşıya kaldığı gelişmişlik krizi, yalnızca iktisadî veya askerî bir gerilemeden ibaret olmayıp kökenleri tarihin derinliklerine uzanan bir zihniyet ve yönetim bunalımıdır. Bu bunalımın temelinde, Kur'an-ı Kerim'in inşa ettiği akıl, liyâkat ve adâlet merkezli paradigmadan kopuş yatmaktadır.
​İlahî vahyin somutlaştığı temel bir metin olan Kur'an-ı Kerim; aklın işletilmesini (tefekkür), liyâkatın gözetilmesini (ehliyet) ve adâletin mutlak ikamesini emrederken, pratik düzlemde bu değerlerin yerini şekilci bir dindarlık, otoriter bir yönetim anlayışı ve taklitçi bir düşünce sisteminin alması, İslâm medeniyetinin duraklamasına ve nihayet gerilemesine zemin hazırlamıştır. Modern dönemde Müslüman çoğunluklu ülkelerde yönetim sorunları; yolsuzluk, zayıf kurumlar ve sınırlı kamusal katılım gibi kronik meselelerle karakterize olmaktadır. Bu sorunların teolojik bir kader olmadığı, aksine tarihsel tercihlerin birikimli sonuçları olduğu gerçeği, İslâm düşünce tarihinin eleştirel bir muhasebesini zorunlu kılmaktadır¹.
​Makâsıdü'ş-şerîa teorisi, İslâm hukuk düşüncesinde hükümlerin lafzî yapısının ötesine geçerek onların gayelerini (makâsıd) merkeze alan bütüncül bir perspektif sunar. Bu teori, yalnızca bir içtihat yöntemi olarak değil, aynı zamanda siyasal meşrûiyetin kaynağı, yargı bağımsızlığının güvencesi ve kamu yararının (maslahat) kurumsallaşmasının çerçevesi olarak işlev görebilecek normatif bir yönetim paradigması geliştirme potansiyeli taşımaktadır².
​Bu makale, İslâm dünyasında yönetim teorisi ile pratiği arasındaki gerilimin tarihsel kökenlerini ve zihinsel arka planını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, Nebevî modelden sapmanın ilk işaretlerinin görüldüğü Hulefâ-yi Râşidîn dönemi sonrasından başlayarak, Emevî ve Abbasî dönemlerinde kurumsallaşan siyasî yapının, dinî düşünceyi ve hukuk sistemini nasıl dönüştürdüğünü incelemektedir. Özellikle Ebû Hanîfe örneği üzerinden yargı bağımsızlığı meselesi, medrese eğitiminin geçirdiği paradigmatik dönüşüm ve rivâyet kültürünün akıl merkezli yorum geleneği karşısında kazandığı hegemonya, analizin temel eksenlerini oluşturmaktadır. Modern dönemde ortaya çıkan siyasal İslâm hareketlerinin pratikte karşılaştığı açmazlar ve bu açmazları aşmada makâsıd merkezli bir yönetim teorisinin imkânı, çalışmanın nihai hedefidir.
​Makalenin temel argümanı şudur: İslâm toplumlarının karşılaştığı sorunların özünde, ilahî metinlerin (nass) evrensel ve akla dayalı öğretisinden uzaklaşılarak tarihsel koşulların ürünü olan siyasî yapıların kutsanması ve bu yapıların eleştirel düşüncenin önüne geçmesi yatmaktadır. Çözüm, erken dönemin idealize edilmesinde değil, onun temel ilkelerinden hareketle çağdaş bir yönetim paradigmasının inşasında aranmalıdır.
1. TARİHSEL KIRILMA NOKTALARI: NEBEVÎ MODELDEN SALTANATA
​1.1. Nebevî İnşa Süreci ve Yönetim Modeli
​Resûlullah (s.a.s.) dönemi, vahyin toplumsal hayatı adâlet ve bilgi ekseninde yeniden inşa ettiği bir "örnek çağ" niteliği taşır. Hz. Muhammed'in Mekke'de başlattığı din ve ahlak temelli tebliğ ve dönüşüm hareketi, Medine'de siyasî bir toplum inşa etme projesine evrilmiştir. Bu süreçte Medine Vesikası ile farklı dinî ve etnik grupları bir arada yaşatabilen siyasî bir örgütlenme modeli ortaya konmuş, yönetimde istişare ilkesi hayata geçirilmiş ve liyâkat temel belirleyici unsur olmuştur³.
​Nebevî dönemin yönetim anlayışını karakterize eden en önemli özellik, otoritenin vahiy temelli meşrûiyetine rağmen uygulamada kolektif karar alma mekanizmalarının işletilmesidir. Şûrâ ilkesi, Kur'an'da açıkça emredilmiş (Âl-i İmrân 3/159; eş-Şûrâ 42/38) ve Hz. Peygamber tarafından düzenli olarak uygulanmıştır. Medine toplumunun çok kültürlü ve çok dinli yapısı, hukukî çoğulculuğu ve farklılıkların tanınmasını zorunlu kılmıştır. Medine Vesikası modern anlamda bir anayasal belge niteliği taşıyan; haklar ve sorumluluklar dengesini kuran bir toplum sözleşmesi işlevi görmüştür⁴.
​İslâm medeniyeti, İbn Haldun ve onun Osmanlı'daki takipçisi Kınalızâde'nin "daire-i siyaset" kavramında ifadesini bulan benzersiz bir dairesel yönetim modeliyle karakterize edilir. Bu model, yönetimi piramidal hiyerarşiden ziyade, katılımcı ve eşitlikçi bir döngü olarak kurgular. Piramidal yapı, yönetilenleri en altta konumlandırıp derin eşitsizlikler üretirken, dairesel sistem Hz. Peygamber'in sünnetine dayanan eşitlikçi ve katılımcı bir siyasî düzeni ifade eder⁵.
​Ancak bu modelin kurumsallaşması, Hz. Peygamber'in vefatıyla birlikte kesintiye uğramıştır. Hz. Muhammed'in 632'de vefatından günümüze kadar, ilahî otorite ile dünyevî otorite arasındaki ilişki, Müslüman dünyasında teolojik, siyasî ve kültürel tartışmalara sahne olmuştur⁶. Bu gerilimin temelinde, Hz. Peygamber'in kendisine bir halef tayin etmemiş olması ve Kur'an'ın da bu konuda açık bir hüküm içermemesi yatmaktadır. Sakîfe'de başlayan hilafet tartışmaları, ümmetin Sünnî ve Şiî gibi ana bloklara bölünmesine yol açmış, bu durum enerjinin dışsal üretimden ziyade içsel çatışmaya harcanmasına neden olmuştur.
​Hulefâ-yi Râşidîn döneminde yaşanan siyasî istikrarsızlık -dört halifeden üçünün suikastla öldürülmesi, Cemel ve Sıffîn savaşları- yönetim mekanizmasının henüz kurumsallaşmadan kişisel sadakatlere ve kabile bağlarına dayalı ilkel bir yapıya evrilmesine yol açmıştır. Hz. Osman'ın şehit edilmesiyle başlayan ve Hz. Ali döneminde devam eden iç savaş ortamı, İslâm toplumunun ilk büyük fitnesine sahne olmuş, ümmetin birliğini kalıcı şekilde zedelemiştir.
​1.2. Emevî Dönemi: Saltanata Dönüşüm ve Kabile Siyasetinin Yeniden İnşası
​Emevîlerin 661 yılında hilafeti saltanata dönüştürmesi, İslâm siyasî tarihinde bir dönüm noktasıdır. Muâviye b. Ebî Süfyân'ın oğlu Yezid'i veliaht tayin etmesiyle başlayan bu süreç, İslâm'ın getirdiği istişare ve seçim ilkelerinin terk edilmesi anlamına gelmiştir. Bu dönüşümün arka planında kabile yapılarının siyasete yeniden hâkim olması yatmaktadır⁷. Hz. Peygamber'in vefatından sonra, kabile elitleri (çoğu İslâm'a geç dönemde girmiş olanlar) iktidarı ele geçirmiş ve İslâm öncesi elit çevrelerin dışındaki Müslümanların yönetim üzerindeki etkisini zayıflatmaya çalışmışlardır⁸.
​Emevîler, Kureyş kabilesinin Ümeyye koluna mensup olmakla birlikte, iktidarlarını kabile ittifakları üzerine inşa etmişlerdir. Bu durum, İslâm'ın getirdiği ümmet anlayışıyla kabile asabiyetinin yeniden üretilmesi arasında bir gerilim doğurmuştur. Emevî yönetimi, Arap kabilelerini diğer Müslüman topluluklara karşı ayrıcalıklı konuma getirmiş, mevâlî (Arap olmayan Müslümanlar) sistemik bir ayrımcılığa maruz kalmıştır. Bu politika, İslâm'ın evrensel eşitlik ilkesiyle açıkça çelişmiş ve toplumsal huzursuzluğun temel kaynağını oluşturmuştur.
​Toplum tarihçisi Chaney'nin vurguladığı gibi, kabile sosyal yapıları, kolektif eylemi kolaylaştırarak İslâm vasıtasıyla daha büyük bir siyasî güç kazanmış, ancak bu yapılar otokratik devlet yapıları için uygun bir temel oluşturmamıştır; zira kabile toplumları "eşitlikçi, uzlaşı temelli ve geçimsiz" olma eğilimindedir⁹. Emevîlerin bu çelişkiyi aşmak için geliştirdikleri mekanizma, askerî kölelik (memlûk) sistemidir. Yerel kabilelerin askerî yapılar üzerindeki nüfuzunu kırmak isteyen halifeler, yabancı kökenli askerlerden oluşan ordular kurmaya yönelmişlerdir. Chaney, bu durumu "kabile toplumunun en güçlü olduğu coğrafyada güçlü bir devlet düzeyi kurumu oluşturmak için tasarlanmış parlak bir uyarlama" olarak nitelendirmektedir¹⁰. Ancak bu "uyarlama", uzun vadede bürokratik yapıların çözülmesine ve dinî ulema sınıfının siyasete eklemlenmesine yol açmıştır. Memlûk sisteminin yaygınlaşması, toplumsal mobiliteyi sınırlamış ve liyâkate dayalı bir yönetim anlayışının gelişmesini engellemiştir¹¹.
​1.3. Abbasî Dönemi: Merkeziyetçilik ve Ulemâ-Devlet İlişkisi
​750 yılında Emevîleri devirerek iktidara gelen Abbasîler, başlangıçta daha kapsayıcı bir İslâm anlayışı vaat etmişlerdir. Arap-mevâlî ayrımını ortadan kaldırma söylemi ve Fars kültürüne açık tutumları, ilk dönemde geniş bir taraftar kitlesi bulmalarını sağlamıştır. Ancak iktidarlarını güçlendirdikten sonra Abbasîler de benzer otoriter yapıları yeniden üretmişlerdir. Abbasî döneminde devlet teşkilatı önemli ölçüde merkezîleşmiş, bürokratik yapılar geliştirilmiş ve divanlar sistematik hale getirilmiştir.
Ancak bu süreçte Mu'tezile ekolünü bütünüyle devlet aygıtından ve otoriter bir dayatmadan ibaret görmek, mezhebin kendi içindeki özgün entelektüel mirası göz ardı etmek anlamına gelecektir. Zira devlet eliyle uygulanan baskı ve şiddet bir kenara bırakıldığında, Mu'tezile'nin beş temel esasından biri olan adâlet (el-adl) ilkesi ve akla atfettiği kurucu rol, Irak havzasındaki Ehl-i Rey geleneğinin adâlet arayışı ve rasyonel (analitik) yorum metoduyla derin bir zihniyet akrabalığı taşımaktadır¹². Mihne trajedisi, esasen bu özgün ve akılcı teolojik damarın, merkezîleşen devletin ideolojik tekel kurma hırsına kurban edilmesinin ve entelektüel birikimin siyasete eklemlenerek araçsallaştırılmasının dramatik bir sonucudur¹³.
Bu dönemde ulema sınıfının siyasî otoriteyle ilişkisi kritik bir evreye girmiştir. Halife Me'mûn'un (813-833) Mu'tezile mezhebini resmî ideoloji ilan etmesi ve Kur'an'ın mahlûkiyeti meselesinde âlimleri sınava tabi tutması (mihne süreci), devletin dinî düşünceyi kontrol etme girişiminin en açık örneğidir¹³. İslâm tarihinde ulemanın devlet gücünün genişlemesine karşı direnişinin en dramatik örneği, Müslüman hukukçuların, Kur'an'ın yaratılmışlığı doktrinini benimsemeye yönelik devlet destekli baskıya yüksek bir bedel ödeyerek direndikleri başarısız mihne girişimidir¹⁴. Bu süreçte İmam Ahmed b. Hanbel gibi direnen âlimler işkenceye maruz kalmış, ancak sonuç olarak Mu'tezile'nin devlet eliyle dayatılması girişimi başarısız olmuştur. Bu tecrübe, ulema sınıfının siyasî otoriteden bağımsızlığının önemini bir kez daha göstermiştir.

​Abbasî döneminde İslâm hukukunun tedvini tamamlanmış, dört büyük Sünnî mezhebin (Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî) usûl ve füru eserleri kaleme alınmıştır. Ancak bu kurumsallaşma süreci, zamanla fikrî esnekliğin azalmasına ve taklit kültürünün güçlenmesine zemin hazırlamıştır.
Özellikle hicrî 4. (miladi 10.) yüzyıldan itibaren hukuken ve fiilen olmasa da zihnen ve usûlen 'içtihad kapısının kapandığı' yönündeki psikolojik eşik ve söylem yaygınlaşmış; bu zihniyet daralması İslâm hukukunun dinamizmini kaybetmesine neden olmuştur¹⁵.
2. YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE SİYASÎ TAASSUP: EBÛ HANÎFE'DEN EBÛ YUSUF'A
​2.1. İslâm'da Yargı Bağımsızlığı Teorisi ve Kur’ânî Temeller
​İslâm hukuk teorisinde yargının bağımsızlığı, adâletin tesisi için olmazsa olmaz bir ilke olarak kabul edilir. Kur'an-ı Kerim'in "Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder" (Nisâ 4/58) buyruğu, yargısal yetkinin kullanımında liyâkat ve adâletin temel alınmasını emretmektedir¹⁶. Benzer şekilde, "Şüphesiz Allah adâleti, iyilik yapmayı... emreder" (Nahl 16/90) ayeti, adâletin bireysel bir erdem olmanın ötesinde toplumsal bir zorunluluk olduğunu vurgular.
​İslâm'da adâlete yapılan güçlü vurgudan hareketle, tarafsız ve bağımsız bir yargı sistemi ilkesi İslâm tarihinin erken dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Ebû Hanîfe gibi âlimler ve hukukçular, hükümetin arzularına boyun eğmek zorunda olmayan güçlü bir yargının, hukukun üstünlüğüne dayalı bir siyasî sistem için gerekli olduğunu savunmuşlardır¹⁷. Bu ilke, Hz. Peygamber'in uygulamalarında somut örnekler bulmuştur. Resûlullah, zengin-fakir, güçlü-zayıf ayrımı yapmaksızın adâleti tesis etmiş, hatta akrabası olan bir kadının hırsızlık suçu işlemesi durumunda bile yasanın uygulanmasını emretmiştir¹⁸.
​Hulefâ-yi Râşidîn döneminde de yargı bağımsızlığı ilkesinin örnekleri görülmektedir. Hz. Ömer'in kadıları atarken verdiği talimatlarda, hâkimlerin güçlüden korkmadan, zayıfın hakkını savunmada tereddüt etmeden karar vermelerini istemiştir. Hz. Ali'nin "İnsanlar adâlet sayesinde eşit haklara sahip olur" sözü, İslâm yargı anlayışının temel prensibini özetlemektedir¹⁹.
​Klasik İslâm siyaset teorisinde yönetim, ayrıcalık olarak değil, bir emanet olarak kavramsallaştırılır. Kur'an, otoriteyi sürekli olarak adâlet ve hesap verebilirlikle ilişkilendirir; yönetimin bir ayrıcalıktan ziyade bir sorumluluk olduğunu vurgular. Hukuk, güçten önce gelir; güç, hukuku yeniden tanımlamaz. Nebevî uygulama da bu prensibi pekiştirir. Hiçbir bireyin statüsü, soyu veya makamı ne olursa olsun yasal standartlardan muaf olmadığı konusundaki ısrar, hukukçular tarafından uzun süredir statü temelli bağışıklığın (dokunulmazlık) reddi olarak anlaşılmıştır. Otorite, adâleti tesis etmek için vardır, onu kullananları korumak için değil²⁰.
​2.2. Ebû Hanîfe'nin Duruşu: Hukukun Siyasetten Bağımsızlığı
​İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (ö. 150/767), yargının siyasallaşmasına karşı prensipli bir duruş sergilemiş ve kendisine defalarca teklif edilen kadılık görevini reddetmiştir. Küfe'de yaşayan Ebû Hanîfe, dönemin siyasî iktidarlarıyla mesafeli bir ilişki kurmuş, Emevî ve Abbasî yöneticileriyle işbirliği yapmaktan kaçınmıştır. Ebû Hanîfe'nin genel olarak siyasî liderlerle iyi ilişkiler sürdürmediği, kendisine defalarca kadılık gibi resmî görevler teklif edilmesine rağmen bunları sürekli olarak reddettiği bilinmektedir²¹.
​Ebû Hanîfe'nin bu tavrının arka planında, onun hukukun evrenselliğini ve bağımsızlığını koruma çabası yatmaktadır. Bu tutumun temel nedeni tartışmalı olmakla birlikte, onun siyasî muhalefet konumunda bulunan Ehl-i Beyt mensuplarına olan sempatisi ve adâlet ilkesine bağlılığının bu tavrın şekillenmesinde önemli bir rol oynadığı makul görünmektedir. Sonuç olarak, onunla yöneticiler arasındaki gerilim, kişisel zorluklara ve kendisine karşı cezaî tedbirler uygulanmasına yol açmıştır²².
​Ebû Hanîfe'nin Zeyd b. Ali isyanını desteklediği ve bu nedenle Emevî valisi tarafından cezalandırıldığı rivâyet edilmektedir²³. Abbasî halifesi Mansûr'un kendisine kadılık teklif etmesi üzerine Ebû Hanîfe, "Ben bu işe uygun değilim" diyerek reddetmiş, halifenin ısrarı karşısında "Eğer doğru söylüyorsam, nasıl uygun olmayan birisini bu göreve getirmek istersin? Eğer yalan söylüyorsam, bu da benim yalancı olduğumu gösterir ve yalancı kadı olamaz" şeklinde cevap vermiştir²⁴. Bu diyalog, Ebû Hanîfe'nin yargının siyasetten bağımsızlığı konusundaki prensipli duruşunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
​Ebû Hanîfe'nin bu direnişi, hukuk ile siyaset arasındaki sınırların korunmasına yönelik bilinçli bir tercihi yansıtmaktadır. O, yargıçlık görevini kabul etmeyerek, hukukun siyasî iktidarın bir aracı haline gelmesine karşı çıkmış ve aynı zamanda sivil alanın devlet otoritesinden bağımsızlığını savunmuştur. Bu tavır, otoriter sistemlerde bağımsız yargı arayışının tarihsel bir örneğini teşkil etmektedir²⁵. Nitekim İmam Ebû Hanîfe, yöneticilerin, kararlar İslâmî ilkeler dahilinde bağımsız akıl yürütme (içtihad) gerektirse bile adâlet ve hakkaniyeti gözetmeleri gerektiğini öğretmiştir²⁶.
​2.3. Ebû Yusuf ve Kurumsallaşma: Hukukun Siyasallaşması
​Ancak Ebû Hanîfe'nin vefatından kısa süre sonra, öğrencileri devletin yargı örgütlenmesinde aktif rol almaya başlamışlardır. İslâm Hukuk Tarihi araştırmacısı Murat Karacan'ın aktardığına göre:
​"Öğrencilerinin birçoğu, özellikle Ebû Yûsuf (ö. 182/798), Muhammed eş-Şeybânî (ö. 189/805) ve Züfer b. Hüzeyl (ö. 158/775), kadı veya kadılkudat olarak görev yapmış, hocalarından miras aldıkları hukuk anlayışını uygulamışlardır. Bu suretle Hanefî hukukunun kurumsallaşmasında önemli bir rol oynamışlardır."²⁷
​İmam Ebû Yûsuf'un Harun Reşîd döneminde kadılkudatlık (başyargıçlık) görevini kabul etmesiyle birlikte, Hanefî mezhebi fiilen resmî devlet mezhebi haline gelmiş, ancak bu durum hukukun devlet aygıtının bir parçası olması sonucunu doğurmuştur. Ebû Yûsuf, halifenin talebi üzerine Kitâbü'l-Harâc isimli eserini kaleme almış, bu eserde devlet maliyesi ve vergi hukuku konularında halifeye tavsiyelerde bulunmuştur²⁸. Bu eser, fakihlerin siyasî otoriteye danışmanlık yaptığı ve hukukun devlet politikalarıyla entegre olduğu yeni bir dönemin başlangıcını simgelemektedir. Murat Karacan'ın ifadesiyle, "ilk nesil Hanefî hukukçular, hukukî ilkeler ile siyasî gerçeklikler arasında belirgin bir denge gözetmişlerdir. Hukukun sınırlarını korurken, reel politiği de göz ardı etmemişler, böylece fıkıh ile siyaset arasında gerekli bir akışkanlığa izin vermişlerdir. Ancak zamanla bu dinamik etkileşim daha belirgin hale gelmiş, fakihler ile siyasî figürler arasında canlı bir iletişim ağı oluşmuştur"²⁹.
​Bu dönüşüm, "bağımsız yargı" idealinin tarihsel süreçte aşınmasına neden olmuştur. Yargıçlar, sultanın vekili statüsüne indirgenmiş, hukuk siyasetin bir aracı haline gelmiştir. Kadılar, atanmaları halifenin onayına bağlı olduğu için, kararlarında siyasî baskılardan tam olarak bağımsız hareket edememişlerdir. Oysa Ebû Hanîfe örneğinde görüldüğü gibi, erken dönemde fakihler, siyasî iktidar karşısında görece özerk bir konuma sahipti ve hukuku yöneticilerin keyfî tasarruflarına karşı koruyabilmekteydiler.
​Bu değişim, İslâm hukuk tarihinde bir paradigma kaymasına işaret etmektedir. Hukukun kaynağı ve meşrûiyeti Allah'ın emirleri ve peygamberin sünneti olarak kalırken, uygulamada siyasî otoritenin çıkarları ve tercihleri belirleyici hale gelmiştir. Bu durum, hukukun evrenselliği ve nesnelliği ilkelerini zedelemiş, adâletin kişisel ve konjonktürel faktörlere bağlı olmasına yol açmıştır. Oysa klasik İslâm siyaset teorisi bu tür bir evrimi öngörmemiştir; hiçbir klasik hukukçu, İslâm yönetiminin bir özelliği olarak kalıcı yasal bağışıklık (dokunulmazlık) doktrini formüle etmemiştir. Gerçekten de İslâm siyaset düşüncesinde otoritenin şartlı olduğu savunulmuştur. Yönetim tolere edilebilir, sınırlandırılabilir ve hatta ortadan kaldırılabilir, ancak asla yasal olarak dokunulmaz kılınmamıştır³⁰.
3. RİVAYET KÜLTÜRÜ VE AKIL MERKEZLİ PARADİGMADAN KOPUŞ
​3.1. Tedvin Dönemi ve Rivâyetlerin Hegemonyası
​Hicrî ilk üç asır, İslâm düşüncesinin tedvin ve tasnif faaliyetlerine sahne olduğu yoğun bir rivâyet dönemidir. Bu süreçte dinin pratikleri büyük oranda hadis rivâyetleri üzerinden şekillenmiş; Mukâtil b. Süleyman (ö. 150/767) gibi erken dönem müfessirlerin tefsir faaliyetleri olsa da, Kur'an'ın evrensel ilkeleri (makâsıd) yerini rivâyet temelli fıkhî detaylara bırakmıştır³¹.
​Hadis literatürünün sistemli hale getirilmesi, İmam Mâlik'in Muvatta'sıyla başlamış, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i ve Kütüb-i Sitte olarak bilinen altı temel hadis külliyâtıyla (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce) doruk noktasına ulaşmıştır. Bu eserler, Hz. Peygamber'in sözlerini, fiillerini ve takrirlerini sistematik bir şekilde derlemekle İslâm hukukuna büyük katkıda bulunmuştur. Ancak zamanla hadis rivâyetleri, Kur'an'ın aklî ve evrensel mesajlarının önüne geçmeye başlamıştır. Sorun rivayetin varlığı değil, rivayetin eleştirel aklın yerine geçirilmesidir.
​Siyasî otoriteler (emirler ve sultanlar), fetih siyasetini meşrûlaştırmak ve halkın dinî duygularını yönlendirmek adına dinin hamasî ve şeklî yönlerini ön plana çıkarmışlardır. Adâlet prensibi, yönetimde mekanizma oluşturmaktan ziyade siyasî otoritenin insafına ve şahsî yeteneğine havale edilmiştir. Sivil toplum örgütlenmesinden daha çok karizmatik liderler ve kurtarıcı figürler beklemek çare olarak görülmeye başlamıştır. Bu durum, toplumsal sorunların yapısal çözümlerden ziyade bireysel erdemlere indirgenip siyasî ve ekonomik reformların önünün kesilmesine yol açmıştır.
​Rivâyet kültürünün hegemonik hale gelmesi, akıl merkezli tefekkür geleneğinin zayıflamasına neden olmuştur. Kur'an-ı Kerim'de yüzlerce ayette akletme, düşünme, tefekkür etme (tedebbür, tezekkür, tefekkür) fiilleriyle ifade edilen aklî süreçlerin önemi vurgulanırken, pratik düzlemde "nakil" (rivâyet) "akıl"ın yerine geçmiştir. İbn Haldun'un Mukaddime'sinde vurguladığı gibi, ilim adamları zamanla "kitapların köleleri" haline gelmiş, metin üzerinde düşünmek yerine metni ezberlemek ve aktarmak ön plana çıkmıştır³².
​3.2. Rey ve Eser Ekolleri Arasındaki Metodolojik Gerilim
​İslâm hukuk tarihinin erken döneminde, "Ehl-i Rey" (akıl ehli) ve "Ehl-i Hadîs" (rivâyet ehli) olarak bilinen iki temel metodolojik yaklaşım ortaya çıkmıştır. Irak merkezli Ehl-i Rey ekolü, Ebû Hanîfe'nin öncülüğünde, nass'ların ruhundan hareketle kıyas ve istihsan gibi akla dayalı içtihat yöntemlerini geliştirmiştir³³. Bu ekol, değişen toplumsal koşullara uygun hukukî çözümler üretebilmek için aklî melekeyi ön plana çıkarmıştır.
​Hicaz merkezli Ehl-i Hadîs ekolü ise, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in temsil ettiği, hadis rivâyetlerini temel alan ve içtihatta daha muhafazakâr bir tutum sergileyen yaklaşımı benimsemiştir. İmam Şâfiî, bu iki ekol arasında bir sentez oluşturmaya çalışmış ve usûl-i fıkıh ilminin temellerini atmıştır³⁴. Ancak zamanla Ehl-i Hadîs'in yaklaşımı daha baskın hale gelmiş ve "rey" (akıl) metodolojisi kuşkuyla karşılanmaya başlanmıştır.
​Bu metodolojik gerilim, sadece fıkhî bir tartışma olmayıp, İslâm düşüncesinin akıl-nakil dengesindeki kaymanın göstergesidir. Ebû Hanîfe'nin rey merkezli yaklaşımı, aklın vahyin anlaşılmasında ve uygulanmasında aktif rol oynaması gerektiğini savunurken, hadis merkezli yaklaşım rivâyetlerin literal anlamına sadık kalmayı tercih etmiştir. Zamanla ikinci yaklaşımın yaygınlaşması, İslâm hukukunun dinamizmini kaybetmesine ve toplumsal değişimlere uyum sağlama kapasitesinin zayıflamasına yol açmıştır.
​İslâm geleneğinde, moderniteden önce Şeriat'ın paradigmatik işleyiş biçimi yerel ve cemaat temelliydi, devletçi değildi. Şeriat, çeşitli yerel bağlamlarda, onu üreten ve destekleyen yerel ulemayla diyalojik bir süreç içinde üretilip yeniden üretilmiştir³⁵. Şeriat'ın bazı soruları şüphesiz yargılanabilirdi ve hükümdar anlaşmazlıkları ele almak için mahkemeler kurmuştu, ancak mahkemelerin ve mahkemelerde uygulanan Şeriat'ın birincil işlevi, bir öznellik veya ulus inşa etmek değil, çatışmaları yönetmekti. Hükümdarın, modern öncesi bağlamda Şeriat'ın işleyiş biçimini devlet liderliğindeki bir işleyişe dönüştürme yönündeki ayartması, ulema tarafından şiddetle reddedilmiştir³⁶.
​3.3. Makâsıd Düşüncesinden Şekilciliğe
​Kur’ânî perspektifte dindarlık, ahlakî bir duruş ve zalime karşı çıkışla anlam kazanırken, zamanla ritüel merkezli bir dindarlık anlayışı egemen olmuştur. Adâlet, liyâkat, emanet ve üretim gibi toplumsal erdemler, namaz ve oruç gibi bireysel ritüellerin (şekil) gerisinde kalmıştır. Vicdanî bir duyarlılığa dönüşmeyen ritüeller, toplumun kalkınması için gerekli olan "sâlih amel" ve "çalışma ahlakını" üretememiş, Müslümanların dünyevî gelişme dinamiklerinden uzak kalmasına yol açmıştır. Dünyevî zevklerden uzaklaşmak (zühd), maddi kalkınmaya mesafeli durmak (bir lokma bir hırka) takvanın göstergesi haline gelmiştir. Bu konudaki rivâyetler en çok konuşulan ve davranışlara yön veren ölçüler haline gelmiştir. Rivâyet kültürü hegemonyası rivayetin eleştirel aklın ve tefekkürün önüne geçmesine katkıda bulunmuştur.
​Adâlet, her şeyi yerli yerine koymak anlamına gelir. Adâletin sonucu ise halkın memnuniyeti, siyasî ve yönetsel sistemin istikrarı ve gelişmesidir. Adâletin bu kapsamlı anlamı, liyâkat sistemini (ehliyet) de içermektedir. Bir siyasî ve toplumsal sistemde verimlilik ve kalkınma, ancak yetkin insanların işbaşına gelmesi ve liyâkatin esas alınmasıyla mümkün olabilir.
4. EĞİTİMDE PARADİGMA KAYBI: MEDRESELERDEN TAKLİDE
​4.1. Klasik Dönem Medrese Eğitiminin Yapısı
​İslâm medeniyetinin yükseliş döneminde (8-12. yüzyıllar) medreseler; matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi aklî ilimlerin de öğretildiği çok yönlü eğitim kurumlarıydı. Bağdat'taki Beytü'l-Hikme, Endülüs'teki Kurtuba Üniversitesi ve çeşitli rasathaneler bilimsel araştırmaların merkezi konumundaydı³⁷. El-Harezmi'nin cebir, İbn Sînâ'nın tıp ve felsefe, İbn Heysem'in optik, el-Bîrunî'nin fizik alanındaki katkıları bu dönemin ürünleridir.
​Geleneksel medrese eğitimi; Arapça ve mantık çalışmalarından oluşan mukaddemât, kelam-fıkıh-usûl aşaması ve bağımsız hukukî kararlar verebilme yetkinliğini hedefleyen ders-i hâric olmak üzere üç temel aşamadan oluşmaktaydı. Bu yapı, eleştirel düşünce ve münazara geleneğini canlı tutan bir eğitim modeli sunmaktaydı.
​4.2. 13. Yüzyıl Kırılması ve Paradigma Değişimi
​1258 yılında Bağdat'ın düşmesi ve Beytü'l-Hikme'nin tahrip edilmesi, İslâm dünyası için sembolik ve pratik bir dönüm noktası olmuştur. Bu travmanın ardından aklî ilimlere karşı kuşku artmış, felsefe ve kelam bid'at olarak itham edilmeye başlanmıştır. İmam Gazâlî'nin (ö. 1111) Tehâfütü'l-Felâsife'siyle temellenen felsefeye eleştirel tutum, Moğol istilası sonrasında daha da radikalleşmiştir³⁸. Medrese müfredatında aklî ilimlerin ağırlığı azalmış, eğitim büyük ölçüde ve genelde temel metinlerin ezberlenip şerh edilmesine dayalı hale gelmiştir. Şerh yazma döneminden sonra şerhlere haşiye yazma geleneği başlamıştır.
​4.3. Taklit Kültürü ve İçtihadın Donması
​Hicrî IV. yüzyıldan itibaren ve özellikle Moğol istilasını takip eden dönemde yaygınlaşan 'içtihad kapısının kapandığı' söylemi, normatif yapının ortadan kalkması anlamında değil, yeni meseleler karşısında entelektüel özgüvenin yitirilmesi ve zihinsel bir donuklaşmanın yerleşmesi şeklinde tecessüm etmiştir. Bu süreçte, dört büyük mezhep imamından sonra yeni içtihat yapmanın teorik olarak mümkün olduğu kabul edilse bile, pratikte mevcut fıkhî müktesebatın mutlak taklit edilmesi gerektiği fikri egemen kılınmıştır. Oysa Ebû Hanîfe'nin rey merkezli usûlü sürekli aklî muhakemeyi ve güncel meselelere çözüm üretmeyi öngörmekteydi. Batı medeniyeti İbn Rüşd ve İbn Haldun gibi İslâm düşünürlerinin rasyonel metodolojisini Rönesans'ın zeminleri arasında sayarken, İslâm dünyası bu yöntemi terk ederek şeklî ritüellere ve taklidi esas alan bir anlayışa yönelmiştir.
​Taklit kültürünün yerleşmesiyle birlikte önceki âlimlerin fetvaları bağlamından koparılarak evrenselleştirilmiş, yeni sorunlara eski cevaplar verilmeye çalışılmış ve toplum-hukuk ilişkisinde derin bir kopukluk baş göstermiştir.
5. MODERN DÖNEM: SİYASAL İSLÂM'IN AÇMAZLARI
​5.1. Teorik İdeal ile Pratik Gerçeklik Arasındaki Uçurum
​Modern dönemde İslâm dünyasında ortaya çıkan siyasî hareketlerin önemli bir kısmı, erken dönem İslâm modeline dönüş idealiyle yola çıkmış, ancak pratikte benzer sorunlarla karşılaşmışlardır. 20. yüzyılın ikinci yarısında İslâmî hareketler, seküler rejimlere alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Hasan el-Bennâ'nın kurduğu Müslüman Kardeşler (1928), Mevdûdî’nin Cemaat-i İslâmi'si (1941) ve Humeyni'nin İran İslâm Devrimi (1979), İslâm'ın siyasî bir ideoloji olarak yeniden inşa edilmesi girişimlerinin örnekleridir³⁹.
​İslâmî hareketlerin teorik çerçevesinde önemli bir yer tutan kavramlardan biri, Mevdûdî tarafından geliştirilen "hâkimiyyetullah" (Allah'ın egemenliği) kavramıdır⁴⁰. Mevdûdî, seküler milliyetçiliğin Müslüman birliğini parçaladığını ve insan otoritesini ilahî iradenin üzerine çıkardığını iddia etmiştir. Seyyid Kutub ise hakimiyyetullah kavramını daha da radikalleştirerek, ilahî egemenliği münhasır siyasî otoriteyle eşitlemiş, Kur'an'daki "iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma" ilkesini, adâletsiz sistemleri ortadan kaldırmak ve bir İslâm toplumu kurmak için devrimci bir yetki olarak yorumlamıştır⁴¹.
​Oliver Roy, The Failure of Political Islam adlı çalışmasında bu çelişkiyi sistemli biçimde analiz etmiş; siyasal İslâm'ın güçlü sloganlarla (dinî kimliğe dönüş, yabancı egemenliğinden kurtuluş, sosyal adâletin tesisi) yola çıkmasına rağmen pratikte ekonomik kalkınma, demokratik yönetişim ve bireysel özgürlükler konusunda başarısız kaldığını göstermiştir⁴². Roy'a göre bu başarısızlığın özünde, İslâm'ı bir ideolojiye dönüştürürken onun dinî derinliğini boşaltan bir sürecin yer alması-yani "İslâm'ın İslâmsızlaştırılması" (Islamization of Islam)- yatmaktadır.
​Bu teorik-pratik makas, somut örneklerde açık biçimde gözlemlenmektedir. 1979 İran Devrimi başlangıçta geniş bir koalisyonun desteğiyle gerçekleşmiş ve özgürlük, bağımsızlık, İslâm üçlemesini temel slogan olarak benimsemişti. Ancak Freedom House verilerine göre İran, 2024 itibarıyla "Özgür Değil" kategorisinde yer almakta ve bölgenin en otoriter rejimleri arasında bulunmaktadır⁴³. Benzer biçimde Taliban'ın 2021'de yeniden iktidara gelmesinin ardından Afganistan'da kadınların tüm eğitim ve çalışma hakları kademeli olarak ortadan kaldırılmış; BM raporları ülkeyi "cinsiyete dayalı apartheid" kavramıyla tanımlamaya başlamıştır⁴⁴. Bütün bu olgular, bazı siyasal İslâm projelerinin ciddî yapısal sorunlar barındırdığını somut biçimde ortaya koymaktadır.
​5.2. Yargının Siyasallaşması ve Adâlet Krizi
​Siyasal İslâm'ın yol açtığı en derin tahribatlardan biri, sivil ve hukukî kurumların aşınmasıdır. Yargı, temel insan haklarını güvence altına alacak bağımsız bir yapılanma yerine katı ve siyasî güdümlü dinî hukuk yorumlarıyla biçimlendirildiğinde, adâlet ideolojik yargılamaya dönüşmekte, vatandaşlar kanun önünde eşit bireyler olmaktan çıkarak dinî ve doktrinel sınıflandırmaların nesnesi haline gelmektedir⁴⁵.
​Bu durum, aslında Ebû Hanîfe'nin tarihsel süreçte karşı çıktığı yargının siyasallaşması olgusunun modern bir versiyonudur; ancak bu kez İslâm adına gerçekleşmektedir. World Justice Project'in 2023 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'ne göre siyasal İslâm'ın yönetim pratiğini belirgin biçimde etkilediği ülkelerin büyük bölümü, hukukun üstünlüğü sıralamasında alt çeyrekte yer almaktadır⁴⁶. Suudi Arabistan örneğinde ise insan hakları kuruluşlarının raporları, dinî suçlamaların sistematik olarak siyasî muhalefeti bastırmak amacıyla araçsallaştırıldığını belgeleyen çok sayıda vakayı kayıt altına almıştır⁴⁷.
​Modern dönemde ortaya çıkan ömür boyu yargı bağışıklığı (dokunulmazlık) kavramı, otoritenin hesap verebilirlik zeminini büsbütün ortadan kaldırmakta ve "hukuk güçten önce gelir" ilkesiyle doğrudan çelişmektedir⁴⁸. Chandra Muzaffar'ın isabetle uyardığı gibi, "İslâm'ın erken dönemlerinde ortaya çıkan adâlet idealleri, hükümetlerin arzularına boyun eğmek zorunda olmayan güçlü bir yargıyı öngörür"⁴⁹. Ancak günümüz pratiğinde dinî bürokrasi ile yürütme erki arasındaki organik bağlar, hukukun nesnelliğini ortadan kaldırmaktadır. Siyasî iktidarın bekası, evrensel şer’î makâsıdın (özellikle can, akıl ve mal emniyetinin) önüne geçirilmekte; muhalif dinî yorumlar dahi "huruç" veya "fitne" konseptleriyle kriminalize edilmektedir.
​5.3. Dinin Araçsallaştırılması ve Toplumsal Etkileri
​Siyasal İslâm'ın en çarpıcı paradokslarından biri, onu güçlendirmeye çalıştığı dinin toplumsal zeminini aşındırmasıdır. İnancın zorlama ve baskı aracına dönüştürüldüğü toplumlarda genç nesiller dinden uzaklaşmaya başlamaktadır; barış, ahlakî rehberlik ve manevî anlam sunması gereken din, kısıtlama, zorlama ve katı dogma ile özdeşleştirilmektedir⁵⁰. Bu algı dönüşümü istatistiksel verilerle de desteklenmektedir. 2019-2020 yıllarında Arap dünyasını kapsayan Arab Barometer araştırması, kendini dindar olarak tanımlayan Arap gençlerin oranının bir önceki on yıla kıyasla 10 puanlık bir düşüşle yüzde 51'e gerilediğini ortaya koymuştur. Dikkat çekici olan, bu düşüşün katı dinî yönetim pratiklerinin uzun yıllardır varlığını koruduğu Irak, Libya ve Mısır gibi ülkelerde daha belirgin olmasıdır⁵¹. Bu bulgu, siyasal İslâm uygulamalarının dinî değerlerden uzaklaşmaya zemin hazırlıyor olabileceğine işaret etmektedir.
​Öte yandan din ile siyaset arasında sağlıklı bir denge kurulamaması, İslâmofobi'yi de besleyen bir dinamik oluşturmaktadır. Dinî referanslı otoriter rejimlerin uygulamaları, İslâm'ın özüyle özdeşleştirilmekte; bu durum Müslümanları, gayrimüslim toplumlarda giderek derinleşen önyargı ve yanlış anlamaların hedefi haline getirmektedir. Bu çarpıtıcı özdeşleşme, hem içeriden hem dışarıdan İslâm'ın bütüncül ve insanî boyutunu görünmez kılmaktadır.
​5.4. Çağdaş İslâm Düşüncesinde Yeniden Yapılanma Çabaları
​20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslâm dünyasında, eleştirel ve reform odaklı bir düşünsel çoğullaşma belirginleşmeye başlamıştır. Muhammed İkbal, Fazlur Rahman, Muhammed Arkoun, Hasan Hanefi ve Nasr Hamid Ebu Zeyd gibi isimler, İslâm'ın yeniden yorumlanması ve çağdaş sorunlara yanıt üretebilecek bir anlayışın geliştirilmesi için özgün entelektüel katkılar sunmuşlardır⁵².
​Bu düşünürler, Kur'an'ın tarihsel bağlamını merkeze alan hermenötik bir yaklaşım geliştirmiş, literal ve tarih-dışı yorumculuğu eleştirmiş, İslâm hukukunda içtihat kapısının yeniden açılması gerektiğini savunmuşlardır. Fazlur Rahman'ın Islam and Modernity adlı eserinde geliştirdiği "çifte hareket" (double movement) teorisi, bu yöntemin en sistematik örneğini sunar: Teori, Kur'an'ın indiği dönemin tarihsel koşullarını kavramayı, ardından evrensel ilkeleri bu özgül tarihsellikten ayırt etmeyi ve bu ilkeleri çağdaş bağlama uyarlamayı önermektedir⁵³.
​Ne var ki bu reformist düşünürler, geleneksel ulema çevreleri tarafından bid'at ve sapkınlıkla itham edilmiş; çoğu sürgün veya hukukî baskıyla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Fazlur Rahman, Pakistan'dan sürgüne gönderilmiş, Nasr Hamid Ebu Zeyd ise 1995'te Mısır mahkemelerince mürtet ilan edilerek zorla boşanmaya mahkûm edilmiş ve nihayetinde yurdunu terk etmek durumunda kalmıştır⁵⁴. Bu gelişmeler, İslâm toplumlarında eleştirel düşüncenin ne denli baskı altında olduğunu ve reform çabalarının ne tür sistemik engellerle karşılaştığını çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir. Yine de bu düşünürlerin eserleri, İslâm'ın özgür ve rasyonel bir anlayışla yeniden yorumlanması için entelektüel bir zemin oluşturmaktadır.

5.5. Karşı Görüşler ve Eleştirel Değerlendirme

Bu çalışmada savunulan tez, İslâm dünyasında ortaya çıkan siyasal ve kurumsal sorunların önemli ölçüde Kur’an’ın adâlet, liyâkat ve şûrâ eksenli yönetim paradigmasından uzaklaşılmasıyla ilişkili olduğu varsayımına dayanmaktadır. Bununla birlikte, bu yaklaşım İslâm siyaset düşüncesi içerisinde tartışmasız değildir. Gelenekçi, Selefî ve siyasal İslâmcı yaklaşımlar farklı itirazlar ileri sürmektedir.
Gelenekçi Sünnî siyaset teorisi, özellikle Mâverdî ve onu takip eden çizgide, siyasî istikrarın korunmasını öncelikli bir maslahat olarak değerlendirmiştir. Bu yaklaşımda fitnenin önlenmesi ve toplumsal düzenin sürdürülmesi, yöneticinin adâletinden daha önemsiz değildir. Bu nedenle tarihsel süreçte ortaya çıkan fiilî yönetim biçimleri çoğu zaman ideal teorik modelden sapmalar olarak değerlendirilmiş, ancak toplumun bütünlüğünü korumak amacıyla meşrû kabul edilmiştir. Bu perspektiften bakıldığında Emevî ve Abbasî yönetimlerinin eleştirilebilecek yönleri bulunmakla birlikte, onların İslâm medeniyetinin kurumsallaşmasına sağladıkları katkılar da göz ardı edilmemelidir.
Selefî yaklaşım ise siyasî otoriteye itaat ilkesini daha güçlü biçimde vurgulamaktadır. Bu anlayışa göre yöneticinin açık bir küfür veya dinin temel esaslarını ortadan kaldırma girişimi bulunmadığı sürece ona karşı siyasî muhalefet toplumsal kaosa yol açabileceğinden sakıncalıdır. Selefî düşünürler, erken dönem İslâm tarihinde yaşanan iç savaşları ve fitne hadiselerini örnek göstererek siyasî istikrarın bozulmasının doğuracağı zararların çoğu zaman yöneticilerin hatalarından daha büyük olabileceğini savunurlar.
İbn Teymiyye’nin yaklaşımı ise daha nüanslıdır. O, adâleti devletin varlığını sürdürebilmesinin temel şartı olarak görmüş ve meşhur ifadesiyle “Allah âdil devleti ayakta tutar, zâlim devleti ise ayakta tutmaz” anlayışını benimsemiştir. Bununla birlikte İbn Teymiyye, siyasî düzenin tamamen çökmesine yol açacak isyan ve çatışmalara da mesafeli yaklaşmıştır. Bu nedenle onun düşüncesi, hem adâlet vurgusunu hem de siyasî istikrar kaygısını birlikte barındırmaktadır.
Modern siyasal İslâm düşünürleri ise bu çalışmada dile getirilen eleştirilere farklı bir cevap vermektedir. Onlara göre başarısız olan şey İslâmî siyaset fikrinin kendisi değil, sömürgecilik sonrası oluşan kırılgan devlet yapıları, dış müdahaleler, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve otoriter yönetim gelenekleridir. Bu yaklaşım, İran, Afganistan veya diğer örneklerde gözlenen sorunların İslâmî ilkelerden değil, tarihsel ve jeopolitik koşullardan kaynaklandığını ileri sürmektedir. Ayrıca birçok siyasal İslâm düşünürü, Batı tipi sekülerleşmenin de adâlet, eşitlik ve insan hakları konusunda kusursuz bir model ortaya koyamadığını hatırlatarak eleştirilerin tek taraflı olmaması gerektiğini savunmaktadır.
Bu itirazlar dikkate değerdir. Gerçekten de İslâm dünyasının karşı karşıya bulunduğu sorunlar yalnızca dinî yorumlarla açıklanamaz; sömürgecilik tecrübesi, ekonomik geri kalmışlık, uluslararası güç dengeleri ve modern ulus-devlet yapısının doğurduğu problemler de önemli rol oynamaktadır. Ancak bütün bu faktörler kabul edilse bile, adâlet, liyâkat, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve şûrâ ilkelerinin zayıflamasının krizleri derinleştirdiği gerçeği değişmemektedir.
Bu nedenle çalışma, klasik mirasın bütünüyle reddedilmesini veya modern siyasal İslâm tecrübelerinin tamamen değersiz görülmesini savunmamaktadır. Aksine amaç, tarihsel tecrübeyi eleştirel biçimde değerlendirerek Kur’an’ın temel ahlâkî ve siyasî ilkelerini yeniden merkeze alan bir yönetim anlayışının imkânlarını araştırmaktır. Makâsıd merkezli yaklaşımın önerilmesinin nedeni de budur. Bu yaklaşım, ne tarihsel uygulamaları mutlaklaştırmakta ne de geleneği bütünüyle dışlamaktadır; esas olarak ilahî gayeler ile değişen toplumsal şartlar arasında dengeli bir ilişki kurmaya çalışmaktadır.
5.6. Radikal Hâkimiyet Söylemi, Siyasal Tekfirciliğin Açmazları ve Meşrûiyet Sorunu

Modern dönemde ortaya çıkan bazı Selefî-Cihâdî hareketler, neo-Hâricî eğilimler, Hizbü’t-Tahrîr, el-Kaide ve DEAŞ benzeri yapılar, İslâm dünyasının yaşadığı siyasî ve toplumsal krizlerin temel sebebini “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeme” olgusuna indirgemektedir. Bu çevreler özellikle Mâide suresinin 44, 45 ve 47. Ayetlerini merkeze alarak modern anayasal düzenleri, parlamenter sistemleri, seçim mekanizmalarını ve millî egemenlik ilkesini gayrimeşrû ilan etmektedirler.

Bu yaklaşımın merkezinde “Hâkimiyet yalnız Allah’ındır” sloganı bulunmaktadır. Kuşkusuz bu ifade Kur’ânî bir hakikate işaret etmektedir. Ancak sorun, ilâhî hâkimiyet ilkesinin ontolojik anlamı ile siyasî uygulama alanının birbirine karıştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Kur’an’a göre mutlak hâkimiyet, yaratma, yaşatma, rızık verme ve nihai hüküm koyma bakımından yalnız Allah’a aittir. İnsan ise yeryüzünde halife ve emanetçi konumundadır. Bu nedenle siyasî iktidar, ilâhî hâkimiyetin alternatifi değil, onun ahlâkî ilkelerini gerçekleştirmekle yükümlü beşerî bir vekâlet alanıdır.

Nitekim Mâide sûresinin 44-47. ayetlerinin nüzul bağlamı incelendiğinde, söz konusu hitabın öncelikle Medine’deki Yahudi topluluklarının Tevrat hükümlerini kendi çıkarları doğrultusunda tahrif etmeleri ve yapısal adâlet ilkesinden sapmaları üzerine vuku bulduğu görülmektedir. Klasik müfessirlerin büyük çoğunluğu, bu ayetlerde geçen 'küfür', 'zulüm' ve 'fısk' kavramlarını mutlak/i’tikâdî birer tekfir gerekçesi olarak yorumlamamış; meseleyi hükmü kalben inkâr etme, adâletten sapma ve amelî düzeyde ilâhî emri ihlal etme gibi farklı kategorilerde değerlendirmiştir. Abdullah b. Abbas’a nispet edilen meşhur 'küfrün dûne küfür' (كفر دون كفر ( yani 'dinden çıkarmayan amelî küfür' şerhi de bu rasyonel yaklaşımın en somut tarihsel paradigmalarından biridir.⁵⁵ Dolayısıyla bu ayetlerin, belirli bir tarihsel adaletsizliğe cüz'î birer cevap olarak indiği gerçeğini ıskalayarak, modern anayasal düzenleri veya katılım mekanizmalarını (oy kullanma) doğrudan tekfir etmek amacıyla araçsallaştırılması, klasik tefsir mirasını dikkate almayan indirgemeci bir okumadır. Ayetlerin içerdiği 'Allah’ın indirdiğiyle hükmetme' ilkesi kuşkusuz evrensel bir adâlet idealine işaret etmektedir; ancak bu ideal, yöneticinin ilâhî yasayı tamamen reddetmediği müddetçe 'mümin' vasfını koruyacağını, buna mukabil ürettiği keyfîlik ve adaletsizliğin onu 'zâlim' veya 'fâsık' kılacağını vaz’etmektedir. Klasik fıkıh mirasındaki bu analitik yaklaşım, bir yandan siyasî otoriteyi mutlaklaştırarak kutsamaktan kaçınırken, diğer yandan toplumu anarşi, kaos ve müzmin bir tekfir sarmalından korumayı amaçlayan kurucu bir denge işlevi görmüştür.

Bu noktada dikkat çekici olan husus, tarih boyunca Hâricî hareketlerin de aynı sloganı kullanmış olmalarıdır. Hz. Ali’nin Sıffîn sonrasında ortaya çıkan “Hüküm yalnız Allah’ındır” sloganına karşı verdiği meşhur cevap, meselenin özünü ortaya koymaktadır: “Kelimetü hakkun, yürâdü bihâ bâtıl” (Bu, kendisiyle bâtıl murat edilen hak bir sözdür). Gerçekten de ilâhî hâkimiyet ilkesi hak bir ilke olmakla birlikte, bundan hareketle bütün siyasî kurumları, toplumsal sözleşmeleri, istişâre mekanizmalarını ve halkın rızasına dayalı yönetim biçimlerini reddetmek zorunlu değildir.
İslâm siyaset düşüncesinde meşrûiyetin temel unsurlarından biri bey’attır. Bey’at, yönetime hür iradeyle bağlılık sözü verme ve yöneticinin meşrûiyetini tanıma anlamına gelen toplumsal bir sözleşmedir. Tarihsel şartlar içerisinde sınırlı katılımla gerçekleşen bu süreç, modern toplumlarda seçimler ve anayasal vatandaşlık mekanizmaları aracılığıyla daha geniş ve kurumsal bir biçim kazanmıştır. Bu açıdan serbest seçimler, öz itibarıyla bey’atın modern dünyadaki kitlesel tezahürü olarak değerlendirilebilir.

Benzer şekilde “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi de çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Bu ifade, Allah’ın hâkimiyetine rakip yeni bir ulûhiyet iddiası değil; siyasî iktidarın bir hanedana, aristokratik sınıfa veya kutsal bir zümreye değil, toplumun ortak iradesine dayanması gerektiğini ifade eden hukukî bir meşrûiyet prensibidir. Cumhuriyet fikrinin özü de burada yatmaktadır. Cumhuriyet, egemenliği ilâhlaştırmaz; aksine onu belirli kişi ve ailelerin tekeline bırakmayarak kamu denetimine açar. Bu yönüyle şûra, rıza, ehliyet ve maslahat ilkeleriyle önemli ölçüde uyumludur.

Bu nedenle modern radikal hareketlerin ileri sürdüğü şekilde demokrasi, seçimler veya cumhuriyet ile ilâhî hâkimiyet arasında zorunlu bir çelişki bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Esas mesele yönetim biçiminin adı değil, adâlet, hukuk, emânet, ehliyet ve kamu yararı gibi Kur’ân’ın temel gayelerinin ne ölçüde gerçekleştirildiğidir. Makâsıd merkezli yaklaşım da tam olarak bu noktaya odaklanmaktadır. Siyasal meşrûiyet sloganlarla değil; insan onurunu koruyan, adâleti tesis eden, istişâreyi güçlendiren ve kamu maslahatını gerçekleştiren kurumsal yapıların varlığıyla ölçülmelidir. Bu sebeple radikal hâkimiyet söylemi, çoğu zaman çözüm üretmek yerine yeni tekfir süreçleri, ötekileştirme, dışlama ve meşrûiyet krizleri üretirken; makâsıd merkezli yaklaşım ilâhî değerlerle toplumsal gerçeklik arasında daha dengeli ve sürdürülebilir bir ilişki kurma imkânı sunmaktadır.

*Bağımsız Araştırmacı, [erdoganhac@gmail.com] | ORCID: 0009-0004-3764-0172
(Devamı II. BÖLÜM’de)