Ümmeti önceleyenler nasıl devletçi oldular?
Bir zamanlar İslamcı düşüncenin en güçlü kavramı “ümmet” idi. Bu kavram yalnızca dinî bir birliktelik değil, aynı zamanda siyasi ve ahlaki bir idealdi. Müslümanların mezhep, ırk ve ulus-devlet sınırlarını aşarak ortak bir bilinç ve dayanışma içinde hareket etmesi gerektiği savunuluyordu.
Yüzyılın ikinci yarısında pek çok İslamcı düşünür bu fikri merkeze koydu. Seyyid Kutub, Ebu'l A'lâ Mevdudi ve Ali Şeriati gibi isimler, Müslüman dünyanın parçalanmışlığını eleştiriyor ve “ümmet bilinci”nin yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunuyordu.
O yıllarda İslam dünyasının birçok yerinde bu fikir güçlü bir karşılık bulmuştu. 1979’daki İran İslam Devrimi yalnızca İran’ın iç meselesi olarak görülmemiş, birçok Müslüman tarafından ümmetin yeniden ayağa kalkışının bir işareti olarak yorumlanmıştı. Aynı şekilde Sovyet-Afgan Savaşı sırasında farklı ülkelerden gelen Müslümanların Afganistan’da bir araya gelmesi de bu ümmetçi heyecanın bir yansımasıydı. Bu heyecan Bosna ve Çeçenistan’daki Müslümanların kuşatılmaları sırasında da yaşanmıştı.
Ancak zaman geçti ve gerçeklik ideallerin önüne geçti.
Son otuz yıl içinde İslamcı hareketlerin düşünce dünyasında önemli bir dönüşüm yaşandı. Ümmet merkezli perspektif giderek zayıfladı; onun yerine mezhep, milliyet ve devlet çıkarları daha belirleyici hâle geldi. Bugün İslam dünyasında yaşanan pek çok tartışma aslında bu zihinsel daralmanın bir sonucudur.
Örneğin bugün İran üzerine yapılan tartışmalara bakıldığında mesele çoğu zaman İslam dünyasının ortak çıkarları üzerinden değil, mezhep veya devlet çıkarları üzerinden değerlendirilmektedir. İran artık birçok kişi için bir “İslam devrimi”nin sembolü değil, daha çok bölgesel güç mücadelesi veren bir devlet olarak görülmektedir.
Bu dönüşümde bazı tarihsel kırılmaların büyük rolü vardır.
2003’teki Irak Savaşı Ortadoğu’da Şii–Sünni gerilimini derinleştirdi. Bu gerilim yalnızca siyasi dengeleri değil, İslam dünyasının düşünsel atmosferini de değiştirdi. Mezhepsel fay hatları yeniden belirgin hâle geldi.
Ardından 2011’de Suriye’de başlatılan kirli olaylar bir süre sonra yine mezhep bulutu ile gölgelenmeye çalışılmıştı. Aslında her şey çok açıktı. Filistin halkının temsilcisi olan Hamas’ın bürosu Şam’da idi. Hamas’ın tüm ihtiyaçları, Gazze sorununun dünyaya duyurulması ve Gazze doğalgazı ile ilgili gerekli görüşmeler Suriye üzerinden yapılıyordu. Bu durum İsrail için önemli bir güvenlik riski olarak görülüyordu.
Gazze’ye ait olup İsrail’in ABD ve İngiltere ortaklığı ile çaldığı doğalgazın, boru hattıyla Suriye–Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakledilmesi Beşşar Esad tarafından kabul edilmeyince iç savaş planı uygulamaya konmuş ve büyük felaketler başlatılmıştı. Bu sayede Rusya’nın Avrupa’ya doğalgaz satışını engelleme planları da suya düşmüştü.
Bütün bu emperyalist iştahın engellenmesi, Suriye hükûmetinin direnmesi ve Rusya ile İran’dan destek istemesi dahi mezhep üzerinden manipülasyona uğratılmak üzere medya marifetiyle kolayca çarpıtıldı. ABD ve İsrail tarafından oluşturulan ve fonlanan sözde Sünni gruplar, ABD çıkarlarına hizmet eden büyük çirkinlikler sergilediler. Elbette ki sonuç da aldılar.
Böylece İslamcı hareketler de giderek idealler yerine jeopolitik hesaplarla konuşmaya başladı.
Bugün gelinen noktada çok önemli bir zihinsel değişim yaşandığını görmek zorundayız. Bir zamanlar sorulan temel soru şuydu:
“Bu gelişme ümmetin lehine mi?”
Bugün ise çoğu tartışma şu soruya indirgenmiş durumda:
“Bu gelişme bizim tarafın lehine mi?”
Bu küçük gibi görünen değişim aslında büyük bir zihinsel dönüşümü ifade eder. Çünkü ümmet fikri geniş bir ufka işaret ederken, mezhep ve devlet merkezli bakış kaçınılmaz olarak düşünceyi daraltır.
Dolayısıyla bugün İran tartışmaları yalnızca İran’ı anlatmaz. Aynı zamanda İslamcı düşüncenin son otuz yılda geçirdiği dönüşümün de bir aynasıdır.
Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:
İslam dünyası yeniden ümmet ufkunu hatırlayabilir mi, yoksa mezhep ve devlet sınırları içinde düşünmeye devam mı edecektir?
Çünkü bu sorunun cevabı yalnızca bir ülkenin değil, bütün bir İslam dünyasının geleceğini belirleyecektir. Eğer bu şekilde düşünmeye ve davranmaya devam edilirse, ABD–İsrail bu savaşı bu yöntemle Körfez Arap ülkelerine veya bölgedeki diğer ülkelere, devlet olmak isteyen azınlıklara devredip çekilerek kolayca silah satan bir konuma geçebilir.
Bu durum ve Gazze’nin yalnız bırakılması, İslam milletlerinin (Allah korusun) topluca cehennem ehli olmasının sebebi olmaz mı?




YORUMLAR