Reklam
Vedat KAHYALAR

Vedat KAHYALAR

[email protected]

İslam milletinin Allah'a en büyük görevi bu olsa gerek...

10 Ocak 2026 - 11:45

İslam milletinin Allah'a en büyük görevi bu olsa gerek...
Hâlâ Batı’ya aptal aşık gibi  hayranlık mı, yoksa gerçeği görüp, cesaret ederek çalışıp, gayret etmek mi?
 
Batı medeniyetine hayranlık bizde neredeyse ezberdir. Refahı, düzeni, bilimi, üniversiteleri, insan hakları söylemi… Hepsi bir vitrin gibi önümüzde durur. Peki bu vitrinin arkasına hiç bakıyor muyuz?
 
Bugün Avrupa’nın ve Amerika’nın sahip olduğu zenginlik, büyük ölçüde sömürgecilik döneminin mirasıdır. Afrika’nın altını, Asya’nın hammaddesi, Latin Amerika’nın insan gücü; yüzyıllar boyunca Batı’nın sanayisini besledi. Milyonlarca insan köleleştirildi, topraklar yağmalandı, kültürler yok sayıldı. Bu bir “ilerleme” değil, açık bir emek hırsızlığıydı.
 
Sanayi Devrimi’ni romantikleştiririz ama o devrimin arka sokaklarında çocuk işçiler vardı. Sanayi Devrimi de masum bir ilerleme süreci değildir.
19. yüzyıl İngiltere’sinde: Çocuklar günde 12–14 saat fabrikalarda çalıştırıldı. Günde 14 saat çalışan kadınlar, maden ocaklarında ölen işçiler vardı. Batı’nın bugünkü konforu, bu ağır bedellerin üzerine kuruldu.
 
Sömurgeci ülke yonetimleri, geri kalmış ülkelerde kurdukları tarikatlar, cemaatler marifetiyle o ülkelerdeki nufusun %1 i civarındaki zeki, çalışkan çocukları cazip burslar, iş vaadi vs ile kendi ülkelerine taşıdılar. Ülkelerinden koparılan bu gençler  o ülkelerin; bilimde, sanayide, sağlıkta,  hayatın her alanında kalkınmalarında, ilerlemekerinde büyük rol oynadılar.
 
Ama hakkını teslim edelim…
Batı, çaldığı her zenginliği kendi halkı arasında paylaşmayı bildi. Eğitime yatırım yaptı. Kurumlar inşa etti. Hukuku, denetimi ve sosyal devleti geliştirdi. Sanata, edebiyata, üniversiteler başta olmak üzere her kademedeki egitim kurumlarında yansıttı.
 
Bugün Almanya’nın disiplinli sistemi, İskandinav ülkelerinin adil gelir paylaşımı boşuna ortaya çıkmadı. Avrupa Birliğinin oluşumunda, Amerika'nın lider ülke  konumunda olmasında bu tarihi arkaplanın buyuk etkisi vardır.
 
Biz ise çoğu zaman şu yanılgıya düştük:
Batı’nın ahlakını değil, konforunu; üretimini değil, tüketimini taklit ettik. Sonuç ortada: ne onlar kadar zenginiz ne de onlar kadar düzenliyiz. Batı bu sömürü sistemini zamanla geliştirerek;  kurumsallasma, Ar-Ge, İnovasyon, markalaşma, pazarlama ile zenginliğine zenginlik kattı. Bu sayede modern zamanlarda köleliği sözde kaldirip post modern sömürünün yollarını açtı. 
 
Asıl mesele Batı’yı sevmek ya da sevmemek değil. Asıl soru şu:
Zenginlik adaletsizlik üzerine mi kurulmalı, yoksa egitim, emek ve ahlak üzerine mi?
 
Bugün Batı, insan haklarından söz ederken Filistin’de, Afrika’da, Asya’da yaşananlara sessiz kalıyorsa; sorun sadece geçmişte değil, hâlâ devam eden bir çifte standarttadır.
 
Gerçek medeniyet; güçlü olmak değil, adil kalabilmektir.
Ve belki de artık hayranlık değil, hakikat zamanı gelmiştir.
 
Batı medeniyeti ne bütünüyle yüceltilmeli ne de bütünüyle şeytanlaştırılmalıdır.
Gerçek şudur:
 
Zenginliğini büyük ölçüde sömürüye borçludur.
 
Ama bu zenginliği kurumsal akıl, eğitim ve hukuk ile sürdürülebilir kılmıştır.
 
Asıl mesele, başkalarının emeğini çalmadan; adalet, ahlak ve insan onuru temelinde bir medeniyet inşa edip edemeyeceğimizdir. Gerçek ilerleme, sadece güçlü olmak değil; haklı kalabilmektir.
 
Şimdi günümüze dönüp,  Batı medeniyetinin ulaştığı veya özlediği yeni dunya düzenine göz atalım . 
 
Yeni Bir Dönemin İşaretleri mi?
Bugün Batı’nın tarihsel başarısını değerlendirirken yalnızca sömürü geçmişini değil, sömürü mekanizmalarının nasıl yeniden ve güncel araçlarla işlendiğini de görmek zorundayız. Bu noktada, 2026 başında ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya yönelik kapsamlı askeri operasyonu dünya gündeminin başına oturdu.
 
2026’nın ilk günlerinde ABD, Venezuelalı lider Nicolas Maduro’yu devirmek ve ülke kontrolünü ele geçirmek üzere büyük çaplı bir askeri ve istihbarî müdahale gerçekleştirdi. Operasyon sonucunda Maduro ve eşi yakalandı; Venezuela’nın başkenti Karakas’a yönelik hava ve askeri hareketlilik dünya kamuoyunda geniş yankı buldu. Trump yönetimi operasyonu kendi stratejik çıkarları, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele ve bölgesel istikrar iddialarıyla gerekçelendirse de, uluslararası hukuk, egemenlik ve petrol gibi stratejik kaynaklar etrafında yoğun tartışmalar sürmekte. Trump, Venezuela’da geçici bir Washington kontrolü kurulacağını ve büyük Amerikan petrol şirketlerinin ülkede yatırım yapacağını açıkladı. Bu yeni strateji, yalnızca Maduro’nun devrilmesiyle sınırlı kalmayıp, zamanla Venezuela üzerindeki siyasi ve ekonomik nüfuzun bir süre daha devam edebileceğine işaret ediyor. 
 
Bu gelişme tarihsel olarak iki açıdan dikkat çekicidir:
1. Sömürgecilik kalıbının yeniden tekrarı?
Avrupa’nın sömürgeci dönemde kaynakları ve emek gücünü sömürmesine benzer biçimde, modern devletler de bugün stratejik kaynaklara —özellikle enerji rezervlerine— erişim için askeri ve siyasi baskı araçlarını kullanıyor. Venezuela’nın dünya petrol rezervleri içinde özel bir konumu var ve ABD’nin müdahalesi bu stratejik değeri reddetmeden ilerliyor. Bugün “adalet, demokrasi, insan hakları” söylemlerinden söz edilirken, bu söylemlerin arka planında stratejik çıkarların nasıl belirleyici olduğuna dair çok sayıda uluslararası tepki ve eleştiri var. 
 
2. Yeni emperyalizm tartışması
Trump yönetiminin adımları, Batı’nın geleneksel askeri müdahale araçlarını çağdaş jeopolitik bağlamda tekrar kullanmaya başladığını gösteriyor. Bu, bazı eleştirmenlerce basit bir askeri stratejiden çok daha fazlası olarak yeni tip bir hegemonya politikasının işareti olarak yorumlanıyor. Bu yeni dönemde güç yalnızca askerî üstünlük değil, uluslararası hukuk, finansal baskı, enerji kontrolü ve medya-diplomasi sinerjisiyle birleştiriliyor. 
 
Bu tablo, bize şunu hatırlatıyor:
Zenginlik ve üstünlüğü haklı göstermek için öne sürülen ahlaki söylemler ne kadar güçlü olursa olsun, eylem gerçekliğiyle sınanır. Ve bu sınamada tarih, her defasında çıkarların ahlakı belirlediğini gösterir.
 
Dolayısıyla bugün yaşananlar, dünyanın geçmişin sömürü modellerine geri döndüğü iddiasını tamamen reddetmese de, bu modellerin yeni biçimler ve söylemlerle yeniden ortaya çıktığını gösteriyor: Bir zamanlar toprak, emek ve hammaddeye dayalı doğrudan sömürü, bugün stratejik kaynaklar, uluslararası hukukla meşrulaştırılan müdahaleler ve kurumsal etki mekanizmaları üzerinden sürüyor.
 
Asıl mesele, güçlü olmak mı yoksa adil olmak mı sorusudur. 
Tarihin bize gösterdiği gibi, haklı kalabilen medeniyetler uzun vadede toplumların gönlünde iz bırakır; yalnızca güçlü olanlar ise kısa vadede çıkar sağlayabilir.
 
 Bugün önümüzde iki yol var:
 
-Geçmişin emek hırsızlığını örtmek için yeni kılıflar üretmek,
 
-Ya da adalet, hak, eşitlik gibi evrensel değerlerin peşinden gitmek.
 
-Ve belki de artık aptal aşık gibi batıya  hayranlık değil, yaşanmış iyi-kötü tüm örneklerden ders çıkarıp bize özgü çaba gösterme zamanı gelmiştir. 
 
İslam milletinin Allah'a en büyük görevi bu olsa gerek...

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum