Reklam
Turgay BAŞBOĞA

Turgay BAŞBOĞA


Hz. Musa örnekliğinde ''Sadra Şifa 3 Dua''

30 Ocak 2026 - 00:12

Hz. Musa örnekliğinde ‘’Sadra Şifa 3 Dua’’
Şimdi kendimizi bir lahza da olsa Hz. Musa’nın yerine koyup onun korku ve ümitlerine ortak olmayı deneyelim.

Hz. Musa bir gün, belki bir yere gidiyor, belki bir yerden dönüyor. Bilmiyoruz. Bu noktada tek bildiğimiz, Hz. Musa kavga eden iki kişiye rastlıyor. Biri kendi kabilesinden, diğeri ise Mısır’ın yerlisi. Yoluna devam edebilir yahut müdahale edebilir. Neticede, kavga eden bu iki kişiyi ayırmaya karar veriyor, kendi kabilesinden olan adamdan yana taraf alıyor ve diğer adamı yumruklamasıyla birlikte Mısırlı adam hayatını kaybediyor. Kasıtlı değil, ancak sonuç aynı: Hz. Musa Mısırlı birini öldürüyor.

DUA BİR;
Ve o anda, peygamberin dilinden şu dua dökülüyor ve bize de vahiy yoluyla haber veriliyor:
“Rabbim ben nefsime zulmettim, beni bağışla.” (Kasas, 28/16)
Hz. Musa’nın duasında geçen “nefsime zulmettim” şeklindeki ifade, diğer peygamberlerin dualarında da (örn. Adem ve Yunus peygamberler) karşımıza çıkıyor. Hz. Musa da diğer elçiler gibi önce hatasını kabul ediyor, daha sonra mağfiret diliyor. Ayetin devamında, yüreğimi ürperten ve ümidimi arttıran çok hoş bir detaya yer veriliyor:
“(Allah da) onu hemen bağışlayıverdi.”

İfadenin başında yer alan “fe” edatı, istinaf olarak kullanılmıştır. Bu edat içinde bulunduğu bağlamdaki iki hadisenin peş peşe gerçekleşmesini ifade eder. Yani Hz. Musa Allah Teala’dan mağfiret istemiş ve Allah da onu hemencecik bağışlamıştır.
Buradaki detay, samimi olarak ve hatasını kabul ederek, hatanın hemen ardından yapılan tevbenin hemencecik kabul edildiğine dair bir müjde olabilir mi? İnşallah öyledir.
Allah en doğrusunu bilir.

Hz. Musa başka bir gün, daha önce kendisinden yana taraf tuttuğu adamın yine bir Mısırlı ile kavga ettiğini görüyor. Kur’ân’daki ifadelerden Musa’nın hemşehrisine kızdığını, ancak yine de kavgayı ayırmak üzere kendisine yöneldiğini anlıyoruz. Musa’nın üzerine kızgın biçimde geldiğini gören ve muhtemelen kendisine zarar vereceğinden endişelenen adam, sadece kendisinin bildiği cinayeti bağıra çağıra ilan ediyor. Bu durumda Musa’nın endişelenmiş olacağını tahmin edebiliyoruz. Nitekim şehrin bir köşesinden gelen ve kim olduğunu bilmediğimiz birisi de resmi görevlilerin peşinde olduklarını Musa’ya haber veriyor ve o da ülkesini terk ediyor.

Hz. Musa, can havliyle ülkesini terk ederek Medyen’e varıyor ve burada bir kuyunun kenarına oturuyor. Hangi ruh halinde olduğunu hiç bilmiyoruz. Fakat bazı bilgiler bize Hz. Musa’nın ruh halini anlama yolunda bir fikir verebiliyor.

Hz. Musa, kendi öyküsünün içinde toplumun “ötekisi” olan biri: Sarayda yetişmiş, Mısır örf, adet ve inançlarının bilincinde, Yahudi kimliğinin farkında, belki de idari bir pozisyon almak üzere eğitimden geçmiş. İstemeden işlediği bir cinayet sonucu, ait olduğu toprakları terk ediyor, bilmediği bir beldede, kimsesiz olarak, muğlaklığın içinde, çaresizce yol alıyor ve nihayet bir kuyunun kenarına oturuyor. Orada, sürüsünü sulatmak üzere sıra bekleyen iki genç kıza denk geliyor. Açlıktan ve yorgunluktan bitap düşmüş, o anda kendisine bile hayrı dokunmayan birisinin, böyle bir ortamda yardımsever değil de umursamaz -yahut kendi dertlerine boğulmuş bir halde- olması beklenir. Ancak Musa genç kızlara yardımcı oluyor, hayvanlarını suluyor ve bir kenara çekiliyor. Musa’nın gidecek yeri yok, tüm yaşantısını geride bırakarak belirsizliğe adım atmış. Muhtemelen aç, yorgun ve güçsüz; peşinde belki de casuslar, resmi görevliler var. O anda, tüm hayır ve şerrin Rabbine niyazda bulunuyor…

DUA 2;
“Rabbim”; Bana indireceğin her türlü hayra muhtacım.” (Kasas, 28/24)

Her birimiz öyleyiz, Hz. Musa da belki bu acziyetimizi hatırlatıyor bizlere. Bir gün sarayda varlık içinde iken; bir gün sonra kuyunun kenarında bir başımızayız. Nimet içinde olduğumuzda da, musibete uğradığımızda da, Rabbimizden gelecek her türlü hayra muhtacız.

Varsayalım ki, nehirdeki bir sepette bulunduktan sonra himayesi altına girdiğiniz ve ömrünüzün önemli bir kısmını bizzat sarayında beraberce geçirdiğiniz bir devlet başkanı var. Bir gün, hem de bu devlet başkanından, işlediğiniz bir suç sebebiyle kaçmış, uzakta bir yerde ailenizle yolculuk ederken, onu ve onun temsil ettiği tüm sistemi karşınıza almanızı gerektirecek bir emre muhatap oldunuz. Kolay olmasa gerek?
Düşünün, kainattaki düzeni sağladığına inanılan yegâne tanrı-kral, binlerce kişilik ordusu, yüzlerce kişilik maiyeti, teknikte zirve yapmış bir toplumda yetişen nice mühendisler, resim ve süslemede çığır açmış sanatkârlar, sihirbazlar, yüzlerce yıldır süregelen köklü gelenek, sistemden menfaati olan sair binlerce insan ve daha niceleri. Siz ise bu yekûna karşı neredeyse tek başınasınız. Herkesi karşınıza alıyor olacak ve maddi herhangi bir dayanağınız olmadan saraya gideceksiniz. Sadece davet edecek, hatırlatacaksınız. Dile, beyana, sözlere başvuracaksınız. Bir hükümdarın, hem de tanrı olma iddiası taşıyan ve iddiası toplumsal olarak da karşılık bulan bir hükümdarın karşısına çıkarak yüzüne karşı açıkça muhalefet edeceksiniz.

Böyle bir durumda ne canınız, ne malınız, ne de geleceğiniz güvendedir. Askeri bir desteğiniz ya da toplumsal bir şöhretiniz de yok ise, kelimelerden başka neyiniz vardır?

Allahualem, İşte Hz. Musa da bu ağır yükün ve gerginliğin içinde bu duayı etmiştir:

DUA 3;
“Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.” (Taha 25-28)

Göğsü daralan peygamber, gönlünün genişlemesini, işinin kolaylaşmasını istemiştir. Ve de tek silahı olan “söz”ünün anlaşılması için, dilindeki bağın çözülmesini niyaz etmiştir. (Bazı rivayetlerde Hz. Musa’nın dilinde bir arıza olduğu ve konuşma bozukluğuyla mücadele ettiği bilgisi yer almaktadır.) Bu daveti kabul etmeyeceklerse bile, en azından kendisi üzerine düşeni hakkıyla yapmayı ve sözünü karşıya doğru biçimde aktarabilmeyi ummuştur.

Firavun öldü ama sistemi hâlâ yaşıyor. İnsan yine köle, ama zinciri artık parlak, taşınabilir ve “akıllı”. Firavun, “Ben sizin en yüce Rabbinizim” diyordu; bugün ekranlar vasıtasıyla “Bensiz yapamazsın” ve ‘’ben ne istesem o olur’’ diyor. İnsan, cihaza bağımlı oldukça her geçen gün beyin ölümü gerçekleşiyor, kalbi yavaşlıyor ve kalbinden bir katman daha uzaklaşıyor.
Firavun’un sihirbazlarına karşı mücadele eden Musa’nın asası, bugün bilinçtir. Müslüman’ın görevi, asayı sıkı tutmak, bilincini diri tutmaktır.
Bu çağda yeniden inşa, kalbine dönmekle,ruhun merkezine dönmekle mümkündür. Bu günün Firavunları, insanın sadece aklını değil, kalbini de ele geçirmiştir. Oysa Musa(as) Allah’a “kalbimi genişlet” diye dua etmişti. Demek ki kurtuluş yolu, genişlemiş bir kalpten geçer. Bir kalp ki, hazdan-hızdan değil hikmetten, gösterişden-algıdan değil hakikatten, veriden-malumattan değil vahiyden beslenir.
Yani sözün özü şu; Hz. Musa’nın öyküsü burada bitmiyor.Ve aslında hala devam ediyor. Müminlere güzel bir örnek, belki de sadra şifa olacak kısımlar, bu kıssalardaki bazı detaylarda ve satır aralarında. Onları keşfetmek ise, güzel bir niyet, gayret ve tefekkürün ardından gelecek ilâhî bir lütuf yolu ile olabilir.
Muhakkak ki Allah en doğrusunu bilir…

Yazımıza Hz Peygambere ve tüm mü’minlere verilen bir müjde ile bitirelim;

’Rasûlüm! Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?   Üzerinden kaldırıp atmadık mı o çok ağır yükünü, Belini çatır çatır çatırdatan o ağır yükünü!   Senin ismini ve şânını yüceltmedik mi?   Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık vardır.  Evet, her zorlukla beraber elbet bir kolaylık vardır. 

O halde mühim bir işi bitirdiğinde hemen başka bir mühim işe sarıl. Dua ve niyazla yalnızca Rabbine yönelip yalvar!  ‘’(İnşirah Suresi)

Selam Ve Dua ile…
 

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum