Hakimiyet Kavramının İlahî ve Beşerî Boyutu: Maide 44-47. Ayetler Işığında Siyasî Meşruiyetin, Demokrasi ve Cumhuriyet Bağlamında Teşekkülü
The Divine and Human Dimensions of the Concept of Sovereignty: The Formation of Political Legitimacy in the Context of Democracy and Republic in Light of Surah Al-Ma'idah, Verses 44-47
H. Ali ERDOĞAN | İlâhiyatçı
ÖZET
Bu çalışma, Maide suresi 44-47. ayetleri ekseninde “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” ilkesinin ontolojik mahiyetini ve bu ilkenin demokrasi, cumhuriyet, serbest seçimler ve bey‘at gibi modern ve tarihî siyasi araçlarla ilişkisini ele almaktadır. Klasik tefsirdeki “amelî hata” vurgusunun aksine, modern dönemde radikalleşen hakimiyet tartışmaları, “millet egemenliği” ile “ilâhî hakimiyet” arasında yapay bir karşıtlık kurmuş ve bu ayetlerin bazı yorumları demokratik katılımı tekfir ile ilişkilendirmiştir. Bu çalışma, söz konusu ayetlerin tarihsel bağlamda (esbâb-ı nüzûl) yahudi toplumuna hitap ettiğini ve genel ilke olarak Müslümanlara, adaletten sapmama ve ilâhî ölçüyü gözetme uyarısı taşıdığını ortaya koymaktadır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ifadesi ve cumhuriyet idaresi, ilâhî iradeye bir başkaldırı değil; saltanat ve oligarşi gibi beşerî tahakküm biçimlerine karşı, şûra ve rıza esasına dayalı meşruiyetin kurumsallaşmış halidir. Bey‘at ise, bu meşruiyetin tarihsel bir tezahürü olarak, hür iradeyle verilen bir sözleşmeye dönüşmektedir. Netice itibarıyla, demokratik cumhuriyet, ilâhî hakimiyetin beşerî alandaki vekaletinin, adalet ve toplumsal sözleşme ile tecelli etmesinin çağdaş bir yoludur.
Anahtar Kelimeler: Hakimiyet, Maide Suresi, Demokrasi, Cumhuriyet, Bey‘at, Serbest Seçimler, Siyasi Meşruiyet.
ABSTRACT
This study examines the ontological nature of the principle of “judging by what Allah has revealed” in the light of verses 44-47 of Surah Al-Ma’idah and its relationship with modern and historical political instruments such as democracy, republic, free elections, and bay’ah (oath of allegiance). Contrary to the emphasis on “practical error” in classical exegesis, sovereignty debates that radicalized in the modern period have established an artificial opposition between “national sovereignty” and “divine sovereignty,” and some interpretations of these verses have associated democratic participation with takfir (accusation of disbelief). This study demonstrates that the verses in question address the Jewish community in their historical context (asbāb al-nuzūl) and, as a general principle, carry a warning for Muslims to avoid deviating from justice and to observe the divine standard. The phrase “Sovereignty belongs unconditionally to the nation” and the republican administration are not a rebellion against the divine will; they are the institutionalized form of legitimacy based on shūrā (consultation) and consent, established against forms of human domination such as sultanate and oligarchy. Bay’ah, as a historical manifestation of this legitimacy, transforms into a contract given by free will. Consequently, a democratic republic is a contemporary way for the vicegerency of divine sovereignty to manifest in the human realm through justice and social contract.
Keywords: Sovereignty, Surah Al-Ma’idah, Democracy, Republic, Bay’ah, Free Elections, Political Legitimacy.
GİRİŞ
İslam siyasî düşüncesinde hakimiyet (egemenlik), modern seküler hukuktaki mutlak irade beyanından ziyade, kaynağını varlığın yaratıcısında bulan bir emanettir. Maide suresinin 44, 45 ve 47. ayetleri, ilâhî vahyin rehberliğini dışlayan otoriteleri “küfür”, “zulüm” ve “fısk” ile nitelendirerek, yönetimin ontolojik sınırlarını çizer. Modern dönemde bu ayetler, siyasî katılım araçları olan demokrasi, cumhuriyet ve seçimlerle ilişkilendirilerek tartışılmış, hatta bazen bu araçların kendisi ilâhî hükmü terk etmekle eşdeğer görülmüştür. Bu makalede, söz konusu sınırların klasik dönemden modern döneme geçirdiği anlam kaymaları, “millet egemenliği” ve “cumhuriyet” kavramlarıyla kurulan yeni meşruiyet köprüsü ve bey‘at kavramının bu bağlamdaki dönüşümü, ilgili ayetlerin tarihsel ve bağlamsal (siyak-sibak) tefsiri ışığında tahlil edilecektir.
1. HAKİMİYETİN ONTOLOJİK TEMELİ, AYETLERİN TARİHSEL BAĞLAMI VE KLASİK TEFSİR
Maide suresi 44. ayet, hakimiyetin kaynağını “hidayet ve nur” olan ilâhî vahy ile ilişkilendirir. Ayet, özellikle Tevrat’ın muhafazası ve onunla adaletle hükmedilmesi ile görevlendirilmiş peygamberler, rabbânîler ve ahbâr (yahudi din bilginleri) zümresine hitap etmektedir.(1) Klasik müfessirler, ayette geçen “kâfirlerin ta kendileridir” ifadesini, genellikle “hükmün aslını inkâr etmek” şartına bağlamışlardır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi tefsirinde de belirtildiği üzere, ilgili ayetlerdeki “küfür”, “zulüm” ve “fısk” nitelendirmeleri, hükmü uygulamama halinin niyet ve mahiyetine göre üç farklı düzlemde değerlendirilmiştir:
· Küfür: Allah’ın indirdiğini inkâr ederek veya hafife alarak onunla hükmetmemek.
· Zulüm: İnandığı halde adaleti gözetmeyerek onunla hükmetmemek.
· Fısk: İlâhî emrin dışına çıkarak onunla hükmetmemek.(2)
Bu nitelemelerin, tarihsel olarak Medine’de yaşayan yahudi kabileleri (Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları) arasında, kendi çıkarları doğrultusunda Tevrat’ın diyet hükümlerini tahrif edip adaletsiz uygulamaları sebebiyle indiği kaydedilir. Bu durum, ayetlerin öncelikle belirli bir tarihsel adaletsizliğe cevap olduğunu, ancak içerdiği “Allah’ın indirdiğiyle hükmetme” ilkesinin evrensel bir ölçüyü işaret ettiğini gösterir. Nitekim İbn Abbas’tan nakledilen “küfrün dûne küfür” (كفر دون كفر / dinden çıkarmayan amelî küfür) yorumu da, yöneticinin ilâhî yasayı reddetmediği sürece “mümin” vasfını koruduğunu, ancak uyguladığı adaletsizliğin onu “zâlim” veya “fâsık” kılacağına işaret eder.(3) Bu yaklaşım, siyasi otoriteyi mutlaklaştırmaktan kaçınırken, toplumu kaos ve sürekli tekfir sarmalından korumayı amaçlamıştır.
2. MODERN SİYASAL RADİKALİZM, “HAKİMİYETULLAH” VE DEMOKRASİYE YÖNELİK ELEŞTİRİLER
Geçen yüzyılda sömürge sonrası İslam dünyasının kimlik arayışı, bu ayetlerin yorumunda köklü bir değişikliğe yol açmıştır. Mevdûdî ve Seyyid Kutub gibi düşünürler, “Hakimiyet Allah’ındır” ilkesini modern demokrasilerin bütünüyle reddi için bir argüman olarak kullanmışlardır.(4) Onlara göre ilâhî yasayı hayatın bir alanında dahi olsa devre dışı bırakmak, ulûhiyet hakkına tecavüzdür. Kutub, Maide 44’teki tekfir hükmünü, sadece bireylere değil, Allah’ın şeriatını uygulamayan sistemlere de teşmil ederek modern bir “cahiliye” tanımı yapmıştır.(5) Aliya İzzetbegoviç ise daha dengeli bir perspektifle, İslam'ın sosyal ve siyasal düzeninin halkın iradesinden bağımsız olamayacağını vurgulamıştır(6).
Bu radikal okuma, zamanla, demokratik sistemin temel unsuru olan “serbest seçimler” ve “oy verme” fiilinin de “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek” kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusunu doğurmuştur. Bazı marjinal söylemler, katılımcı demokrasiyi, hükmü Allah’tan başkasına vermek olarak yorumlayarak seçimlere katılmayı küfürle ilişkilendirmiştir. Ancak akademik tefsir çalışmaları, bu iddianın ilmî bir dayanağı olmadığını ortaya koymaktadır. Mâide 44, 45 ve 47. Âyetler ile modern seçim sistemleri ve oy verme eylemi arasında doğrudan bir bağ kurmanın tarihsel ve bağlamsal (siyak-sibak) tefsir metodolojisi açısından bir temeli yoktur.(7) Ayetler, yönetme yetkisini (hükümranlığı) elinde bulunduranların bu yetkiyi hangi kaynaktan referans alarak ve nasıl adaletle kullanacağına dair ilke koyarken; seçmenin temsilci tercihi, bu ilkeyi hayata geçirecek meşru siyasi mekanizmayı belirleme arayışıdır. Birincisi ontolojik bir kaynak ve ahlaki sorumluluk, ikincisi ise bu sorumluluğu üstlenecek ehliyetli vekili seçme ameliyesidir.(8)
3. CUMHURİYET, BEY‘AT VE HALKIN RIZASI: TARİHSEL VE TEORİK BİR SENTEZ
Demokrasi ve seçimlere yönelik eleştiriler, genellikle İslam siyasi geleneğindeki “bey‘at” (biat) müessesesini otantik, “oy”u ise seküler ve yabancı bir unsur olarak karşı karşıya getirir. Oysa bey‘at, esasında bir yönetime, hür iradeyle bağlılık sözü verme ve onun meşruiyetini tanıma eylemidir. Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin döneminde fiilen gerçekleşen bu sözleşme, temsili demokrasilerde “seçim” ve “anayasal vatandaşlık” kurumları aracılığıyla sembolik ve kitlesel bir forma dönüşmüştür. Nitekim İslam tarihinde, hilafetin saltanata dönüşme sürecinde bey‘atın şekilciliğe indirgendiği, rızanın yerini zorunlu bağlılığın aldığı dönemler yaşanmıştır.
İmam Ali’nin (r.a.) halifeliği dönemindeki bir uygulama, bu konuda çarpıcı bir örnektir. Kendisine bey‘at edilmesi sürecini anlatırken, “Fakat beni, halkın o günde falancaya koşup bey‘at etmesi şaşırttı. O kadar ki, sanki insanlar İslam’dan dönüyor, Muhammed’in (s.a.s.) getirdiği dini yok etmeye çağırıyorlardı. Bu durumu görünce, İslam’ı ve Müslümanları desteklemezsem, dinin yıkılması veya zarar görmesi tehlikesi ile karşılaşacağımı düşündüm” ifadelerini kullanmıştır.(9) Bu aktarım, siyasi meşruiyetin sadece şekli bir bey‘attan ibaret olmadığını, toplumsal rıza, maslahat (kamu yararı) ve dinin selameti gibi daha üst ilkelerle ilişkisini göstermektedir. İmam Ali’nin müdahalesi, meşruiyeti salt bir kişiye biattan çıkarıp, toplumsal sözleşme ve ümmetin birliği temeline oturtma çabası olarak okunabilir.
İşte modern “cumhuriyet” kavramı, bu üst ilkelerin kurumsal çerçevesini sunar. Cumhuriyet, egemenliğin bir kişiye veya hanedana değil, halka ait olduğu, yönetenlerin seçimle işbaşına geldiği ve kamu yararını gözetmekle yükümlü olduğu yönetim biçimidir. Bu tanım, İslam siyasi düşüncesindeki “şûra”, “ehliyet”, “adalet” ve “maslahat” ilkeleriyle son derece uyumludur. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, ontolojik bir ulûhiyet iddiası değil, siyasi iktidarın kaynağının ilâhî bir lütuf (kut) veya soya dayalı bir hak değil, halkın özgür iradesi olduğunu ilan eden, beşerî tahakküm biçimlerine (saltanat, oligarşi) karşı bir meşruiyet beyanıdır. Bu çerçevede, cumhuriyet idaresi, “Allah’ın indirdiğiyle hükmetme” sorumluluğunu taşıyacak olan yönetimi belirleme ve denetleme sürecini, halkın rızası ve katılımı üzerine inşa eder.
4. GÜNCEL YANSIMALAR VE ANAYASAL MEŞRUİYETİN YENİDEN TANIMI
Türkiye başta olmak üzere birçok Müslüman toplumda laiklik, demokrasi ve anayasal meşruiyet tartışmalarında Maide 44-47. ayetler üzerinden geliştirilen “milli egemenlik” ve “cumhuriyet” karşıtı söylemler, kavramların tarihsel ve siyasi arka planını göz ardı etmektedir. Bu noktada şu tespit hayati önemdedir: Ayetler, modern anlamda bir yönetim biçimi (demokrasi, cumhuriyet, monarşi) önermez; yönetimin hangi kaynaktan beslenmesi ve hangi ahlaki ilkelerle sınırlandırılması gerektiğine dair evrensel ölçüler koyar. Demokrasi ve cumhuriyet ise, bu ölçülerin (adalet, şûra, ehliyet, kamu yararı) kurumsal olarak hayata geçirilmesi için geliştirilmiş araçlardan biridir.
Dolayısıyla, “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeme”nin modern karşılığı, katılımcı siyaset değil; anayasal düzende bile olsa, yasamanın, yürütmenin ve yargının keyfiliğe, çıkar gruplarının tahakkümüne veya adaletsizliğe sapmasıdır. Demokratik cumhuriyetin araçları (kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür basın, düzenli seçimler), tam da bu sapmayı önlemek için tasarlanmış denetim ve denge mekanizmalarıdır. Bu bağlamda, seçmenin oy kullanması, sadece bir kişiyi veya partiyi seçmek değil, aynı zamanda “Allah’ın indirdiği” adalet ölçüsünü hayata geçireceğine inandığı bir siyasi projeye ve onun temsilcilerine vekalet vermesi, bir nevi kolektif bey‘attır.
SONUÇ
Maide suresi 44-47. ayetler, siyasi otoriteyi mutlaklıktan arındırarak ilâhî bir denetim mekanizmasına ve ahlaki sorumluluğa bağlar. Klasik dönemde “şahsi günah” veya “toplumsal sapma” kapsamında ele alınan bu uyarılar, modern dönemde “sistem eleştirisi”ne dönüştürülmüştür. Ancak “egemenlik milletindir” ilkesi ve onun kurumsal yansıması olan demokratik cumhuriyet, bir “ilahlık” iddiası değil, beşerî tahakküm odaklarına (saltanat, oligarşi, aristokrasi) karşı halkın hukukunu ve rızasını koruma girişimidir. Serbest seçimler ve temsili sistem, İslam geleneğindeki bey‘atın, modern kitlesel toplumlardaki işlevsel karşılığıdır.
Netice itibarıyla hakimiyet, kaynağı itibarıyla ilâhî adalete, tecelli ve uygulama imkânı bulması itibarıyla ise halkın özgür rızasına, şûrasına ve seçimine dayanan bir emanettir. Maide suresinin çizdiği ufuk, Müslüman toplumlara her türlü beşerî tiranlığı, adaletsizliği ve keyfiliği reddeden, mutlak adaleti ve ilâhî ölçüyü merkeze alan ontolojik bir nirengi noktası sunmaktadır. Demokratik cumhuriyet ise, bu nirengi noktasına ulaşmak için insan aklının ürettiği, kusurlu ama geliştirilebilir, tarihsel bir yoldur.
DİPNOTLAR
1. Maide 5/44.
2. Bkz. Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı, Cilt: 2, s. 278-279.
3. Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-beyân, X, 352.
4. Ebü’l-A‘lâ Mevdûdî, İslam’da Hükümet, s. 72.
5. Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, II, 898-900.
6. Aliya İzzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, s. 45-48.
7. Bkz. Mâide 44, 45 ve 47. Âyetlerin Güncel Siyaset Dili ile Anlaşılması Sorunu. DergiPark.
8. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III, 1696.
9.İmam Ali’nin (r.a.) naklettiği bey‘at sürecine dair anlatım için bkz. Nehcü'l-Belâga, 62. Mektup.
KAYNAKÇA
· Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır. Hak Dini Kur’an Dili. İstanbul: Azim Yayınları, t.y.
· İzzetbegoviç, Aliya. İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları. çev. Erhan Metin. İstanbul: Fide Yayınları, 2010.
.Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı.
· Kutub, Seyyid. Fî Zılâli’l-Kur’ân. çev. M. Emin Saraç ve ark. İstanbul: Hikmet Yayınları, 1991.
· “Mâide Suresi 44.
· “Mâide 44, 45 ve 47. Âyetlerin Güncel Siyaset Dili ile Anlaşılması Sorunu”. DergiPark.
· “Mâide Kırk Dördü Yeniden Tefekkür! Muhammed İslamoğlu”. Vuslat Dergisi.
· Mevdûdî, Ebü’l-A‘lâ. İslam’da Hükümet. çev. Ali Genceli. Ankara: Hilal Yayınları, 1971.
· Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr. Câmiu’l-beyân. Kahire: Hecr Yayınları, 2001.




YORUMLAR