Devlet-i Âliye,
İmparatorluk Kavramı ve
Devlet Fikrinin Yanlış Yere Oturtulması Üzerine Bir Deneme
Tarih yazımı yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda bugünün kavram dünyasını da ele verir. Bugün Osmanlı’ya neredeyse refleks hâlinde “imparatorluk” denmesi, sadece tarihsel bir adlandırma meselesi değil; devlet fikrinin ne olduğuna dair yaşanan zihinsel karmaşanın da açık bir göstergesidir. Oysa Osmanlı’nın kendi iç dilinde kullandığı ad “Devlet-i Âliye”dir ve bu tercih başlı başına bir zihniyet beyanıdır.
“Osmanlı” ismi, hanedanın adı olarak devletin üzerinde duran mütevazı bir sembol niteliği taşır. Devletin kendisini tarif ederken kullandığı esas kavram ise “devlet”tir; yani şahıslardan, ailelerden ve geçici iktidarlardan bağımsız bir hükm-i şahsiyet.
Bu noktada kritik bir sorun ortaya çıkar: Altı buçuk asırlık, üç kıtaya yayılmış, milyonlarca insanın canı, emeği ve inancıyla ayakta tutulmuş bir yapıyı bir tek aileye mal etmek. Bu, o aileyi yüceltmek değil; tam tersine, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir başarıyı onların omzuna yükleyerek başarı adı altında iftira atmaktır.
Çünkü böyle bir tarih, tek bir soyun iradesiyle, aklıyla ya da gücüyle açıklanamaz.
Devlet Kavramının Mahiyeti
Kavramların anlamını yitirdiği, aynı kelimeden herkesin farklı şeyler anladığı bir çağda “devlet” sözcüğü kilit bir yerde durmaktadır. Devlet; bir bina, bir ordu ya da bir iktidar aygıtı değildir. Devlet, milletin kolektif aklının, kolektif ahlakının, kolektif inancının ve kolektif ihtiyaçlarının yazılı ve yazısız kurallar hâline gelmiş ifadesidir.
Bu yönüyle devlet, herkesin doğal ortağı olduğu bir toplum sözleşmesidir. Amacı; bu kolektifliği korumak, devam ettirmek ve geliştirmektir. Devletin süreklilik iddiası da buradan doğar.
Devlet fiziki bir varlık olmadığı için kimsenin mülkü olamaz. Ne bir ailenin, ne bir zümrenin, ne de tekil bir aklın ürünü sayılabilir. Bu kabul yapıldığında, devletin “hükmü şahsiyet” olarak varlığı ve görevleri daha anlaşılır hâle gelir.
İmparatorluk ile Devlet Arasındaki Temel Fark
Klasik anlamda imparatorluk, merkezî gücün çevre üzerindeki tahakkümünü esas alır. Genişleme, hâkimiyet ve kaynak aktarımı temel motivasyonlardır. Bu yapı, korku ve zor üretir; düzeni güçle ayakta tutar.
Devlet-i Âliye tecrübesi ise farklı bir hatta ilerlemiştir. Osmanlı’nın girdiği coğrafyalarda ilk tesis edilen kurumların askerî değil, hukukî olması tesadüf değildir. Kadılık müessesesi, bu yapının tahakküm değil hakemlik iddiasını açıkça ortaya koyar.
Bu nedenle Osmanlı, yalnızca yöneten değil; aynı zamanda denge kuran bir yapı olmuştur.
Güç, Ahlak ve Güven İlişkisi
Altı yüz elli yıl boyunca ayakta kalan bir yapıyı salt askerî güçle izah etmek mümkün değildir. Güç, ahlaktan koptuğunda hızlanır; fakat kısa sürede tükenir. Devlet-i Âliye’nin asıl sermayesi güçten önce güvendir.
İnsanlar malını devlete emanet etmiş, evladını asker vermiş, zenginliğini saklama ihtiyacı duymamıştır. Çünkü adaletin keyfî olmayacağına dair bir inanç vardır.
Makâle biterken
Osmanlı’yı “imparatorluk” kavramıyla açıklamak, onu yüceltmekten çok yanlış bir yere oturtmaktır. Devlet-i Âliye’yi anlamak, ancak devleti şahıslardan ve ailelerden bağımsız bir hükmü şahsiyet olarak kavramakla mümkündür.




YORUMLAR