Neyi Kaybettiğini Bilmeyen,
Neyi Arayacağını da Bilemez.
Harabeye döndürülmüş medeniyetimizin ve iç dünyamızın yeniden inşası, ihyası zaruridir. Bu yapılırken şefkatli bir anne baba, müşfik bir hekim ve adil bir hâkim gibi davranılmalı; tedavi ve düzeltmeler, her taraftan gelen darbelerle hasar almış canları ürkütmeden, korkutmadan, samimiyetle gerçekleştirilmelidir. Hasar büyüktür, yaralar iltihaplıdır, vazife ise son derece hassastır.
Bir gün Ülke TV’de Prof. Dr. Mehmet Çelik hocayı dinliyordum. “Biz koca bir medeniyeti yitirdik; ancak neyi yitirdiğimizi bile bilmiyoruz. Düşünün, bugünün çok güçlü olan Amerika’sı 100 yıl sonra bütünüyle bir değişim yaşamış ve o dönemin nesli, neyi kaybettiğini dahi bilemeyecek kadar çaresiz ve bilgisiz kalmış…” sözleri beni derinden sarsmıştı.
Yakın tarihte örneklerine şahit oluyoruz: Bir ülke kuruluyor, fakat ömrü 100 yılı bulmadan parçalanıp dağılıyor. Osmanlı’nın kurduğu medeniyetin kırıntılarını dahi örnek alan ülkeler bu kadar ayakta kalabiliyor. Öncesinden söz etmiyorum bile… Altı asrı aşan devasa bir çınar; on binlerce saldırıya rağmen ayakta kalmış bir medeniyet ve devlet anlayışı… Sonradan kurulan nice ülkeye ve medeniyet tasavvuruna ilham olmuştu.
Her ne kadar “Osmanlı” olarak anılsa da, yüce devlet anlamına gelen Devlet-i Âliye tabiri kullanılırdı. Bu yapıda başta adalet olmak üzere her kurum ve her aile, medeniyetin eksiksiz biçimde birbirini tamamlayan, senkronize bir parçasıydı. Osmanlı hanedanının yönettiği ve hizmet ettiği bu büyük yapı, bütüncül olarak ele alındığında hayret uyandıracak derecede muazzamdı. Devlet bünyesinde bazı uygulamalar ya da uygulayıcılar eleştirilebilir; ancak hakkı ve adaleti öncelemeyen bir yapı olsaydı, altı yüz yılı aşkın süre ayakta kalması mümkün olur muydu?
Şimdi şu soruya birlikte fikir yürütebiliriz: Osmanlı devlet sistemi dış etkiler sebebiyle mi çöktü, yoksa içeride semavi hedeflerden kopulup daha dünyevi hedeflerin benimsenmesiyle mi zayıfladı?
Bugünün aydınları —ister dindar ister seküler anlayışta olsun— sınırlı vakitlerini ve hayatlarını yalnızca o devasa yapının arızalarını araştırmaya değil; nasıl başardıklarını, nasıl bu kadar uzun yıllar ayakta kaldıklarını ve insanlarına nasıl bir güven ve gurur duygusu kazandırdıklarını anlamaya da ayırmalıdır. Bu mirasın, araştırılarak günümüz dili ve şartları içinde uygulanabilir yönleri topluma anlatılmalıdır. Her branştan akademisyen ve meslek erbabı, kendi sahasıyla ilgili bu tecrübeyi incelemeli ve ortaya koymalıdır.
Hiç endişeniz olmasın: Toplumun talepleri doğrultusunda siyaset de pozisyon alacaktır. Birbirine geçmiş daireler gibi yeniden senkronize çalışan büyük bir medeniyet tasavvuru ihya edilip inşa edilebilir. Böyle bir diriliş; dünyaya umut veren, diplomaside başarıya götüren, hakkı söyleyip adaleti dağıtan ve küresel dengede tartışmasız bir ağırlık oluşturan bir gücün kapısını aralayacaktır.




YORUMLAR