Reklam
Okan ARIK

Okan ARIK


BİR ALİM'İN ÜSLUBU VE DURUŞU

02 Nisan 2026 - 11:46

Bazı insanlar vardır, gittiklerinde arkalarında kocaman bir boşluk kalır. O boşluk, kolay kolay da doldurulmaz. Eksikliği her daim hissedilir. İlber Ortaylı hocanın ölümü sonrasında da aynı eksikliği hissettik. Onun vefatı sonrasında ekranlarda, gönül dünyamızda tarifi zor bir boşluk oluştu. İlber Hoca, tarihin her aşamasında var olmuş cihangir bir milletin tarihçiliği gibi zor bir işi hakkıyla yapan ender ilim insanlarındandı. Onun vedası; hepimizden özellikle de tarih, edebiyat, kültür ve sanat tutkunu insanlardan çok şey aldı götürdü. Türkiye, eşsiz bir tarih, kültür ve gönül adamını kaybetti.

Peki İlber Ortaylı’yı diğer akademisyenlerden farklı kılan neydi? Bir sosyal mesele gündem olduğunda binlerce tarihçi, sosyolog, edebiyatçı varken biz niye “İlber Ortaylı ne diyor” diye merak ettik? Kendini nasıl otorite olarak Türk milletine ve akademi dünyasına kabul ettirdi? Bunları başarmak öyle kolay işler değildir. Emek ister, yöntem ister, adanmışlık ister. Bu sorulara cevap veremezsek içimizdeki boşluğu da anlayamayız.

Tarih biliminin kaynağı, hakikatlerdir. Hakikatler de somut deliller üzerinden kendini gösterir. Bu delillere ulaşmak için dil bilmek, incelenen tarihsel dönemin tüm ekonomik, sosyal, siyasal iklimine hakim olmak gerekir. Tarihin tozlu sayfalarını satır satır incelemek gerekir. Bizdeki tarihçilik de burada kendini gösterir. Genellikle masabaşında, kürsülerde, amfi ve sınıflarda tarih anlatımı olur. Formal eğitim içinde olduğu için sadece ilgililer, tarihle muhattap olur. Sever ya da sevmez. Tadı tuzu olmayan bir anlatım da varsa kendi milletinin tarihini dinlemek seni sıkabilir de.

Anlatmak, tüm gizemin şifresi bu sırlı sözcüktedir.
İlber Hoca’nın en önemli farkı kendine has “üslubu”dur. Nüktedan diliyle cehalete meydan okudu. Tarih gibi belgeler üzerinden icra edilen bir bilimi, kuru anlatı olmaktan çıkarıp kitleler ile buluşturmuştur.
Tarihin sırlı odalarından derlediklerini; muzip, neşeli bir üslupla ülkemizin en ücra köşesinde bulunan dağ köyündeki gençlere de üniversite amfisindeki akademisyenlere de sevdirmeyi başarmıştır. Tarihi; bilgi yığını olmaktan çıkarmış, yaşayan bir hafızaya dönüştürmüştür. Bunu yaparken de tarihsel gerçekliği romantik bir masal edasıyla değil, sorumluluk alanını genişleten bir misyon anlayışı ile yaptı. Sadece masabaşı tarihçiliği yapmadı, halkın içinde yaşadı ve halkın ulaşacağı platformları çok aktif kullandı.

Üslubunun dışında İlber Hoca’yı farklı kılan en önemli özelliklerinden biri de “birleştirici duruşu”ydu.

 Ne yazık ki bizim tarihçilerimizin, kültür adamlarımızın çoğu taraflıdır. Belli ideolojik kaygılarla tarihe ve şahsiyetlere bakarlar. Onlar için tarih ya siyahtır ya beyaz. Ortası yoktur. Sevdiğinde hata görmez, sevmediğini de yerden yere vurur. Kendi bunu yaptığı gibi taraftarlarından da bunu ister. İnsanları kutuplaştırmaktan, bir bütün olan tarihi yaralamaktan başka bir işe de sebep olmaz. Düşmanlık tohumları ekmeği de meziyet bilir. Onlar için biz vardır bir de ötekiler. Hiç hepimiz demezler.

 İlber Hoca öyle değildi. Atatürk’ü çok severdi, onun emeğini, zekasını, cesaretini ve devlet kurma iradesini her zaman övgüyle vurgulardı. Bunu yaparken Devlet-i Aliyye Osmanlı’yı da yerden yere vurmazdı. Fatih Sultan Mehmet’in muhteşem işlerini her zaman ayrı bir yere koyardı. Abdülhamit’e de çok değer verirdi hatta Abdülhamit’i deha olarak görürdü. Cumhuriyetçilerin de yanlışı söylerdi, Osmanlıcılık yapanların da. Türk tarihini bütün görür “Devlet ebed müddet” idealinin temsilcisi olmuştu. Türkiye de kim ne derse desin geniş kitlelere Osmanlı’yı da Cumhuriyeti de sevdiren adam olmuştur.

Milli bir adamdı.
Türkçe duymadığım yerde yaşayamam derken milletine olan sevgisini de her daim dile getirmiştir. Siyasi duruş olarak Türk milliyetçisi olduğunu ifade ederdi. O, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Toğan, Halil İnalcık gibi kültür milliyetçisi olmuştur. Onun milliyetçiliğinde ayrımcılık yoktu. Köklerinden kopmayan gerçek bir dünya entelektüeli olmayı başarmıştır.
Devlet fikrine bağlı bir aydındı. Devletsizliğin ne olduğunu çok iyi bilirdi. Kırım Tatar Türk’ü bir ailenin evladıydı. Ailesi, Sovyet Stalin zulmünden kaçıp Avusturya Bregenz şehrine sığınmıştı. İlber Ortaylı, 21 Mayıs 1947’de sürgün bir Türk ailenin çocuğu olarak mülteci kampında dünyaya geldi. Ankara’da eğitim gördü. Dünyanın birçok ülkesinde çalıştı. Dokuz dil biliyordu. ABD ve Avrupa’da birçok üniversitede çalışma imkanı varken kendi ülkesini seçti.

Ankara Üniversitesi’nde binlerce öğrenci yetiştirdi. Elli kitap yayınladı.Yüzlerce konferans, konuşma, makale… Tüm eserlerinde Devlet ile Milleti bir görürdü. Çalışmalarını da bu eksene oturturdu. Bunu hamasetle değil tarih bilinciyle yapardı.

Keşfetmeyi severdi.
Hayatı hakkıyla yaşamayı ve farklı yerler, şehirler, tatlar keşfetmeyi çok severdi. Her zaman gençlere çok okuyun, çok yer gezin, çok öğrenin derdi. “Evlenip mobilyacı dükkanı gezeceğinize dünyayı gezin” sözü hala kulaklarımızdadır.

Türk düşünce hayatı böyle bir evladını kaybetti. Medeniyet şurunu milletin zihnine nakış nakış işlemiş bir gönül adamını kaybetti. Üzgünüz.
Rabbim rahmetiyle muamele eylesin. Ruhu şad olsun, makamı ali, mekanı cennet olsun.
Okan ARIK
 

Reklam
Reklam

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Abdurrahman kütük
    33 dakika önce
    Kıymetli hocam İlber Ortaylı hocayı çok iyi anlamış ve yorumlamışsınız. Dilinize kaleminize sağlık.
  • Hasan BİLİCİ
    1 saat önce
    Kaleminize sağlık kıymetli hocam. İlber hocamızı severdik, Allah da onu sevsin. Yazınız ile birkez daha anladık ki Türkiye bir değerini daha yitirmiş oldu. Gönlünüze ve kaleminize sağlık. İstsnbuldan sevgi ve muhabbetlerimiz ile