Ramazan geldi…
Peki, biz Ramazan'ın çağrısına gelebildik mi? asıl soru bu.
Takvim yaprakları değişti,
saatler imsakı gösterdi,
sofralar kuruldu.
Peki kalpler hazır mıydı?
Oruç ayı sadece aç kalmak değildir.
Aç kalmak, işin en kolay tarafıdır.
Asıl zor olan;
dilini tutmak,
gözünü indirmek,
kalbini temiz tutmaktır.
Bugün çoğumuz açız ama öfkemiz tok,
susuzuz ama nefsimiz hâlâ doymamış.
İftara dakikalar kala sabırsızlanan insan,
haksızlık karşısında saatlerce susabiliyor.
Bir lokmaya tahammül edemeyen kalp,
mazlumun yıllardır süren açlığına alışmış durumda.
Ramazan,
bize fakiri hatırlatmak için gelirdi.
Ama biz Ramazan’da bile fakirden kaçmayı başardık.
Sofralar büyüdü,
israf arttı,
vicdan küçüldü.
Bir zamanlar Ramazan,
mahallenin ışığıydı.
Şimdi çoğu evde sadece mutfağın ışığı yanıyor,
kalpler karanlık.
Oruç,
“Ben aç kalıyorum” demek değildir.
Oruç,
“Ben haddimi biliyorum” demektir.
Herkesin konuştuğu bu çağda
oruç, susmayı öğretirdi.
Herkesin savrulduğu bir zamanda,
oruç, edebi öğretirdi.
Ama biz Ramazan’ı da
hızlı tükettik.
Hızlı iftar, hızlı dua, hızlı paylaşım…
Oysa Ramazan acele sevmez.
Ramazan yavaşlatır.
İnsanı kendine döndürür.
Belki de bu yüzden sevmiyoruz.
Çünkü insan,
kendisiyle yüzleşmekten korkar.
Bu ay bize şunu sormak için geldi:
Gerçekten kimin kulusun?
Midenin mi, nefsin mi, Allah’ın mı?
Eğer bu ay geçip gider de
biz aynı kalırsak,
oruç tuttuğumuzu sanırız
ama Ramazan bizi tutmamış olur.
Ve işte asıl korkulması gereken budur.




YORUMLAR