Reklam
Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog

Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog


VESAYET HER YERE SİRAYET ETMİŞSE!

03 Nisan 2026 - 13:26

Derdi memleket, derdi hakikat olanlara ithafen…

Toplumsal hafızaya kazınmış kavramlardan birini ele alacağız. Bu öyle bir kavram ki çoğu milletlerin geçmişle bugünlerinin bağlarını kesmekle kalmamış, bugünlerle yarınları okyanusların iki yakası kadar uzak olmasına sebep olacak bir yıkım baş rol oyuncusu. Yok yok! Figüranı desek daha doğru olur sanırım.

Dostlar,

Aslında her kesimden, her düşünce ve izimden insanın yeri geldiği zaman bas bas bağırdığı, şikâyet ettiği, feveran halinde dillendirdiği bu kavram siyaset meydanıyla sınırlı kalmayıp her alana sirayet etmiştir. Gerçekten içerik ve topluma yansıması olarak çok kötü ve kabul edilemez kötü mü kötü bir şeydir bu vesayet. Düşündürtmeyen, korkutan, dilsiz şeytanlığa sürükleyen, adaletin tecellisine Çin Seddi olan bu kabih şey illa ki bir noktada nihayetlenecektir. Sonrası…

Bazen tam bitti derken farklı bir yerden sırıtarak gözlerimizin içine baka baka “ben buradayım” demesi de ayrı birçok sinir bozucu haldir. Bu bozuculuğun zehirli zihniyet sahipleri her yanımızı sarmış durumda olabilmektedir. Aç sırtlanlar gibi, kan emici sürüngenler ve insanları afakanlara hapseden Yedi Kule Zindanları kâbusları gibi “ben buradayım” deyip hayatımızı zehir etmeye devam edebilir. Ama bu leş kokulu, suni korku düzeni ve yalancı iklim dönemi kimden gelirse gelsin asla kabul edilmeyecek bir rezillik olup illa ki nihayetlenecektir.

En acısı da yıllarca güvendiğin, toz kondurmadığın, laf ettirmediğin ve halisane niyetle yol yürüyüp emrine amadeyim dediğin kimselerden böyle şeyler görünce, hadi gel de yaşa bu dünyada diyebiliyorsun bazen. Hadi gel de “Allah’ım beni bu ham yobazlardan ve kenelerden koru” diye dua etme diyebiliyor halisane niyetli kimseler. Deniliyor da zaten. Bu gidişle de her daim söylenegelecek.

Lakin bizim bakış açımız, durup baktığımız ve anlamaya çalıştığımız yön farklı. Kavramın sadece bir yere hapsedilecek bir şey olmadığını ifade etmek istiyorum.

Modern (!) toplumlarda vesayet, yalnızca siyasetin veya bürokrasinin gölgesinde var olan bir kavram olmayıp, tıpkı bir gölge gibi çoğu alana sızar, çoğu zihne yerleşir ve bazen en kutsal kabul edilen değerlerin içine kadar saklanarak girip pusuda bekler. Hele bu değerler dini ve manevi unsurlarla süslenmişse, vesayetin en etkili, en sinsi ve en dokunulmaz haliyle karşı karşıya kalındığı gerçeği kendini gösterir. İşin en tuhaf tarafı ise şudur: Vesayet sahibi bu kimseler kendilerini kurtarıcı, rehber, önder olarak pazarlarken, aslında toplumun sırtına binen en ağır yük haline gelirler. Kene küçüklüğünde olsalar bile açtığı yara itibariyle müthiş bir hastalık müsebbipleridirler. “Terbiye” sınırı dahilinde ifadeler kullanmaya özen gösteriyorum bu kimse veya grupları anlatmak için. Yoksa, çok daha farklı ifadeler biliyor ve onları lügatimin derinliklerinde saklıyorum. Öyle anlar oluyor ki o kelimelerin zincirlerinden kurtulup, ortalıklara çıkmalarından korkuyorum. Yani “Hâşâ huzurdan…” deyip noktalı yerleri doldurmamak için çok zorlanıyorum.

Maalesef günümüzde dini ve manevi değerleri, inananların en zayıf ve en hassas noktalarına dokundurmak isteyenlerin sayısını hatırı sayılır bir seviyeye ulaşmıştır. Vesayet sahibi kimseler bu mevcut durumu kendileri için en kullanışlı silaha çevirmiştir. “Allah için, vatan için, millet için” diyerek başladıkları çoğu cümle, aslında kendi çıkarlarını korumak için yazılmış bir senaryonun repliklerinden birer kupledir. Mürit-mürşit ilişkisi, itaat kültürü, kutsal görev anlayışı derken, toplum öyle bir noktaya gelir ki, gerçek ile sahte olanı ayırt edilemez hale gelir.

Son zamanlarda özellikle sosyal medya üzerinden dünyanın her yerinden dehşete düşürücü örneklerine denk gelmeniz kuvvetle muhtemeldir. Kendisini halkın değerlerine adadığı iddiasında olan bu kişiler, halkın sırtından geçinirken hiç rahatsız olmazlar. Çocuklarına en lüks okullarda eğitim aldırır, en pahalı araçlara biner, en gösterişli sofralarda yemek yerler ama bir yandan da insanlara sabır ve tevekkül telkin ederler. Onların gözünde halkın görevi, dünyadaki sınavına razı olmaktır; kendilerinin görevi ise bu sınavı en konforlu şekilde tamamlamaktır. Maslahat deyip dururken masa altı dümenlerle neleri çevirmezler ki bu fasit niyetliler. Bulundukları ülkenin yarım yamalak bildikleri dillerini kullanarak “bilmece bildirmece dil üstünde kandırmaca” olarak gözlere perde, kulaklara tıpa, kalplere korku yerleştirerek işlerini en maharetli ustalar gibi hallederler.

Vesayetin en tehlikeli hali, insanın en doğal duygularını suistimal maskesine bürünebilme özelliğidir. Hele hele dini hassasiyeti olan birine, “Biz Allah yolundayız” diyerek sömürmek kolaydır. Milli duyguları yüksek olana, “Vatan için çalışıyoruz” diyerek destek toplamak mümkündür. Maneviyatı güçlü olana, “Bu bir hizmettir, sen de katkı sun” demek en etkili propaganda yöntemlerinden biridir. İşin en sırıtan tarafı bu vesayetçilerin aslında hiçbir kutsal değere sadık kalamamaları ve en acımasız ve istismarcı kişilikte olmalarıdır. Onlar için din, iman, vatan, millet sadece birer araçtır; asıl amaç, gücü ve otoriteyi elde tutmaktır. Yani “her şeye ben hükmetmeliyim, bana biat etmeyene bu cenahta yer yok” deyip iğrençliklerle dolu hareket alanlarında top koşturmak, onları zevkin zirvesinde gibi gösterse bile hakikatte çöp dağlarının zirvesinde iğrenç bir atık durumunda gösterir. Tabii kî görmesi kısmet edilenler ve görmek isteyenler için.

Her toplumun psikolojisi bu ağır durumdan çok fena şekilde etkilenir. Önce bir hayranlık ve bağlılık hissi geliştirilir, ardından sorgulama yetisi köreltilir. Zamanla “Bunlar yanlış yapmaz” inancı, insanları akıl tutulmasına sürükler. Nihayetinde, kandırıldığını fark edenler ya büyük bir hayal kırıklığı yaşar ya da korkudan sesini çıkaramaz hale gelir. Ya da ses çıkartanlar, uyuyanları uyandırmaya kalkanlar “yandı gülüm keten helva” gibi adeta taşlanmaya tutulurlar. Ama merak etmesinler bu arkadaşlar. Çünkü gerçeklerin er geç ortaya çıkma gibi bir özelliği vardır.

Her türlü vesayet, sadece kişileri değil, toplumun tamamını felç eder. Eleştirel düşünceyi öldürür, bağımsız karar almayı engeller, kişilerin özgüvenini kırar ve nihayetinde toplumu, yönlendirilmesi kolay bir sürü haline getirir. Dini veya milli değerleri kullanarak vesayet kuranlar, aslında en büyük zararı bu değerlerin kendisine verirler. Zira bir süre sonra insanlar, bu sahtekârlar yüzünden gerçek değerlere de kuşkuyla bakmaya başlar. Ee, vesayetçiler sevinmesin; son sözünü mahşere bırakmış insanların eksiksiz toplantıya katılımlarıyla göreceklerini göreceklerdir. Bu hakikatten dolayı ümitsizliğe kapılmamalıyız.

Peki, çözüm nedir? Dediğinizi duyar gibiyim. En etkili çözüm, aklı ve vicdanı birlikte kullanabilmektir. Kutsal değerleri bir zırh olarak kullananlara değil, bu değerleri gerçekten yaşayan ve yaşatanlara kulak verilmelidir. Zira tarih göstermiştir ki, vesayet er ya da geç çöker; ancak toplumun maruz kaldığı zarar nesiller boyu sürebilir.

Nihayetinde, vesayet her yere sirayet etmiş olabilir ama ona karşı durmak da omurgalı bir duruş meselesidir. Asıl mesele, vesayeti normalleştirmemek ve onu kutsal bir görev gibi görmemektir. Çünkü kimse, kutsallık maskesi takarak insanları sömürme hakkına sahip değillerdir. Taksalar bile isteseler de istemeseler de maskeleri dü-şe-cek-tir ve ye-ni-le-cek-ler-dir. Nokta.

Kalın sağlıcakla…

Reklam
Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum