TÜRKİYE’DEN BAŞKA ÜLKEMİZ YOK
Sevgili dostlar, toplumlar zaman zaman ya her biri ayrı ayrı ya da global olarak dünya genelinde yaşanılan hadise ve kurgulamalardan dolayı çok zor dönemlerden geçtikleri olur. Enternasyonal olay ve kurgulamaların yaşatıldığı, siyasi tartışmaların bilerek çıkmazlara sokulduğu, sosyal ayrışmaların itinayla derinleştirildiği ve herhangi bir ayrıma gitmeden tüm insanların birbirine olan güvenlerinin sarsıldığı ve hatta yok olduğu dönemler tarihin her çağında görülmüştür. Fark etmez, dün, yirmi yıl ya da bin yıl, her daim gözlemlenmiş ve hatta resmi vesikalarla da kayıt altına alınmıştır.
Bugün yaşadığımız imtihanların yoğunluğu çok yıpratıcı şekilde hissedilip derin bir iz bırakmaktadır. Bu sebepledir ki olanları/hadiseleri/sorun ya da yapay etkilerin sadece yüzeyden değil, daha derin bir sağduyuyla değerlendirmesi gerekmektedir.
Aklımız bir dönemden sonra yetmeye başladı herkes gibi. Bakıyoruz, kendimize yetmeye başladığımız vakitlerin farkına varılması, sanki başımıza balyoz indirilme vaktinin gelmesi gibi algılanarak yapay kabuller; ayrıştırıcı dinsel kabuller, siyasal tartışma ve kısır çekişmelerle doldurulması gerektiği şeklinde algılanmaktadır. Bu konuda o kadar çok acı çeken bir milletiz ki, adeta son elli altmış yılımız heba edildi.
Maalesef ülkemizde uzun yıllardır oluşturulan tartışmalarda çoğu zaman mezhepsel ayrılıklar konuşturulur. Hâlbuki gerçek tabloya dikkatle bakıldığında, toplumları zayıflatan esas unsurun mezheplerden çok daha farklı yapılar olduğu görülür. Asıl mesele, asıl sorun; klikleşme, cemaatleşme ve insanların küçük gruplara bölünerek birbirinden kopmalarıdır. Bu durum zamanla toplumsal bütünlüğü aşındırır ve ortak aklın yerine dar grup çıkarlarının öne çıkmasına yol açar. Her birimiz bu konulara kafa yorar dururuz. Tıpkı bugün benle “Hacı Naif’im” dediğim Üstadım Ramazan ile yaptığı gibi. Hatırlıyorum da üniversitede okuduğumuz yıllarda (32-34 yıl evvelinde) Cuma ve cumartesi geceleri bazen sabah namazı vakitlerine kadar, yatakhanemizde devlet kurar, devlet yıkar, ıslah eder, reformlara imza atar, her birimiz hayalini kurduğu memleketin sevdasıyla birlik ve beraberlik içinde konuşur dururduk. Belki de bizi bugün sürekli bu yönde yoğunlaşmamızı sağlayan şeylerin temellerinin atıldığı zamandı.
Özellikle son otuz-otuz beş yıla sağduyulu, araştıran, analiz edebilen, yaşanmışlığı olan bir kişilik ve hakikatten ayrılmak istemeyen bir gözle baktığımda bu durumu daha net anlamaktayım. Hele ki son beş on yılda yaşanan gelişmeler, toplumun çeşitli alanlarında görülen gruplaşmanın nasıl derinleştiğini açıkça görmekteyiz. Günümüz insanları bazen fikirlerini savunurken karşı tarafı anlamayı bırakarak, hatta aynı toplumun parçası olduklarını dahi unutarak davranırlar. Başkalarının ekmeğine yağ sürmek olan bu ayrışma aslında tam da emperyal güçlerin ve insanlığın katilleri olan tek dişi kalmış canavarların istediği ve sevdiği şeylerdir. Bu kendi topraklarımızdaki şeylerdir.
Bir de Dünya genelindeki tabloya baktığımızda ise daha çarpıcı ve hüzne boğan, endişenin en bam teline dokunduran bir manzara görülmektedir. Kıtalar ayırt etmeden tüm yeryüzünde, beş kıtada ve bilmem kaç ülkenin hemen hepsinde çok fazla iç çekişmeler, kimlik ve aidiyet lakırdıları, siyasi kamplaşmalar bütünsel yapıları parçalanmış durumdadır. Toplumlar ya da aynı toplumdaki insanlar birbirlerine güvenmekte zorlanmakta, ortak değerleri zayıflamakta ve devlet yapıları da çok ciddi sarsıntılar geçirmektedir. Bu sebeple bulunduğumuz coğrafyada birlik ve istikrarın kıymeti çok daha iyi anlamamız gerektir. Her şeyde olduğu gibi coğrafya da kaderdir. Yapacağımız şey şartlar ne kadar zor olsa da Müslümana, insana ve kemâlata yakışır hareket etmemizdir.
Ülkemiz bu tür çatışmacı ve bozucu etkilerden tamamen uzak kalamamıştır. Küresel ölçekte yaşanan ayrıştırma politikaları ve toplumsal mühendislik çabaları zaman zaman ülkemizde de etkisini çok yoğun ve yıkıcı göstermektedir. Lakin bütün bunlara rağmen toplumun derin hafızasında var olan dayanışma kültürü birçok kez denge unsuru olmuştur. Hatta bu denge unsuru, bozucu unsurları bertaraf etmiştir. Gelindiği gibi gönderilmenin yıldırım gücü olmuştur.
Çok sık dile getirilen bir gerçek vardır: Türkiye’nin toplumsal dokusu, tarih boyunca farklı kültürleri ve düşünceleri bir arada yaşatma tecrübesine sahiptir. Anadolu’nun birikimi sadece siyasi bir yapıdan ibaret değildir; aynı zamanda güçlü bir toplumsal hafıza ve ortak irade duygusudur. Bu yüzden zaman zaman yaşanan ayrışmalar olsa bile, toplumun büyük kısmı ortak zeminde buluşma refleksini koruyabilmektedir. Hatta çeşitli grup ve kliklerin yaptıkları çalışmalarda “Anadolu” ismini kullanmış olsalar bile, Anadolu’nun İrfanından uzak halleri onları ele vermektedir. Yani isimle müsemma olmayan hal ve yapılanmaları, çalışma, haberleşme ve maddi akar oluşturma durumları çoğunlukta “Anadolu İrfanı Hakikat ve Geleneği” düsturuna tamamıyla muhalif bir durum arz etmektedir.
Sevgili dostlar, aslında burada önemli olan şey, insanların hangi gruba yakın olduklarından çok, ortak değerlerin farkında olup olmamalarıdır. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan sadece kurumlar değil, aynı zamanda toplumun birbirine olan güvenidir. Eğer bu güven zedelenirse en güçlü yapılar bile zamanla sarsılabilir. Sarsılmakla da kalmaz enkaz haline gelir. Allah bizleri korusun. Âmin.
Kesinlikle ve kesinlikle bugün yapılması gereken şey, ayrışmayı derinleştiren dili terk ederek ortak aklı güçlendirmektir. Siyasi, ideolojik ve sair görüşlerin ne olursa olsun, aynı bayrak altında, aynı sınırlar içinde ve “kadim kültürün” varisleri ve miras aktarıcıları olarak bizlerin birbirini etiketlemek, ötekileştirmek yerine anlamaya çalışması, birbirimizin varlığını bir tehdit değil zenginlik olarak görmeliyiz. Birlik duygusu yalnızca zor zamanlarda hatırlanan bir kavram olmamalı. Aksine her gün yaşatılması gereken ve nefes aldığımız sürece canlı tutulması gereken bir sorumluluktur.
Şu hassas noktayı da hatırlatmadan geçemeyeceğim: Hiçbir toplum tamamen aynı düşünen insanlardan oluşmaz. Fikir farklılıkları kaçınılmazdır. Önemli olan, bu farklılıkların düşmanlığa dönüşmemesidir. Bir milletin olgunluğu, farklı düşünceleri aynı çatı altında barış içinde yaşatabilme kabiliyetindedir. Lisanı ve hâli yerli yerinde kullanarak birbirlerine yol olmalıdırlar. Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sağduyu ve ortak sorumluluk bilincidir.
Toplumumuzun her kesimi bu sorumluluğun bir damarıdır. Akademisyeninden işçisine, öğrencisinden emeklisine kadar herkes tek olan ülkemizin geleceğini paylaşmaktayız. Bu yüzden meseleleri konuşurken kullandığımız dil bile büyük önem taşır. Türkiye’nin geçmişi zorluklarla dolu olduğu kadar, bu zorlukların aşılmasına dair güçlü örneklerle de doludur. Tarih boyunca nice badireler atlatılmış, nice krizler birlik duygusuyla geride bırakılmıştır. Bu tecrübe, toplumun en önemli gücüdür. Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Harbi ve en son da 15 Temmuz hadiseleri milli birlik ve beraberlik bilincimizin şaha kalkmış ve cihana numune olmuş hadiselerdir.
Bugün de aynı bilinçle ve taviz vermeden hareket etmemiz gerekir. Gruplaşmanın, ayrışmanın ve kısır döngü bakış açılarının toplumun önüne set çekmesine izin verilmemesi gerekmektedir. İstisnasız herkesin yani “bu vatanın evladıyım” ya da “Anadolu İrfanının Evladıyım” diyenlerin hatırlaması gereken temel gerçek şudur: Türkiye’den başka ülkemiz yok.
Şartlar ve meseleler ne kadar farklı olursa olsun, ortak paydada buluşmak zorundayız. Eleştirmek, tartışmak ve farklı düşünmek elbette mümkündür; fakat bütün bunlar yapılırken ortak geleceğin unutulmaması gerekir.
Nihayetinde toparlayacak olursak dostlar, bu topraklarda yaşayan herkesin taşıdığı sorumluluk büyüktür. Birlik ve sağduyu korunursa toplum her türlü zorluğu aşabilir. Çünkü güçlü toplumlar sadece ekonomik ya da askeri güçle değil, aynı zamanda ortak bilinç ve dayanışmayla ayakta kalır. Dileğimiz odur ki bu bilinç her zaman canlı kalsın. Rabbim devlete zeval vermesin. Âmin.
Kalalım sağlıcakla…




YORUMLAR