SEN YOKSA HÂLÂ...!
Ramazan’ın son günlerine geldiğimiz şu günlerde Müslümanların kalbine garip bir hüzün çöker. Çünkü bu ay, takvimdeki sıradan bir zaman dilimi olmayı adeta bir rahmet ve mağfiret mevsimdir. Kalbin filizleniş, diriliş ve müjdelenme mevsimidir. Ruhun kendini hatırladığı, insanın kendiyle yüzleştiği bir muhasebe mevsiminin ta kendisidir.
Kıymetli dostlar, işin en acı tarafı da belki şudur: Bu mevsim her yıl gelir lakin herkese aynı şeyi getirmez. Herkes bu mevsime ulaşır ama nimete nail olamaz, mağfirete ulaşamaz.
Bu mevsim; kimine rahmet getirir, kimine bağışlanma… Kimine dönüş, kimine diriliş… Ama kimine de sadece açlık ve susuzluk bırakır. En acı olanı da bu son kısımdakiler yaşamış olur. İşte insanın kendine sorması gereken soru tam da burada başlar: Sen yoksa hâlâ o “nasipsizlerden” biri misin?
Belki bir daha kavuşamayacağımız bir Ramazan’ın sonuna doğru ilerliyoruz. Bu cümle artık klişe gibi geliyor olabilir ama gerçekler çoğu zaman klişedir. Çünkü her yıl milyonlarca insan “seneye görüşürüz Ramazan” diye uğurladığı bu ayı bir daha göremiyor. Hayatın istasyonu garip bir yerdir. Trenin ne zaman kalkacağı belli değildir. Bilet kesilmiş ama saat yazılmamıştır. İşte, Ramazan o trenlerden biridir. Her yıl gelir… Kapısını açar… “Binecek var mı?” diye sorar. Ama asıl mesele şudur: Sen gerçekten o trene binmek istemiş miydin? Yoksa sadece istasyonda fotoğraf mı çektirdin? Yani iyiliklere nail olmak için çırpınıp da görünmemek mi istemedin yoksa iyilik yapar gibi yaptın da sadece görüntü mü verdin? Vah ikinci gruptaki ademlere.
Malumunuzdur ki Ramazan sadece bir ibadet programı olmayıp çok daha fazla anlama sahiptir. O bir karakter ve duruştur. Müslümanın iç dünyasını ele veren en güçlü aynalardan biridir. Çünkü açlık insanın maskesini düşürür. Tokken herkes sabırlıdır. Tokken herkes ahlaklıdır. Tokken herkes güzel konuşur. Peki, ya açken? İşte o zaman insanın içinden gerçek kişi konuşur. Bu yüzden Peygamber Efendimiz bir hadisi şerifinde mana olarak; “Nice oruç tutan vardır ki orucundan ona kalan sadece açlık ve susuzluktur” buyurur. Yani mesele mideyi kapatmak değildir. Asıl mesele dili susturabilmektir.
Kendimize dürüst olalım. Bu Ramazan’da dilimiz ne kadar sustu? Zikir mi çoğaldı, yoksa dedikodu mu? Tesbih mi arttı, yoksa tartışmalar mı? Kalbin dua mı üretti, yoksa öfke mi? Çünkü insanın orucu en çok dilinde belli olur. Bu kutlu ayda insanlar en çok açlıktan değil dillerinden kaybederler.
Bir düşünelim… Bu ayda kaç kişinin kalbini kırdık? Yersiz ve faydasız kaç tartışmanın içine attık kendimizi? Kaç kişiye karşı “haklı olduğun” halde merhametsiz davrandık? Öfkemizi kaç kere haklılık kisvesi altında serbest bıraktık? Bilirsiniz, insanın kendini kandırması çok ama çok kolaydır. Lakin Ramazan mevsimi bu konuda müthiş bir aynadır. Yani neyi yaşıyor ve neye müsebbip isek onu gösteren realitenin kendisidir.
Bir başka mesele daha var dostlar. Ramazan’da herkes biraz “iyi insan” rolü oynamaya çalışır. İftar fotoğrafları paylaşılır. Sadaka konuşulur. Yardım videoları dolaşır. İnsanlar daha nazik görünmeye çalışır. Psikoloji biliminde buna durumsal ahlak adı verilir. Yani ortam iyi olduğu için iyi görünmek demektir. Halbuki gerçek ahlak ortam kötü olduğunda ortaya çıkar. Mesela biri seni eleştirdiğinde… Mesela biri sana kötü davrandığında… Mesela biri senin gururuna saldırdığında… İşte o an Ramazan gerçekten içindeyse sabır çıkar. Ramazan sadece midendeyse öfke çıkar. Bu sebepledir ki, Ramazan aslında bir nefsi terbiye kampıdır. Ama çoğu insan bu kampı layıkıyla geçirmez.
Taraflı tarafsız insanlar “dava” kelimesini çok sever ve kullanırlar. Rengi ve tarafı ne olursa olsun, “dava” kavramı çok önem arz eder insan için. Herkes bir davanın adamıdır. Herkes kendine göre bir hakikatin savunucusudur. Herkes bir ideolojinin temsilcisidir. Maalesef ilginç olan şudur: İnsanlar en çok kendi davasındaki insanları kırar. Aynı yolda yürüdüğü insanlara karşı en sert sözleri söyleyebilir. Aynı inancı paylaştığı insanlara karşı en acımasız dili kullanabilir. Sonra da şöyle der: “Ben doğruları söylüyorum.”
Evet, ama doğrular kılıç gibi söyleniyorsa hakikati değil egoyu savunuyor olabilir. Hakikat sert olabilir ama hakikatin sahibi merhametsiz değildir. Ramazan, işte tam da burada insanı yakalar. Çünkü Ramazan insanın sadece ne söylediğini değil nasıl söylediğini de sorgular.
Sosyal hayatımızda da aynı problemi yaşıyoruz. İnsanlar dindarlığı ritüellere indirgediğinde karakter inşa edemezler. Namaz vardır ama sabır yoktur. Oruç vardır ama merhamet yoktur. Tesbih vardır ama dil zehirlidir. Kur’an okunur ama kalp serttir. Peki, bu bir çelişki ve boşluk değil midir?
İbadet ile karakter arasındaki bağ kopmamalı. Ramazan, bu bağı yeniden kurmak için gelir. Ama biz onu sadece iftar saatine indirgersek o bağı kuramayız.
Bir de psikolojik bir gerçek var ve onu açıklamak isterim: İnsanlar çoğu zaman kötü oldukları için değil farkında olmadıkları için kötü davranırlar. Kendi öfkelerini “haklılık” zannederler. Kendi kibirlerini “özgüven” sanıp, kendi kırıcı sözlerini “dürüstlük” olarak adlandırabilirler. İşte, Ramazan mevsimi bu noktada bir farkındalık mevsimidir. İnsanın kendine şunu sorması gerekir: “Ben gerçekten iyi biri miyim yoksa iyi biri olduğuma mı inanıyorum?” Bu iki şey aynı değildir.
Şimdi tekrar soralım kendimize: Ramazan bize ne kattı? Sabır mı? Şükür mü? Merhamet mi? Yoksa sadece iftar saatlerini mi? Çünkü Ramazan’ın asıl hediyesi açlık değildir. Ramazan’ın hediyesi kalbin yumuşamasıdır. Eğer kalp aynı sertlikle duruyorsa muhakkak birçok şey kaçırılmış demektir.
Ve işin en sarsıcı tarafı da şudur dostlar: Hayat kimseye garanti verilmiş bir sözleşme değildir. Seneye Ramazan gelecek mi? Muhtemelen “evet” gelecek. Ama biz o Ramazan’a ulaşacak mıyız? İşte bu soru tamamen muammadır. Hayat istasyonunda bekleyen herkes aynı trene binmez. Kimisi trene yetişir. Kimisi peronda kalakalır. Kimisi de tren gelmeden istasyondan ayrılır. Bu nedenle Ramazan’ın son günleri aslında bir vedadır. Ama aynı zamanda bir son fırsat olabilir.
Hâlâ birkaç gün var. Belki hâlâ bir kalbi tamir edebiliriz. Belki hâlâ bir gönül alabiliriz. Belki hâlâ bir kırgınlığı onarabiliriz. Belki hâlâ bir duayı samimiyetle yapabiliriz. Ama bunun için insanın önce kendine dürüst olması gerekir.
Şimdi ayna karşısına geçip kendimize bakarak şunu soralım: Bu Ramazan gerçekten beni değiştirdi mi? Yoksa ben sadece Ramazan’ı takvimden mi geçirdim? Ve en önemlisi… Ben yoksa hâlâ… o nasipsizlerden biri miyim?
Ramazan yalnızca aç kalınan bir zaman dilimi değil, insanın kendi hakikatiyle yüzleştiği bir muhasebe mevsimidir. Bu ayın asıl kıymeti, sofraların zenginliğinde değil kalbin yumuşamasında gizlidir. Eğer bir Ramazan boyunca insanın dili güzelleşmemiş, öfkesi azalmamış, merhameti artmamış ve gönlü daha hassas bir hale gelmemişse o Ramazan’dan geriye yalnızca açlık ve susuzluk kalmış demektir.
Bu sebeple mesele sadece ibadetleri yerine getirmek değil, ibadetlerin insanın karakterine sirayet etmesini sağlayabilmektir. Çünkü gerçek dindarlık yalnızca secdede değil, insan ilişkilerinde de ortaya çıkar. Ramazan’ın insana kazandırması gereken en büyük değer de işte bu ahlaki olgunluk ve içsel farkındalıktır.
Unutmamak gerekir ki hayatın bize kaç Ramazan daha nasip edeceği bilinmez. Bu yüzden önemli olan Ramazan’ı yalnızca yaşamak değil, Ramazan’ın bizi değiştirmesine izin verebilmektir.
Ramazan’ın ruhunu gerçekten yaşayabilmek ve bu mübarek ayın bereketinden istifade edebilmek için insanın günlük hayatında bazı küçük ama etkili adımlar atması gerekir, son kısımda buna değinmek isterim:
Dil muhasebesi yapmalıyız.
Her günün sonunda kendimize şu soruyu sormak gerekir: Bugün kaç kişiyi kırdım, kaç kişiyi mutlu ettim?
Her günün sonunda kendimize şu soruyu sormak gerekir: Bugün kaç kişiyi kırdım, kaç kişiyi mutlu ettim?
Gönül tamiri yapmalıyız.
Ramazan’ın en büyük ibadetlerinden biri kırılan gönülleri onarmaktır. Küçük bir özür, samimi bir helalleşme bazen en büyük ibadetten daha kıymetlidir.
Ramazan’ın en büyük ibadetlerinden biri kırılan gönülleri onarmaktır. Küçük bir özür, samimi bir helalleşme bazen en büyük ibadetten daha kıymetlidir.
Sessiz iyilikler yapmalıyız.
Gösterilmeden yapılan yardımlar kalbi daha fazla arındırır. İyiliklerin görünmesi değil, kabul edilmesi önemlidir.
Gösterilmeden yapılan yardımlar kalbi daha fazla arındırır. İyiliklerin görünmesi değil, kabul edilmesi önemlidir.
Öfke kontrolünü öğrenmeliyiz.
Oruç sadece mideyi değil, öfkeyi de tutabilmektir. Özellikle tartışma anlarında susabilmek büyük bir manevi terbiyedir.
Oruç sadece mideyi değil, öfkeyi de tutabilmektir. Özellikle tartışma anlarında susabilmek büyük bir manevi terbiyedir.
Günlük kısa bir iç muhasebe yapmalıyız.
Her akşam birkaç dakika ayırarak şu soruyu sormak gerekir: “Bugün dünden daha iyi bir insan oldum mu?”
Her akşam birkaç dakika ayırarak şu soruyu sormak gerekir: “Bugün dünden daha iyi bir insan oldum mu?”
Bu küçük adımlar Ramazan’ı yalnızca bir ibadet ayı olmaktan çıkarıp gerçek anlamda bir kalp ve karakter inşa mevsimine dönüştürebilir.
Ömrümüz vefa ettikçe Ramazan mevsimlerini en güzel atmosferlerde yaşamamız ve bayram sevinçlerinin yaşanmasına vesile olmamız duasıyla…
Kalın sağlıcakla…




YORUMLAR