KALBİN İFFETİ
Vefa Sultan’dan İnciler
İslam’ın bugünlere ulaşmasında emeği geçen ve bu vesileyle şereflenen büyük maneviyat önderlerine minnettarız. Bu önderlerden biri de İstanbul’un manevi mimarlarından Vefa Sultan’dır. Molla Gürani ile aynı dönemde yaşamış ve asıl adı Mustafa Muslihiddin olan Vefa Sultan, Anadolu İrfanı geleneğinin nadir ve ender şahsiyetlerinden biridir.
Araştırmalarım sırasında beni en çok etkileyen kavram, onun öğretisinde sıkça vurguladığı “Kalbin İffeti” olmuştur. Bu ifade, günümüzde çoğu zaman hayatı yüzeysel yaşayan insanlar için derin bir hatırlatmadır. Tasavvuf ehli, kalbin temizliğini bedenin ve dilin temizliği kadar önemli görür. Kalp arınmazsa, dış görünüşteki temizlik yalnızca bir görüntüden ibaret kalır; içi ile dışı arasındaki uyumsuzluk, kişiyi hem bu dünyada hem ahirette zayıflatır.
Kalbin iffeti, ihlas ve samimiyetle başlar. Ehl-i sünnet ve akaid çizgisine göre, niyetin halis olması, riyanın terk edilmesi ve her hâlde Allah’ın murakabesi altında olunduğunu bilmekle başlar.
Bu ifade müthiş bir deruni anlama sahiptir. Çünkü kelime ve cümleleri üstünkörü ifadeye alışmış zamanımız insanları, hayatı çoğunlukla yüzeysel yaşamakta ve bunun farkında değildir. Halbuki bu konu, bana kalırsa, çok ama çok önemlidir.
Tasavvuf dünyasından ve kadim öğretilerden uzak duran, oralara yaklaşmamayı telkin edenler vardır. Bu derinliği fark edemeyenlerin aksine biz “Anadolu Müslümanları”, tarihimize sahip çıkmak ve onu geliştirmek için durmamaya söz verdik.
“İffet” denildiğinde çoğu zaman yalnızca bedenin korunması akla gelir. Oysa tasavvuf ehline göre asıl iffet, kalbin korunmasıdır. Kalp temiz olursa dil de temiz olur ve ameller doğru istikamet bulur. Kalp kirlenirse, dıştaki temizlik yalnızca bir görüntüden ibaret kalır. İçi ile dışı arasındaki uyumsuzluk, insanın içsel bütünlüğünü zedeler. Bu nedenle, öncelikle ilim öğrenmeli ve ilim ehli olmalıdır.
Ehl-i sünnet ve akaid çizgisinde kalbin iffeti; niyetin halis olması, riyanın terk edilmesi ve kulun her hâlinde Yüce Allah’ın murakabesi altında olduğunu bilmesiyle başlar. Yani kişinin her halini “Allah biliyor ve görüyor” inancı ve teslimiyetinde olmasıyla başlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 225. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Anlamı: “Şüphesiz Allah, kalplerinizde olanı bilir.”
Çağlar üstü bu hitap, mümine kalbinin gizli hâllerinden dahi sorumlu olduğunu hatırlatır. Yüce Allah’ın Rasulü Peygamber Efendimiz ﷺ de kalbin önemine şöyle dikkat çeker (Buhârî, Müslim):
Manası:
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır; o iyi olursa bütün beden iyi olur, o bozulursa bütün beden bozulur. İşte o kalptir.”
Bu hadisi şerif, kalbin iffeti olmadan gerçek bir doğru istikametin mümkün olmadığını açıkça ortaya koyar.
Hayatın merkezi olan kalp, her dönem en çok konu edinen şeylerden biri olmuştur. Özellikle iman ve inanç dünyasında yerine başka hiçbir şeyin geçemeyeceği bir zenginlik alanıdır. Alimler, kalbin iffetinin üç temel üzerine bina edildiğini zikretmişlerdir. Bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz:
Evvela niyetin saflığı olmalıdır. Yani ihlâs dediğimiz zenginliktir. Kuldaki her amel bir tohum gibidir. Taşıdığımız niyet ise o tohumun özüdür. O özün kaynağı, yani karargâhı olan kalp, Yüce Allah’tan başkasına meyletmediğinde iffetini muhafaza eder. Kur’an’da Beyyine Suresi 5. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:
Anlamı: “Onlara ancak dini Allah’a has kılarak O’na kulluk etmeleri emrolunmuştur.”
Sevgili dostlar, bilinmelidir ki ihlâs, kalbin iffetidir. Tam tersi olan riya ise bu iffeti bozan gizli bir lekedir. İki cihan güneşi Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur (Manası, Ahmed b. Hanbel):
“Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir.”
Sahabe sordu:
“Küçük şirk nedir?”
Allah’ın Rasulü şöyle buyurdu:
“Riyadır.”
Bundan dolayı mümin, amellerini insanların nazarından ziyade Allah’ın rızasına ulaştırmaya gayret eder.
İkinci olarak, “Tezkiye” denilen duyguların terbiyesi gerekmektedir. Bu terbiyenin yokluğu, eksikliği veya yanlış yönlendirilmesi, hayatı zindana çevirmeye, ahretteki güzellikleri ve lütufları yok etmeye yeterlidir. Haset, öfke, kin ve kibir kalbi kirleten hastalıkların en kötülerindendir. Yüce Kur’an, kalbi arındırmanın kurtuluşun önemli bir adımı olduğunu bildirir. Şems Suresi 9. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Anlamı:
“Onu (nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir.”
İlimle temellenen tasavvuf, bu duyguları yok etmeyi değil, onları terbiye etmeyi öğretir. Haset yerine gıpta etmeyi, öfke yerine hilim sahibi olmayı, kibir yerine tevazuyu yerleştirdikçe kalp arınır ve huzurun mekânı olur. Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurur (Müslim):
Manası:
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.”
Alimler bu hadisi; “yani ilk girenlerle birlikte cennete giremezler” şeklinde şerh etmişlerdir. Bu müthiş ikaz, kalbin iffetinin ne denli hassas bir denge olduğunu gözler önüne serer.
Daha sonra “zühd” denilen, dünya ile mesafenin ayarlanması gerekir. Dünya tamamen terk edilmez; fakat kalbimize hâkim olmasına izin vermemeliyiz. Yüce Kur’an’da Hadid Suresi 20. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:
Anlamı:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence ve bir süstür…”
Evet, sevgili dostlar; Hazreti Ali’nin de buyurduğu gibi, bu dünya amel, ahiret ise hasat yurdudur. Yani Ehl-i sünnet anlayışında dünya, ahiretin tarlasıdır. Kalp dünyayı elinde tutar ama içine almazsa iffetini korumuş olur. Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurmuştur (Buhârî):
Manası:
“Dünyada bir garip veya yolcu gibi ol.”
Efendimizin bu öğüdü, kalbin dünya ile olan bağını dengeler; bağımlılığı değil, sorumluluğu öğretir. Bundan geri duran kimseler ise kaybeden tarafta olur.
Kalbin Aynası ve Zikir
Tasavvuf büyükleri kalbi bir ayna olarak tarif eder. Bu aynaya günah ve gaflet tozları kondukça hakikat yansımaz olur. Kur’an’da Mutaffifîn Suresi 14. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Anlamı:
“Hayır! Bilakis onların kazandıkları kalplerinin üzerine pas olmuştur.”
Bu pası silen en büyük vesilelerden biri de zikirdir. Yolda yürürken, otururken, uzanırken, uyumadan önce, uyandıktan sonra ve her müsait yerde zikir etmek çok önemlidir. Ra’d Suresi 28. ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Anlamı:
“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”
Zikir, tövbe, salih amel ve iyi haller, kalbin iffeti için birer ciladır. Kalbin iffeti, kulun her an Allah’ın kendisini görüyor olduğunu idrak etmesiyle kemale erer. Bu hâle “murakabe” denir. Kur’an şöyle geçmektedir (Hadîd/4):
Anlamı:
“Nerede olsanız O sizinle beraberdir.”
Yani sizi bilir, görür ve her şeyinizden haberdardır. Bu bilinç kalpte yer ettiğinde, insan yalnızken de günaha yaklaşmaz; yalnız olmadığını bilir.
Demem o ki, yol uzun, nefs ise sabırsızdır. Fakat unutmayalım ki kalbini koruyan, yolunu da korur. Her gün kendimize şu soruyu soralım: “Bugün kalbime neyi misafir ettim?”
Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle buyurur:
Manası:
“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim)
Bilmeliyiz ki kalp, neyi çok anarsa ona dönüşür. Kalbin iffeti bir anda kazanılmaz; bir ömür süren bir muhafazadır. Bu yolda düşmek de vardır, kalkmak da. Lakin samimiyetle yürüyen için her düşüş bir arınma, her tövbe bir yükseliştir. Kalbimizi temiz tutalım ki, Rabbimizin rahmet ve bereketi, inayeti ve nimeti bize yakın olsun.
Kalalım sağlıcakla…




YORUMLAR