Reklam
Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog

Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog


DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINA TEŞEKKÜR EDİYORUM

12 Nisan 2026 - 16:40

10 Nisan 2026 Cuma günü ülkemizdeki tüm camilerde irad edilen hutbenin temasını ve ele alınışındaki hassasiyeti takdirle karşılıyor, yazıma Diyanet İşleri Başkanlığımıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Özellikle son aylarda üzerinde durduğum meselelerle paralellik arz eden bu hutbe, şahsım adına memnuniyet verici olmuştur.

Söz konusu hutbe; kendilerini “otorite”, “hakikatin tek temsilcisi”, “ilmin yegâne adresi” olarak gören ve bunun dışında kalan herkesi çeşitli ithamlarla yaftalayan anlayışlara önemli bir cevap niteliği taşımaktadır. Ancak bu çevrelerin söz konusu mesajları ne ölçüde dikkate alıp kendilerini sorgulayacakları hususunda ciddi şüphelerim bulunmaktadır. Zira bu yaklaşım, çoğu zaman kökleşmiş bir zihniyetin ve sağlıksız bir bakış açısının ürünüdür.

Sürekli “ben” merkezli bir dil kullanan, farklı görüşlere kapalı olan ve insanlara peşin hükümle yaklaşan bir anlayıştan sağduyulu ve yapıcı bir tutum beklemek ne yazık ki kolay görünmemektedir. Bu tür yaklaşımlar, kadim kültürümüze, toplumsal birlik ve beraberliğimize zarar verme potansiyeli taşımaktadır.

Değerlendirmeme geçmeden önce, konumuzla doğrudan ilgili olan söz konusu hutbeden bir bölümü hatırlatmak ve sizlerle paylaşmak istiyorum:

 Hutbenin Müellifi diyor ki:  
Aziz Müslümanlar!
İslam’ın sahibi Allah’tır. Onu gönderen de kıyamete kadar koruyacak olan da O’dur. Bu dinin kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. Peygamberi ise, İslam’ı en güzel şekilde yaşayarak öğreten Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselam’dır. Dolayısıyla hiçbir kimse ya da grup, İslam’ı kendi tekelinde göremez. İslam’ın en temel vasfı olan tevhidi savunma bahanesiyle fitne ve fesat çıkaramaz, ümmetin vahdetine, vatanımızın dirlik ve birliğine zarar veremez. İslam’ın; dar kalıplara hapsedilemeyecek, bir coğrafyanın sınırına sığmayacak kadar yüce bir din olduğu unutulmamalıdır.


Yüce Rabbimiz, bizleri vahdetten, birlik, beraberlik ve kardeşlikten ayırmasın. Hutbemizi Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselam’ın şu duasıyla bitiriyoruz: “Allah’ım! Bozgunculuktan, nifaktan ve kötü ahlaktan sana sığınırım.”

Evet, sevgili dostlar aslında bugün asıl üzerinde durulması gereken mesele şudur/şunlardır: Çok üzücü lakin bugün İslam ve imana çok açık, alenen açık savaş açanlarla birlikte dini, hakikatin rehberi olmaktan çıkarıp kendi çıkarlarının aparatı hâline getiren zihniyet ve güruhla karşı karşıyayız. Bu öyle bir zihniyettir ve öyle bir istismardır ki; yaftalamayı yani tüm önyargı ve bencilliklerini tavan yaptırmayı yöntem, itham etmeyi tebliğ etme ve kendilerince insanları koruma alışkanlığı, pervasız iftirayı da ihtiyaç duyulduğunda fetvaları bulunarak başvurulacak bir araç olarak görmektedir.

Bütün hakikatleri ve iyi niyetleri toprağın altına gömerek kendilerini “tek doğru”, “tek merci”, “tek kapı” ilan eden bu güruh ve anlayışı; farklı düşünen herkesi öyle ya da böyle taktiklerle ya susturmakta ya da itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. Oysa Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de İsra’ suresi 36.ayetinde şöyle buyurmaktadır:

Anlamı: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.”

Peki, para ve statü için, “ben” den başkası bir şey yapamaz zehirli zihniyetleri tarafından bugün ne/neler yapılıyor? Bilgi olmadan hükümler veriliyor, araştırmadan / sorgulamadan itham ediliyor, delil olmadan, itham edilenler dinlenmeden yaftalamalar hırla gidiyor. Çok ciddi söylüyorum ki bu, sadece bir ahlak problemi olmayıp; aynı zamanda açık ayet, hadis ve ehlisünnet ulemanın uyarılarına rağmen sürdürülen bir sapmadır.

Maalesef bu ifsat zihniyeti her köşeye ulaştırmak isteyen ve “itibarsızlaştırmayı” bir çalışma yöntemi belleyen güruh/güruhlar daha da ileri giderek, dini; para kazanmanın, güç devşirmenin ve insanları kontrol etmenin bir aracı hâline getirmektedir. İnsanların iman hassasiyetleri istismar edilmekte, “hizmet”, “yardım”, “dava” gibi kavramlar arkasına saklanılarak maddi menfaat sağlanmaktadır. Bu yapılırken de kendilerine göre “uygun” fetvalar bulunmakta, dini adeta kendileri adına kullanmaktadırlar.  Oysa Fahri Kâinat Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselam bu konuda son derece net bir uyarıda bulunmuştur (Buhârî, İlim, 38):

Manası: “Kim bile bile benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.”

Din adına konuşup, dini kendi çıkarına göre yorumlayanlar; bu ağır uyarının neresinde durduklarını ciddi şekilde düşünmek zorundadır. Çünkü bu, basit bir hata değil; doğrudan doğruya bir vebaldir.

Yakın geçmişte ve günümüzde yaşanan bazı acı olaylar da bu istismarın nelere yol açabileceğini açıkça göstermiştir. 15 Temmuz kalkışması gibi hadiselerde, dini söylemlerle insanları yönlendiren, onları bir yapıya körü körüne bağlayan zihniyetin nasıl bir felakete sebep olduğu hepimizin hafızasındadır. Din kisvesi altında oluşturulan yapılar, sorgulanmadığında nasıl bir tehdit hâline gelebileceğini açıkça ortaya koymuştur. Hatta öyle gruplar vardır ki, 15 Temmuz gibi hadiselerde sokaklara çıkıp çıkmamada kararsız kalıp kendi merkezlerinden haber beklemeyi, Gazze Soykırımı için diğer STK’ larla etkinlik yapmamayı, memleketi ilgilendiren önemli hadiselerde “biz ilim cemiyetiyiz” deyip de kendilerince etliye sütlüye karışmamayı tercih ederken arka tarafta da illegal yapılanma ve haberleşme unsurlarıyla sözde hayatlarına devam etmektedirler. Prof. Necmettin ERBAKAN hocanın dediği gibi: “Sizi gidi sizi gulu gulu dansçıları sizi.”

Dostlar lütfen dikkat edin;
Bu noktada sorumluluk sadece bu istismarı yapanlarda değildir. Onlara kayıtsız şartsız inanan, sorgulamayan, aklını ve iradesini teslim edenler de bu düzenin sürmesine zemin hazırlamaktadırlar. Hatta en az o güruhun sözde yönetim ya da idareci ya da beyin takımı (!) kadar suçludurlar.

Peki ne/neler yapılmalıdır?
Evvela dinimizin, bir grubun tekelinde olmadığını bilmemiz gerekmektedir. Hiç kimse “benim dediğim mutlak doğrudur” diyerek insanları yönlendirme otoritesi de değildir. Her Müslüman, aklını kullanmak ve araştırmakla mükelleftir.

Sonra şunu iyi bilmeliyiz: Korku, baskı ve suçluluk duygusu üzerinden kurulan hiçbir dini söylem sağlıklı değildir. Din, insanı özgürleştirir; köleleştirmez. Allah ile kul arasına girerek, herkese dur sorgula, sadece kendine ve aynı zihniyette olanlara transit geç diyen ve menfaat devşirmeye çalışan her yapıdan uzak durulmalıyız. Hatta böyle yapıları gördüğümüz zaman da vatandaşlık görevimizi yerine getirerek ilgili mercilere başvuruda bulunmamız gerekmektedir.

Diğer bir husus ise; maddi istek ve girilen beklentiler konusunda son derece dikkatli olunmalıdır. Din adına para talep eden, bunu sistematik hâle getiren ve şeffaflıktan uzak olan yapılara karşı mesafeli olunmalıdır. Çünkü hakiki hizmet, istismar üzerine değil; samimiyet üzerine kurulur. Adam kendine göre insanlara dersler veriyor, aynı kişilere haftada üç ders vererek sözde hayatını vakfettiği bu yoldan aylığı almayı hak ettiği gönül rahatlığını sağlıyor. Zekât, sadaka, fitre, bağış, şu bu gibi gelirleri zaten nasıl alıp nerelere nasıl ulaştırıyorlar başlı başına şaibe olan kimselerden ziyade müstahak olanlara kendi ellerimizle teslim etmeliyiz. Beni derinden etkileyen bir olayı birkaç yazıda ifade etmiştim: Gazze’ye zekât mı gönderilir deyip de kendi çoluk çocuğu için zekât toplayan kimselerin olduğu bir dönemde yaşıyoruz ki çok dikkatli olmamız gerekmektedir.

Sevgili dostlar unutulmamalıdır ki; iftira, İslam’da en büyük günahlardan biridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim Nûr Sûresinde 19.ayette iftira atanlar hakkında ağır uyarılarda bulunur ve bunun toplumsal bir fitne olduğuna dikkat çeker:

Anlamı: “Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

Diyeceklerim aslında bu kadar sınırlı değil lakin şunu açıkça ifade etmem gerekir: Günümüzde din üzerinden çıkar sağlayan birçok kimse ya da grup, insanları yaftalayarak kendine alan açanlar ve bunu yaparken kutsalları istismar ederler. Bunlar sadece insanlara değil, doğrudan doğruya dinin yanlış tanıtılmasına ve insanların içselleştirmelerine de zarar verirler.

Lütfen şu hususu unutmayalım: Hakikat; menfaatte değil, samimiyettedir. Samimiyet ise asla istismarla yan yana duramaz. Bugün olmasa yarın, yarın olmasa ertesi gün aşikâr olacaktır. Bu nedenle akıl, kalp, sezgi ve duyu organları doğru ve aktif olarak kullanılmalıdır. Aksi halde gözümüzün önünde ahlaktan bahseden kimselerin elin kadınlarının elinden çatalla pasta yediğini görürsünüz de gözlerinizi yalancı, aklınızı durmuş, kalbinizi de fesat olarak itham edip o güruhun değirmenine su taşıyan olarak tarihteki “bozguncular” arasındaki yerinizi alırsınız.

Kalalım sağlıcakla…

Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog

Reklam
Reklam

YORUMLAR

  • 4 Yorum
  • Adem ŞAHİN
    1 saat önce
    Kıymetli hocam, Kaleme aldığınız bu anlamlı ve düşündürücü yazı için teşekkür ediyorum. Dinin istismarına karşı ortaya koyduğunuz net duruş ve toplumsal sorumluluğa yaptığınız vurgu gerçekten takdire şayan. Benim ayrıca vurgulamak istediğim bir husus da şu: Hiç kimse, konumu ne olursa olsun sorgulanamaz değildir. Körü körüne itaat, insanı hakikatten uzaklaştırabilir. Eğer bir insan, hocası “üç kattan atla” dese bunu bile sorgulamadan yapacak noktaya gelmişse, burada ciddi bir irade ve akıl problemi var demektir. Bu nedenle, aklı ve muhakemeyi devre dışı bırakan değil; aksine onu diri tutan bir anlayışa her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Emeğinize ve yüreğinize sağlık, çalışmalarınızda bereketler diliyorum.
  • Gökmen Can
    27 dakika önce
    Değerlendirmeniz için çok teşekkür ederim. Söylediğiniz şeyler çok önemli. Maksadımız hakikatlerin güneş gibi görülmesine tuz tanesi kadar da olsa vesile olmaktır. Allah bizleri hak ve hakikatten ayırmasın. Amin.
  • Nurhayat Bütev
    6 saat önce
    Hocam kalemine , eline sağlık. Çok hassas bir konuyu, kimseyi kırmadan , saygıyla işlemişsin.
  • Gökmen Can
    6 saat önce
    Nurhayat hocam evvela değerlendirmeniz mutlu etti. Meselemiz zaten üzüm yemek olup bağcıyla kavgaya tutuşmak değil. Diğer yandan da özellikle genç kardeşlerimize ve halis duygularla maneviyatı yaşamak isteyenlere karşı bir bakış açısı geliştirmelerine vesile olmak. Bizim mevcudiyetimiz her daim hak ve hakikati uzanabildiğimiz yerlere kadar ulaştırmak ve bencilliklerden, çıkarcılıktan ve körükörüne olan bağlılıklardan sakındırmak. Bu millet bundan çok çekti. Son 40 yılda başımıza gelmeyen neredeyse kalmadı. En azından şimdiden sonra dikkat edelim. Sizin vesilenizle Diyanet İşleri Başkanlığımıza tekrar teşekkür eder sizlere de başarılar dilerim.