Reklam
Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog

Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog


AİDİYET DUYGUSU ADALETİ TECELLİ ETTİRMELİ

12 Şubat 2026 - 12:32

"Hakikatle Mayalanmayan Bağın Çöküşü"
Bu yazımızda sizinle “aidiyet” kavramına bir başka açıdan bakacağız. Sahip olunduğunda sahibini güçlü kılacağı kadar bazen de çok fazla tehlikeli sulara itecek bir kavramdır. Bildiğiniz gibi her kavram ya da kelime her zaman olumlu bir ifadeye kaynaklık edememektedir.

Aidiyet, insanın varoluşsal bir boşluğu doldurma çabasıdır. Yani bir yere, bir fikre, bir topluluğa veya bir değere kök salma ihtiyacı, kişinin “ben” olmaktan “biz” gerçeğine varış yönelimidir. Lakin bu “değerli” olan ihtiyaç, eğer adaletle harmanlanmazsa, güvenli bir liman olmaktan çıkıp bir kimlik hapishanesine dönüşebilir. “Aidiyet Duygusu Adalet Tecelli Ettirmeli” savunuşumuz, aslında bir tercihin değil, bir zorunluluğun ifadesidir. Çünkü adaletin olmadığı yerde aidiyet, sadakat değil, bir esaret, aklı ve iradeyi kullanmama ve körlemesine biat etmek biçimidir.

Ruh Her Daim Kendine Sığınak Arar
Aidiyet, sadece bir grubun üyesi olmak değildir. Kişinin kendisini bir yapının ya da grubun parçası hissetmesi, orada değer görmesi/gördüğünü zannetmesi ve o bütünün değerlerini içselleştirmesidir. Psikoloji dünyasındaki önemli bilim adamlarından Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi”nin orta basamaklarda yer alan bu duygu, kişiye güvenlik ve anlam sunar. İnsan, sosyal bir varlık olarak yalnızlığın üşüten, bazen korkutabilen soğukluğundan, bir grubun kolektif sıcaklığına kaçma ihtiyacı duyar. İşte, burada da aidiyet olayı devreye girer.

Lakin gerçek bir aidiyet, özgür irade ve ahlaki bilinç üzerine inşa edilir. Bir topluluğa ait olmak, o topluluğun hatalarını değerli görmek/bilmek/zannetmek veya yanlışlarına göz yummak demek değildir. Bilakis, gerçek aidiyet, ait olunan yapının daha iyiye gitmesi için bir sorumluluk üstlenmeyi gerektirir. Sonuç ne olursa olsun aidiyet; yanlışı ve kişiyi değil de doğruyu ve grubu/bütün yapıyı koruyacak biçimde gerçekleşmelidir.

Yanlışa Biat Edilemez! Çünkü Aidiyet Olmaz Asimilasyon Olur.
Günümüzde aidiyet duygusu sık sık “koşulsuz sadakat” ile karıştırılmaktadır. “Bizden olan ne yaparsa yapsın haklıdır” anlayışı, adaletin en büyük düşmanıdır. Yanlışa biat ederek sağlanan bir aidiyet, aslında kişinin kendi vicdanından vazgeçmesi demektir. Hakikatin “gün gibi güneş gibi” ortada olduğu halde iradesine ipotek koydurmuş, kişilerin egoist manyaklıklarına “erbab” gözüyle bakan kimselerin aidiyeti anladığını söyleyemeyiz. Çünkü ne körü körüne bağlanmak bizi yüceltir ne de sorgulamamız bizi alçaltır. Hele ellerinden, dillerinde sürekli hatalar hasıl olan kimselere kör sağır biat etmek iradesizliğin haykırışıdır.

Bir grubun, cemaatin veya siyasi yapının yanlışlarını “aidiyet” uğruna savunmak, o yapıyı ıslah etmek yerine çürütür. Tarih boyunca görülen totaliter yapılar, kişilerin eleştirel aklını “aidiyet” adı altında ipotek altına alarak yükselmişlerdir. Oysa ki: Kör biat, kişiyi bir “özne” olmaktan çıkarıp “nesne” haline getirir. Gerçek bağlılık, yanlışı düzeltme iradesini barındırır. Yanlışa ortak olmak, o hatanın getireceği yıkıma da ortak olmaktır.

Yüce Dinimiz İslam ve Adalet
İslam düşünce ufkunda aidiyetin en üst formu “Ümmet” bilincidir. Ancak bu bilinç, asla adaletin önüne geçmemeli. Kur’an-ı Kerim, adaleti mutlak bir ilke olarak koyar ve bu ilkenin sarsılmasını inancın zedelenmesiyle eşdeğer tutar. Nisâ Suresi 135. âyeti bu konuda sarsıcı bir uyarı yapar:

Anlamı: “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”

Bu âyet, aidiyet duygusunun adalet sınavıdır. “Akraba” veya “yakın” vurgusu, insanın doğal olarak duyduğu en güçlü aidiyet bağlarının bile adalet söz konusu olduğunda ikincil kalması gerektiğini emreder. İslam’a göre bir Müslüman, kendi grubundan birinin haksızlığına karşı duramadığı an, aidiyeti bir kör bir fanatizim haline gelmiş demektir.

Peygamber Efendimiz Aleyhisselamın “Zalime de mazluma da yardım edin” hadisini duyan sahabenin şaşırarak “Zalime nasıl yardım ederiz?” diye sorması üzerine verdiği cevap, konunun özünü özetler: “Onu zulmünden el çektirerek!” İşte gerçek aidiyet budur; sevdiğin ve ait olduğun kişinin hatasına engel olmaktır.


Sosyal Açıdan Aidiyet ve Adalet Dengesi
Sosyal yapılar yani kurum ve kuruluşlar, adalet direği üzerinde yükselirler. Eğer bir toplumda “biz” ve “öteki” ayrımı adaletin yerini alıyorsa, o toplumda sosyal doku hızla bozulur. Hatta doku diye bir şey kalmaz çürümüşlüğün kokusu her yanı sarar. Hakkaniyetli olanlar duyu organları sağlam olanlardır ki onlar bunu algılar ve temizliği tercih eder.

Ayrıca liyakatin ve kayırmacılığın, aidiyet duygusunun önüne geçmesi vardır ki o da kurumsal yapıları çökertir. Bir işin ehline değil de “bizden” olana verilmesi, toplumsal adaletin tecellisini engeller.

Kutuplaşmanın oluşturulduğu yapılarda adaletle dengelenmeyen aidiyet, fanatizmi doğurur. Fanatizm ise toplumu gettolara böler. İnsanlar hakikate değil, kendi mahallelerinin çıkarlarına göre pozisyon almaya başlarlar. Haklı haksız analizi ve tespitini yapmadan felçli fanatik olarak bir darbe de o indirir adalete.

Güven erozyonunun yaşanması da aidiyete zarar verir. Adaletin tecelli etmediği bir grupta, aidiyet sadece çıkar ilişkisine dayalıdır. Adaletin bittiği yerde, herkesin birbirine şüpheyle baktığı bir “güç savaşı” başlar. “Düşmanlığın bile bir şerefi vardır” ifadesini hatırlatmayacak hainlikler alıp başını yürüyüp gider.

Vicdanın Sesi ve Kimlik İnşası
Kişisel boyutta aidiyet, kişinin kimliğini tanımlar. Ancak bir kimlik, adaletsizlik üzerine inşa edilmişse o kimlik sakattır. Kişi, ait olduğu grubun haksızlıklarını gördüğü halde sessiz kalıyorsa, iç dünyasında derin bir huzursuzluk ve yabancılaşma yaşar. Bu durum psikolojide “Bilişsel Çelişki” olarak adlandırılır. Kişi, grubuna olan aidiyetini korumak için vicdanının sesini kısmaya başlar. Bu, karakterin aşınmasıdır. Onurlu bir insan, aidiyetini vicdanının önüne koymayan, “Ben buraya aitim ama bu yapılan yanlıştır” diyebilme cesaretini gösteren kişidir.

En Büyük Tehlike Haksızlığın Meşrulaştırılmasıdır
Aidiyet duygusunun en tehlikeli yanı, haksızlığı “yüce bir amaç” uğruna meşrulaştırmaktır. “Davamız için”, “Kurumumuzun bekası için”, “Cemaatimizin selameti için” denilerek yapılan her haksızlık, aslında o davaya, o kuruma ve o cemaate vurulan en büyük darbedir.

Haksızlık üzerine bina edilen bir yapı, dışarıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün, temelindeki çürüklük nedeniyle eninde sonunda yıkılmaya mahkumdur. Adaleti tecelli ettirmeyen bir aidiyet, helvadan putlar yapıp sonra onları yemek gibidir.

Hakikatle Buluşan Aidiyet Çok Değerlidir
Aidiyet duygusu, adaletle terbiye edildiğinde bir rahmettir. İnsanı yalnızlıktan kurtarır, bir ideal uğruna birleştirir ve toplumsal dayanışmayı sağlar. Ancak bu duygu, hakikatin önüne geçerse bir felakete dönüşür. Bir Müslüman, bir vatandaş ve bir kişi olarak temel şiarımız şu olmalıdır: Benim aidiyetim, adaletimin sınırlarını belirlemez; aksine adaletim, aidiyetimin sınırlarını çizer. Eğer bir yapı içerisinde adaletin tecellisine engel oluyorsak, o yapıya ait değil, o yapının yanlışlarına esiriz demektir. Gerçek aidiyet, yanlışa “hayır” diyebilecek kadar hür, adaleti ayakta tutacak kadar cesur olmayı gerektirir. Unutulmamalıdır ki, mülkün (düzenin) temeli olan adalet sarsılırsa, hiçbir aidiyet o enkazın altında kalmaktan bizi kurtaramaz.

Kalın sağlıcakla…

Gökmen CAN
Eğitimci Sosyolog

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum