ABD-İsrail-İran Çatışması: Kimlerin İşine Yarıyor, Kimleri Zayıflatıyor?
2024-2026 Dönemine İlişkin Eleştirel ve Kanıta Dayalı Bir Değerlendirme
Dr. Murat ONARAN
21 Mart 2026
Bu makale, 2024-2026 döneminde ABD, İsrail ve İran ekseninde şekillenen askeri ve jeopolitik çatışmanın “kimin işine yaradığı” sorusunu tek boyutlu bir komplo anlatısına indirgemeden incelemektedir. Temel sav, bu çatışmanın hiçbir aktör için tam anlamıyla net bir kazanç üretmediği; buna karşılık bazı aktörlere kısa vadeli göreli faydalar sağlarken uzun vadede hemen hepsi için maliyetleri büyüttüğüdür. Çalışma, beş düzlemde değerlendirme yapmaktadır: iç siyaset, askeri-stratejik denge, enerji ve ticaret koridorları, yaptırım ve diplomasi mekanizmaları ile uluslararası hukuk. Bulgular, İsrail’de güvenlik merkezli siyasal ajandanın tahkim edildiğini; ABD’de ise bölgesel caydırıcılık ve müttefik yönetimi söyleminin güç kazandığını, fakat bunun aynı zamanda yüksek mali, hukuki ve diplomatik bedeller ürettiğini göstermektedir. İran açısından çatışma, kısa vadede rejim etrafında sınırlı bir toparlanma ve “direniş” söyleminin yeniden mobilizasyonunu mümkün kılarken, orta vadede yaptırımların sertleşmesi, ekonomik kırılganlığın derinleşmesi ve nükleer dosyada uluslararası baskının artması gibi sonuçlar doğurmuştur. Ayrıca Kızıldeniz ve Hürmüz hattındaki krizlerin küresel taşımacılık, enerji fiyatları ve tedarik zincirleri üzerinde belirgin bir maliyet yarattığı görülmektedir. Sonuç olarak, çatışmadan en çok kazanç sağlayanların devletlerden çok, güvenlik bürokrasileri, yaptırım mimarileri, kriz ekonomileri ve savunma harcamalarından beslenen yapılar olduğu; en büyük kaybedenlerin ise bölge halkları, siviller ve küresel ekonomik istikrar olduğu savunulmaktadır.
Anahtar Sözcükler: ABD, İsrail, İran, jeopolitik çatışma, yaptırımlar, Kızıldeniz, Hürmüz, enerji güvenliği, uluslararası hukuk
ABD-İsrail-İran Çatışması: Kimlerin İşine Yarıyor, Kimleri Zayıflatıyor?
ABD, İsrail ve İran arasında son yıllarda tırmanan çatışma, yalnızca üç devlet arasındaki bir güç mücadelesi değildir; aynı zamanda Gazze savaşı, Kızıldeniz’de deniz ticaretinin hedef alınması, İran’ın nükleer programı, bölgesel vekil ağları ve büyük güç rekabeti gibi birbirine bağlı dosyaların kesişim noktasında yer almaktadır. Bu nedenle “Bu savaş kimin işine yaradı?” sorusuna verilecek akademik bir yanıt, bir tarafın gizli planıyla açıklanan kesin ve mutlak bir kazanan listesi sunamaz. Daha gerçekçi yaklaşım, çatışmanın hangi aktörlere hangi zaman ufkunda, hangi maliyetler eşliğinde ve hangi kurumsal araçlar üzerinden göreli avantaj sağladığını incelemektir.
Bu makalenin temel iddiası şudur:
Söz konusu çatışma, kısa vadede bazı siyasal ve kurumsal aktörlere manevra alanı açmış olsa da, orta ve uzun vadede bölgesel güvenlik mimarisini daha kırılgan hâle getirmiş; ekonomik, insani ve hukuki maliyetleri büyütmüştür. Dolayısıyla “yarar” kavramı burada normatif bir onay anlamına gelmemekte; yalnızca göreli çıkar, kapasite artışı veya gündem kontrolü anlamında kullanılmaktadır. Nitekim Kızıldeniz krizinin küresel ticareti bozması, Süveyş ve Bab el-Mandeb trafiğini sert biçimde düşürmesi ve Hürmüz çevresinde risk primi üretmesi, çatışmanın çoğu aktör için bir refah artışından çok bir istikrarsızlık ekonomisi yarattığını göstermektedir (World Bank, 2025; U.S. Energy Information Administration [EIA], 2025).
Yöntem ve Analitik Çerçeve
Bu çalışma, resmi kurum belgeleri, uluslararası kuruluş raporları ve saygın politika analizleri üzerinden hazırlanmış bir derleme ve sentez çalışmasıdır. Kaynak tabanı; ABD Kongre Araştırma Servisi (CRS), Dünya Bankası, IMF, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Birleşmiş Milletler ve Birleşik Krallık Avam Kamarası Kütüphanesi gibi kurumsal metinleri esas almaktadır. Böylece sosyal medyada dolaşan doğrulanmamış iddialar veya tekil propagandif anlatılar yerine, izlenebilir ve denetlenebilir veri noktaları kullanılmıştır.
Analitik çerçeve beş eksene dayanmaktadır. Birinci eksen, iç siyasal fayda ve meşruiyet üretimidir. İkinci eksen, askeri-stratejik sonuçlar ve caydırıcılık dengeleridir. Üçüncü eksen, enerji, deniz taşımacılığı ve küresel fiyatlama mekanizmalarıdır. Dördüncü eksen, yaptırımlar, diplomasi ve uluslararası hukuk alanıdır. Beşinci eksen ise insani maliyetlerdir. Bu yapı, “perde arkası” denilen alanı kişisel köken, etnisite ya da dini aidiyet üzerinden değil; kurumsal çıkar, güvenlik doktrini, siyasal teşvik ve ekonomik yapı üzerinden açıklamayı mümkün kılmaktadır.
Çatışmanın Kısa Zaman Çizelgesi ve Yapısal Arka Planı
2023 sonrasında Gazze savaşıyla hızlanan bölgesel gerilim, İran destekli silahlı ağların ve özellikle Husilerin devreye girmesiyle deniz güvenliği boyutu kazandı. Dünya Bankası verilerine göre Kızıldeniz krizi, 2024 sonuna gelindiğinde Süveyş Kanalı ve Bab el-Mandeb üzerinden geçen trafiği yaklaşık dörtte üç oranında azaltmış; daha önce dünya konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 30’unu taşıyan güzergâhta ciddi bir daralma yaratmıştır (World Bank, 2025). Aynı rapor, 2023 Ekim-2024 Aralık arasında Husi güçlerinin ticari gemilere yüzlerce saldırı düzenlediğini ve bunun küresel navlun maliyetlerini kayda değer biçimde artırdığını göstermektedir.
2025 yılında gerilim daha açık devletler-arası boyut kazandı. Birleşik Krallık Avam Kamarası Kütüphanesi’nin özetine göre 13-23 Haziran 2025 arasında İsrail, İran’ın nükleer programı, füze altyapısı ve enerji tesislerini hedef alan saldırılar düzenledi; 22 Haziran 2025’te ABD de doğrudan askeri eyleme katıldı. Buna İran’ın füze ve İHA saldırıları eşlik etti; 24 Haziran 2025’te ateşkes ilan edilse de, hasarın boyutu ve nükleer program üzerindeki etkilerin düzeyi tartışmalı kaldı (House of Commons Library, 2025). Bu tablo, artık kriz yönetiminden çok, kontrollü fakat tekrar üretilebilir bir çatışma çevrimine girildiğini düşündürmektedir.
Nükleer dosya da aynı dönemde sertleşti. CRS’ye göre E3’ün “snapback” sürecini işletmesiyle Birleşmiş Milletler yaptırımları 27 Eylül 2025’te yeniden devreye girdi; böylece İran dosyası yeniden daha ağır uluslararası baskı çerçevesine taşındı (Congressional Research Service [CRS], 2025a). Dolayısıyla askeri tırmanış ile yaptırım mimarisi birbirini besleyen iki paralel kanal hâline geldi.
Bu Çatışma En Çok Kimin İşine Yarıyor?
Bu soruya verilecek en dikkatli yanıt, “en çok yararlananlar çoğu zaman tek tek uluslar değil, krizden güç devşiren kurumsal yapılardır” şeklindedir. İlk olarak güvenlik bürokrasileri ve savunma harcamaları artmaktadır. İsrail açısından İran tehdidinin görünür ve sürekli tutulması, güvenlik merkezli devlet kapasitesinin ve istihbarat/askeri kurumların ağırlığını artırmaktadır. ABD açısından da İran ve İran bağlantılı ağların bölgesel düzen için tehdit olarak kodlanması, askeri varlık, füze savunması, deniz devriyesi ve müttefik koordinasyonu için ek meşruiyet üretmektedir (CRS, 2025b; CFR, 2025).
İkinci olarak kısa vadede bazı siyasal iktidarlar gündemi yeniden çerçeveleme fırsatı bulmaktadır. İçeride ekonomik sorunlar, hukuki tartışmalar veya toplumsal kutuplaşma yaşayan yönetimler, dış tehdidi öne çıkararak siyasal merkezileşme sağlayabilmektedir. İsrail’de güvenlik tehdidinin yoğunlaşması, hükümetin “varoluşsal tehdit” söylemiyle iç muhalefeti ikincilleştirmesine yardımcı olmaktadır. İran’da ise dış saldırı, rejime yönelik toplumsal hoşnutsuzluğu tamamen ortadan kaldırmasa da, en azından kısa süreli “bayrak etrafında toplanma” etkisi üretebilmektedir. Bu, kalıcı bir meşruiyet kazanımı değil; kriz dönemine özgü, koşullu bir toparlanmadır.
Üçüncü olarak yaptırım ve kriz ekonomileri belirli dış aktörlere alan açmaktadır. İran üzerindeki baskının artması, küresel enerji ve nakliye piyasalarında risk primi yaratmakta; bazı enerji ihracatçıları daha yüksek fiyatlardan dolaylı gelir elde edebilmektedir. Ancak burada dikkatli olunmalıdır: Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve LNG akışı küresel sistem için o kadar kritiktir ki, kısa vadeli fiyat kazancı, bölgesel aktörler için bile uzun vadeli güvenlik maliyetini telafi etmeyebilir. EIA’ya göre 2024 ve 2025’in ilk çeyreğinde Hürmüz’den geçen akış, toplam deniz yoluyla petrol ticaretinin dörtte birinden fazlasını ve küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birini temsil etmiştir; Uluslararası Enerji Ajansı ise 2025’te bu boğazdan küresel ham petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 34’ünün geçtiğini belirtmektedir (EIA, 2025; International Energy Agency [IEA], 2026). Bu nedenle enerji piyasasında “kazananlar” bile aslında yüksek belirsizlik içinde hareket etmektedir.
Dördüncü olarak Rusya gibi üçüncü taraf aktörler, Batı dikkatinin dağılması ve enerji fiyat baskısının artmasından göreli jeopolitik fayda sağlayabilmektedir. Aynı şekilde Çin, kısa vadede İran petrolüne erişim ve ABD’nin bölgesel meşguliyetinden belli avantajlar elde etse de, Hürmüz ve Kızıldeniz’deki oynaklık Çin’in enerji güvenliği ve ticaret hatları açısından da ciddi risk taşımaktadır. Yani üçüncü taraf aktörler için bile söz konusu olan şey kalıcı kazanç değil, sınırlı ve koşullu jeopolitik manevra alanıdır.
İsrail Açısından Göreli Faydalar ve Ağır Bedeller
İsrail’in bu çatışmadan elde ettiği en önemli kısa vadeli fayda, İran’ın doğrudan tehdit kapasitesine ve bölgesel ağlarına karşı askeri baskıyı meşrulaştırmasıdır. ABD ile yoğun güvenlik koordinasyonu, füze savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve İran’ın nükleer ilerleyişini geciktirme iddiası, İsrail’in resmi güvenlik söylemini desteklemektedir. Haziran 2025 saldırıları üzerine yapılan değerlendirmelerde de hedefin İran’ın nükleer ve füze altyapısını geriletmek olduğu açıkça belirtilmiştir (House of Commons Library, 2025; IAEA, 2025).
Bununla birlikte bu “fayda”, stratejik netlikten çok geçici taktik üstünlük niteliği taşımaktadır. İran’ın programına verilen zararın boyutu konusunda kesinlik bulunmamaktadır; kimi değerlendirmeler programın aylarla ölçülen bir gecikmeye uğradığını, kimileri ise etkinin daha büyük olduğunu savunmuştur (House of Commons Library, 2025). Nükleer programın tamamen ortadan kaldırılmadığı, sadece dağılma, yer değiştirme veya yeniden yapılanma kapasitesinin etkilenmiş olabileceği yönündeki belirsizlik, askeri çözümün sınırlı olduğunu göstermektedir.
Dahası, İsrail’in kısa vadeli güvenlik kazanımları ciddi diplomatik ve hukuki maliyetlerle birlikte gelmektedir. Gazze savaşı ve bölgesel yayılma, uluslararası hukuk tartışmalarını derinleştirmiş; Uluslararası Adalet Divanı süreci ve Birleşmiş Milletler platformlarındaki eleştiriler İsrail’in uluslararası meşruiyet maliyetini büyütmüştür (International Court of Justice [ICJ], 2024; UN News, 2025). Dolayısıyla İsrail devleti veya hükümeti için “işine yarama”, ancak güvenlik alanında kısmi ve geçici bir alan açma biçiminde anlaşılabilir; daha geniş diplomatik denklemde bunun ciddi bir ters tepme riski vardır.
ABD Açısından: Bölgesel Düzen Kurma İddiası mı, Maliyetli Bağlanma mı?
ABD açısından çatışmanın göreli faydası, bölgesel caydırıcılığın ve müttefiklik ağının yeniden tahkim edilmesidir. Washington, İran destekli ağlara karşı deniz güvenliği operasyonları ve müttefik savunma koordinasyonu üzerinden Ortadoğu’daki merkezî rolünü yeniden görünür kılmıştır. CFR’ye göre ABD, 2025 itibarıyla Husi hedeflerine karşı geniş çaplı operasyonlar yürütmeye devam etmiş; bunu küresel ticaret yollarının ve müttefik güvenliğinin korunması olarak çerçevelemiştir (CFR, 2025).
Ayrıca ABD’nin İsrail’e verdiği mali ve askeri destek, ilişkinin yapısal derinliğini göstermektedir. CRS verilerine göre 1946-2025 döneminde ABD’nin İsrail’e toplam dış yardım yükümlülüğü nominal olarak yaklaşık 174.97 milyar dolara ulaşmıştır; yalnızca 2024 yılında 12.5 milyar dolarlık yardım kaydedilmiştir (CRS, 2025b). Bu tablo, çatışma dönemlerinde ABD-İsrail güvenlik bağının yalnızca diplomatik değil, bütçesel ve kurumsal olarak da güçlendiğini göstermektedir.
Ancak bu durumun ABD için yüksek maliyeti vardır. Birincisi, bölgesel krizlerin ABD’yi tekrar doğrudan askeri angajmana çekmesi, “sonsuz savaşlar” eleştirisini canlandırmaktadır. İkincisi, Washington’ın uluslararası hukuk ve insan hakları alanındaki söylem tutarlılığı sorgulanmaktadır. Üçüncüsü, enerji piyasalarında ve deniz güvenliğinde oluşan riskler küresel enflasyon ve lojistik maliyetler üzerinden ABD ekonomisini de etkilemektedir. IMF ve Dünya Bankası, bölgedeki çatışma ve sevkiyat kesintilerinin büyüme, enflasyon ve finansal koşullar üzerinde olumsuz etki yarattığını açık biçimde vurgulamaktadır (IMF, 2024; World Bank, 2025). Bu nedenle ABD için de kazanç mutlak değil; düzen kurma iddiası ile maliyetli bağlanma arasında salınan bir denklem söz konusudur.
İran Açısından: Kısa Vadeli Toparlanma, Orta Vadeli Aşınma
İran açısından ilk bakışta “işine yarayan” unsur, dış saldırı koşullarında rejimin güvenlik anlatısını güçlendirebilmesidir. Rejim, dış baskıyı içeride muhalefetin bastırılması, güvenlik önceliklerinin sertleştirilmesi ve “direniş ekseni” söyleminin yeniden canlandırılması için kullanabilmektedir. Bu, özellikle dış tehdidin görünür olduğu anlarda, toplumsal tepkilerin en azından bir kısmını dışarıya yöneltme kapasitesi doğurur.
Ne var ki ekonomik ve diplomatik veriler, İran’ın uzun vadede daha fazla yıprandığını göstermektedir. Dünya Bankası’nın İran görünümü, 2025’te çatışmanın tırmanması ve sıkılaşan yaptırımların kur değer kaybını, enflasyon beklentilerini ve mali baskıları artırdığını belirtmektedir (World Bank, 2025b). CRS de 2025 sonbaharında Birleşmiş Milletler yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesiyle İran üzerindeki baskının sertleştiğini kaydetmektedir (CRS, 2025a). Bu tablo, İran’ın dış saldırıyı tamamen iç siyasi kazanca çeviremediğini; aksine ekonomik kırılganlığının daha görünür hâle geldiğini düşündürmektedir.
Nükleer dosyada da benzer bir ikilem vardır. İsrail ve ABD saldırıları İran’ın nükleer altyapısına zarar vermiş olabilir; fakat bu durum aynı zamanda Tahran’daki karar vericiler için daha dağınık, daha gizli ve muhtemelen daha az denetlenebilir bir nükleer stratejiye yönelme teşviki de yaratabilir. Bu ise kısa vadeli askeri başarıların orta vadede daha zor bir denetim ve diplomasi sorununa dönüşmesi riskini doğurur. Dolayısıyla İran için çatışmanın “yararı”, büyük ölçüde savunmacı rejim konsolidasyonu düzeyindedir; ekonomik, teknik ve uluslararası düzeyde ağır kayıplar baskındır.
Enerji, Deniz Ticareti ve Kriz Ekonomisinin Kazananları
Çatışmanın görünmeyen fakat çok önemli cephesi enerji ve taşımacılık maliyetleridir. Dünya Bankası’na göre Kızıldeniz’deki kriz, 2024 sonunda hem gemi trafiğini hem de bölgesel liman faaliyetlerini sert biçimde düşürmüş; Drewry Dünya Konteyner Endeksi kriz öncesine göre çok daha yüksek seviyelerde kalmıştır (World Bank, 2025). Bu, savaşın yalnızca füze ve hava saldırılarıyla değil, sigorta primleri, rota uzamaları, teslimat gecikmeleri ve ithalat maliyetleri üzerinden de işlediğini göstermektedir.
Burada kısa vadeli göreli kazanç sağlayanlar arasında bazı enerji ihracatçıları, deniz taşımacılığında alternatif güzergâhlara bağlı hizmet sağlayıcılar ve savunma/koruma hizmetlerinden beslenen sektörler sayılabilir. Fakat bu kazançların neredeyse tamamı kırılgandır. Çünkü Hürmüz’de riskin büyümesi, yalnızca rakip ülkelerin değil, Körfez monarşilerinin ve Asya ithalatçılarının da ekonomik güvenliğini tehdit eder. IEA verilerine göre 2025’te Hürmüz’den geçen petrolün önemli kısmı Asya’ya gitmiştir ve Çin ile Hindistan birlikte bu akışın yüzde 44’ünü almıştır (IEA, 2026). Bu nedenle enerji piyasasında krizden para kazananlar olsa da, sistem genelinde net etki maliyet artışı ve belirsizliktir.
Başka bir ifadeyle, bu savaşın ekonomik kazananları çoğu zaman üretken sektörler değil, risk priminden beslenen alanlardır. Jeopolitik şokların tekrar üretildiği her durumda savunma siparişleri, özel güvenlik, savaş sigortası, spekülatif enerji pozisyonları ve yaptırım uyum hizmetleri büyür. Ancak bunlar toplumsal refah artışı değil, çatışma maliyetinin yeniden dağıtılmasıdır.
Uluslararası Hukuk ve Diplomasi Boyutu: Kimin Eli Güçleniyor?
Çatışmanın bir başka perde arkası, askeri başarı kadar hukukî anlatı mücadelesidir. İsrail ve ABD, saldırıları meşru müdafaa, caydırıcılık ve nükleer tehditleri önleme çerçevesinde savunurken; İran ve birçok başka aktör bunları egemenlik ihlali, bölgesel istikrarın bozulması ve uluslararası hukukun aşınması olarak sunmaktadır. Birleşmiş Milletler’de Haziran 2025 oturumlarında öne çıkan tema da tam olarak buydu: hızla büyüyen bölgesel gerilimin diplomasi yoluyla frenlenmesi gerektiği yönünde geniş bir mutabakat mevcuttu (UN Press, 2025; UN News, 2025).
Uluslararası Adalet Divanı’nın Gazze bağlamındaki süreçleri ise daha geniş bölgesel savaşa dair algıyı etkileyen bir arka plan oluşturmuştur. Divan’ın 2024 tarihli tedbir kararları, İsrail’in uluslararası hukuk alanındaki baskıyla karşı karşıya olduğunu göstermiştir (ICJ, 2024). Bu durum, askeri alanda kazanım arayan aktörlerin bile hukuk ve meşruiyet alanında savunmada kaldığını düşündürmektedir. Dolayısıyla diplomatik düzlemde bu çatışma, hiçbir taraf için temiz bir zafer üretmemiştir; yalnızca pozisyonların sertleşmesine yol açmıştır.
En Büyük Kaybedenler: Siviller, Bölge Ekonomileri ve Küresel Düzen
Akademik dürüstlük açısından en kritik nokta şudur: “Kimin işine yaradığı” sorusu, çatışmanın en büyük kaybedenlerini görünmez kılmamalıdır. Gazze’de ve bölgenin diğer gerilim hatlarında ortaya çıkan insani yıkım, yüz binlerce insanın yerinden edilmesi, altyapının çökmesi ve yardım erişiminin aksaması, bütün stratejik hesapların ötesinde gerçek ve ölçülebilir bir kayıptır (ICJ, 2024; OCHA, 2025). İran ve İsrail topraklarına yayılan karşılıklı saldırılar da sivil nüfusun ve kritik altyapının savaş riskine maruz kaldığını göstermiştir (UN Press, 2025).
Bölge ekonomileri açısından da durum olumsuzdur. IMF, İsrail-Gazze savaşı ve Kızıldeniz taşımacılık bozulmalarının Orta Doğu ve Orta Asya’da büyüme üzerinde aşağı yönlü baskı yarattığını, belirsizliği artırdığını ve bazı ülkelerde finansal stresi yükselttiğini bildirmiştir (IMF, 2024). Dolayısıyla savaş, ekonomik bakımdan bölge için bir kalkınma stratejisi değil; kaynakların güvenlik harcamalarına ve kriz yönetimine çekildiği, yatırım ufkunun daraldığı bir sıkışma üretmektedir.
Küresel düzeyde ise deniz yolları, enerji tedariki, veri kabloları ve sigorta sistemleri üzerindeki baskı, çağdaş savaşların artık yalnızca cephede değil, dolaşım altyapılarında da yürüdüğünü kanıtlamaktadır. Dünya Bankası’nın dikkat çektiği veri kablosu hasarı ve internet trafiği sapmaları, çatışmanın dijital ekonomi üzerinde bile etkileri olduğunu ortaya koymaktadır (World Bank, 2025).
Tartışma
Toplanan veriler birlikte okunduğunda, çatışmanın belirli aktörlere kısa vadeli fayda sağladığı; ancak bu faydanın büyük ölçüde “negatif fayda” olduğu görülmektedir. Negatif faydadan kasıt, bir aktörün refah üretmesi değil; tehdit söylemi üzerinden alan kazanması, rakibin maliyetini yükseltmesi veya içerde gündem kontrolü elde etmesidir. Bu yüzden “işine yarama” ifadesi yanıltıcı olabilir. İsrail güvenlik alanında, ABD bölgesel angajman ve ittifak yönetiminde, İran ise kısa süreli rejim konsolidasyonunda göreli avantajlar elde etmiş görünmektedir. Fakat bunların hiçbiri kalıcı ve düşük maliyetli kazanımlar değildir.
Asıl süreklilik gösteren kazanç, savaşın kendisini yöneten kurumsal yapılarda toplanmaktadır: savunma bütçeleri, güvenlik bürokrasileri, yaptırım sistemleri, kriz sigortası ve jeopolitik riskten kâr eden piyasa alanları. Buna karşılık toplumlar; enflasyon, yıkım, yerinden edilme, diplomatik izolasyon ve demokratik alan daralması şeklinde bedel ödemektedir. Bu nedenle daha isabetli soru, “Hangi toplum yarar görüyor?” değil, “Hangi kurumlar kriz sürdükçe güçleniyor?” olmalıdır.
Sonuç
Sonuç olarak ABD-İsrail-İran çatışması, popüler söylemlerde sunulduğu gibi tek bir tarafın mühendislik ürünü olarak tasarlanmış, açık ve kesin bir kazanç düzeni üretmemektedir. Bunun yerine, çok katmanlı bir çıkar çatışması doğurmaktadır. İsrail, İran tehdidini ulusal güvenlik merkezli stratejisini tahkim etmek için kullanmakta; ABD, bölgesel caydırıcılık ve müttefik yönetimi adına askeri-siyasi ağırlığını yeniden göstermekte; İran ise dış baskıyı rejim güvenliği ve direniş anlatısı için araçsallaştırmaktadır. Ne var ki bu göreli faydaların her biri, ciddi ekonomik, insani, diplomatik ve hukuki maliyetler üretmektedir.
Bu nedenle makalenin nihai yanıtı şöyledir: Çatışma en çok, savaşı kalıcı bir güvenlik ve kriz yönetimi rejimine dönüştüren kurumsal yapılara yarıyor; en az ise bölge halklarına ve uluslararası istikrara. En büyük kazananlar devletlerden çok savaş ekonomisinin bileşenleri, en büyük kaybedenler ise siviller, kırılgan ekonomiler ve hukukî normlardır. Akademik ve etik açıdan savunulabilir bir değerlendirme, meseleyi etnik ya da dini özcülükle değil; çıkar yapıları, kurumsal teşvikler ve somut veri üzerinden okumayı gerektirir.
Dr. Murat ONARAN
21.03.2026
- Congressional Research Service. (2025a). İran’ın nükleer programı ve BM yaptırımlarının yeniden uygulanması. Congress.gov.
- Congressional Research Service. (2025b). ABD’nin İsrail’e dış yardımı: 7 Ekim 2023’ten bu yana genel görünüm ve gelişmeler. Congress.gov.
- Council on Foreign Relations. (2025, 21 Mart). Kızıldeniz kuşatması.
- House of Commons Library. (2025, 22 Temmuz). İran: Haziran 2025 İsrail ve ABD saldırılarının etkileri.
- International Atomic Energy Agency. (2025, 13 Haziran). İran’daki duruma ilişkin açıklama.
- International Court of Justice. (2024). Gazze Şeridi’nde Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin uygulanması (Güney Afrika v. İsrail): Kararlar ve özetler.
- International Energy Agency. (2026). Hürmüz Boğazı.
- International Monetary Fund. (2024). Orta Doğu ve Orta Asya için bölgesel ekonomik görünüm: Yüksek belirsizlik ortamında dengesiz toparlanma.
- Office for the Coordination of Humanitarian Affairs. (2025). Gazze için insani durum ve müdahale güncellemeleri.
- UN News. (2025, 13 Haziran). Güvenlik Konseyi İran-İsrail çatışması nedeniyle acil oturumda toplandı.
- United Nations Press. (2025, 13 Haziran). İsrail’in İran’a hava saldırıları sonrası yapılan toplantıda delegeler gerilimin düşürülmesi ve diplomasi çağrısında bulundu.
- U.S. Energy Information Administration. (2025, 24 Haziran). Bölgesel çatışmalar sürerken Hürmüz Boğazı kritik petrol geçiş noktası olmayı sürdürüyor.
- World Bank. (2025a). Derinleşen Kızıldeniz taşımacılık krizi: Etkiler ve görünüm.
- World Bank. (2025b). İran İslam Cumhuriyeti: Makro yoksulluk görünümü.




YORUMLAR