Reklam
Adem DOĞANTEMUR

Adem DOĞANTEMUR


Tanrı'nın Ülkesi: ABD

14 Ocak 2026 - 20:28

Tanrı’nın Ülkesi: ABD Amerika’nın dünyanın jandarması gibi davranarak uzak yakın gezegenin her bir köşesindeki her olaya burnunu sokmasının, yalnızca günlük politikalar gereği durumdan vazife çıkarma anlayışının bir sonucu olduğunu düşünürseniz yanılırsınız. Olayın yalnızca politik değil, aynı zamanda teolojik bir boyutunun da olduğunu unutmayın lütfen!

Her şeyden önce Amerika’yı farklı yapan yönlerden birisi de onun temelindeki kavramlardır ki bu kavramlar ABD’nin yalnızca kendini değil tüm dünyayı şekillendirmesine neden olmuştur. Bu kavramlardan bir tanesi John Winthrop’ın 1630’da öne sürdüğü ve ülkenin kendini seçilmiş hissetmesine neden olan “Tepedeki Şehir” (City Upon a Hill) kavramıdır.

Buna göre kurulan bu yeni ülke Tanrı’nın istemiş olduğu ve O’nun eliyle kurulan ve özel bir görev yüklenen seçilmiş insanların ülkesidir. Dolayısıyla her bir başkan da Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir ve Tanrı adına iş yapmaktadır. ABD, yeni bir cennet, yeni bir dünya olarak kurulmuştur. Amerika kuruluş değerler dizisi açısından sıra dışı bir ülke, eski kıtanın din savaşları ve feodal düzeninde bunalıp kaçan çaresiz insanlar için efsanevî bir coğrafyadır.

Amerika, Avrupa’dan gelen çok çeşitli ırkın, içinde eridikleri bir “Eritme Potası” olarak bir takım eserlerde tasvir edilmiştir. ABD’nin kuruluşundan itibaren siyahlar, baskın kimlik kodunun tamamen dışında bırakılmışlardır. 1861-1865 yılları arasındaki Amerikan iç savaşı sonrasında yasal olarak kölelik kaldırılmış olsa da ne Güney’de ne de Kuzey’de ayrımcılık son bulmuştur.

1776 yılında bağımsızlığına kavuşan ABD’nin, kuruluşunun üzerinden henüz iki asır bile geçmeden 1945’de dünyanın en önemli gücü haline gelmesi ve bir İngiliz sömürgeliğinden dünya liderliğine giden süreç gerçekten kayda değerdir. 1945 sonrasında ABD, Sovyetler Birliğinin liderliğindeki komünist bloğa karşı kapitalist bloğun liderliğini üstlenmiştir. Soğuk savaş (1945-1990) olarak adlandırılan bu dönemde “iki kutuplu sistem”den bahsedilse de aslında ABD, Sovyetler Birliğinin hep birkaç adım önünde olmuştur ve bu liderliği bırakmaya da pek niyetli görünmemektedir!

“Yerleşilmemiş yeni alanlar” mitosu ABD dinamizminin temel taşlarından birisidir. Hatta XX. yüzyıla gelip de Hawaii ve Alaska’yı da çeşitli yöntemlerle ülkenin bir parçası yaptıktan sonra adeta yayılacak yeni yer kalmaması tedirginliğiyle gözünü uzaya dikmiştir.

ABD’nin kaderi dünya lideri olmak ve diğer uluslara da özgür kılmaktır. “Amerikan İstisnacılığı” (American exceptionalism) kavramına göre Amerika ulusu, Tanrı’nın kutsadığı ve dünyaya özgürlük getirmekle yükümlü kıldığı bir ulus olduğundandır ki ABD’ye yöneltilen saldırılar özgürlük ve uygarlığın kendisine yöneltilmiş kabul edilir.
 
Kendisi 1945’de yalnızca Hiroşima ve Nagasaki’de 120.000 insanı öldürmüş ne fark eder! Ya da 2. Dünya Savaşı’nın ardından Amerikalılar İngilizlerle birlikte “Dresden” kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan 3 bin 900 ton tahrip gücü yüksek bomba ve 200 bin napalm bombası yağdırıp çoğunluğu çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişiyi öldürseler de ne önemi var! Ne de olsa kendisini temsil ettiklerine inandıkları Rab İsa yukarıda Allah Babanın (!) yanından bunlara alkış tutmaktadır…

Ne var ki Tanrı’nın bu yeryüzü temsilcisi ikiyüzlüdür. Bu ikiyüzlü tutum geçmişte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Bu durumun bir ifadesi olarak Trump, İran'daki göstericilere ateş açıldığında müdahale edeceğini söyler ama 2 yılda 70 bin Filistinliyi katleden Siyonistler için kılını bile kıpırdatmaz...

ABD ile bizim tanışıklığımız ise erken tarihlerde Osmanlı’nın çeşitli limanlarına gelerek ticaret yapan tüccar gemileri yoluyla olur. Ancak Amerikalı misyonerlerin Anadolu’ya ilk gelişleri 1820’li yıllardır. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde okullar açılmış, 1863’te Robert Koleji kurulmuştur. 20. yüzyılın başlarında bu ülke artık demir yollarımızı yapmaya talip olmuş, dikiş makinelerini bize satmaya başlamıştır. O günden tüm dünyayı idare etmeye hevesli olan ABD, I. Dünya Savaşı sırasında görevde bulunan başkan Wilson biri doğrudan Türkiye ile ilgili 14 maddelik bir teklifle savaşan devletlerin karşısına çıkar.

“Wilson Prensipleri” çaresizlik içindeki Türk aydınına kurtuluş umudu olarak görülür ve Amerika mandası tartışmaları başlar. Ancak Halide Edip Adıvar’ın da dâhil olduğu ABD yanlıları büyük bir sükûtu hayale uğrar. Zira muhtemel külfetinden dolayı Wilson mandayı istemez. Ayrıca Türkiye’nin doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını arzu ettiğini dile getirir. Üstelik Türkiye Cumhuriyetini de en geç tanıyan ülkelerden biridir. Türk edebiyatına Amerikalı tiplerin girişi Halide Edip Adıvar ile olur. Bir Amerikan okulundan mezun olan ilk Müslüman Türk kızıdır.  

1927’de karşılıklı elçi atanması, 25 Kasım 1945’te Türkiye’nin BM’ye girmesi, 1950’de Kore Savaşına katılması ve 1952’de NATO’ya üye olmasıyla iki ülke arası ilişkiler tırmanışa geçer. ABD bir taraftan para ve gıda yardımında bulunurken bir yandan da topraklarımızda üs kurma planları yapar. Kıbrıs sorunu dolayısıyla ilişkiler kopma noktasına gelmiş, kısaca ABD ile ilişkilerimiz başlangıçtan beri inişli-çıkışlı bir yol çizmiştir…

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum