Bir Günü 48 Saat Yaşamak!
YouTube kanalım ve muhtelif sosyal medya platformlarındaki sayfalarımı inceleyen bazı arkadaşlar tevazu göstererek; din, felsefe, edebiyat, şiir, müzik vb. çok yünlü çalışma ve paylaşımlarıma beğenilerini ama aynı zamanda da hayretlerini dile getiriyorlar.
Esasında bu şaşkınlığın temelinde; benim mevcut tarzımla olaylara tek pencere, dar bir perspektiften bakan ve bunun sonucu olarak da yılların verdiği alışkanlıkla bilinçaltımızda yarattığımız “hoca” tiplemesi arasındaki uyumsuzluk yatıyordu.
Bu kadar farklı uğraşıya zaman bulabilmek için ise; Allah’ın herkese bir günde eşit olarak verdiği 24 saatlik zaman dilimini, birçok insandan daha uzun yaşamam gerektiğine inanıyordum. Her şeyden önce entelektüel ve sanatsal çalışmaları bir “hobi” değil “görev” addediyordum.
Dolayısıyla daha az uyuyup daha çok okumaya, daha az televizyon izleyip daha çok yazmaya, daha az konuşup, daha çok düşünmeye, kısacası bir günü 48 saat olarak yaşamaya azami gayret gösteriyordum. Hiç tavsiye etmem ama olanca sıkıcılığına rağmen belki de yalnız yaşıyor olmamın tek avantajı buydu benim için. En azından tüm zamanımı kendim planlayabiliyorum.
Aynı zamanda entelektüel uğraşıları yaşamın gündelik rutinlerine tercih eden birçok insanın, neden kendilerini yaşam boyu yalnızlığa mahkûm ettiklerini daha iyi anlayabiliyordum. Çünkü katlanılması zor insanlardır! Bu nedenledir ki kimi zaman evimin çalışma odası dışındaki âtıl kabul edilebilecek diğer bölümlerine üzülmüyor değilim!
Ancak yaptığınız işten verim alıp beklediğiniz sonuçları görmeye başlamanın, tüm yorgunluğunuzu unutturmak gibi sihirli bir gücü olduğunu da söylemeliyim. Mesela bir müzik öğretmeni arkadaşımın bana “Hocam, o kadar temiz bağlama çalıyorsunuz ki bu işi meslek edinmiş birisi olarak tarzınıza hayranım” demesinin, beni ne derece mutlu ettiğini kelimelerle anlatamam...
Meslek hayatım boyunca da kendimi yalnızca okul ve derslerle sınırlandırdığım bir yaşam bana hep yavan gelmiştir. Ayrıca fakülte dönemi ve öğretmenlikteki ilk yıllarım hariç; -çoğu kere acımasızca eleştirilere maruz kalsam da- kendimi hiçbir kişi, kuruluş, tarikat ve cemaate ait hissedemedim. Yalnızlığa terk edilmek gibi tüm zorluklarına rağmen, tabiri caizse hep “tek koşumluk at gibi” olmayı tercih ettim.
Biliyordum ki yaşam tarzı haline getirilmiş rutin alışkanlıklar, bir süre sonra ruhunuzdaki dinamizmi öldüren kuru tekrarlara dönüşüyor ve kendinizi yenilemenizi engelliyordu. Oysa hayatın, nehrin üzerinde suyun akışına kapılmış saman çöpünden bir farkı olmalıydı. Zira uğruna uzun acılar çektiğimiz bu kısacık ömür bize bir kereliğine verilmişti ve yapmamız gereken de onu en kaliteli bir şekilde tamamlamaktı.
Tecrübelerim bir şeyi daha öğretmişti; siz hayatınızın hâkimi olmazsanız olayların mahkûmu durumuna düşersiniz ve sadece yaşama taklidi yapmaktan öteye geçemezsiniz. Üstelik boş bir zihin şeytanın oyun sahasına dönerdi ki buna izin vermemek gerekiyordu…




YORUMLAR