Reklam
Abdulaziz TANTİK

Abdulaziz TANTİK


KURTULUŞA GİDEN YOL…

06 Ocak 2026 - 10:35

KURTULUŞA GİDEN YOL…
-Bir çözüm arayışı yöntemi-
Son Venezuela müdahalesi ile yeni bir tartışma başladı. Uluslar arası sistem çökmüştür. Artık Gücün hegemonik yapısı öne çıkmakta ve bu durum üçüncü bir dünya savaşında insanlığın yıkımı ile bitebilir. Bu tespiti yabana atmamak gerekir.

Çözüme dair ise, yeni bir uluslar arası sistemin kurulması gerektiği ifade edilmektedir. Bu yeni sistemin ise ne üzerine bina edileceği, hangi kültürel doku üzerine kurulacağı ve reel gerçekliği ile ideal gerçekliği aynı zeminde buluşturma konusunda hangi yöntemi takip edeceği konusu muallâkta kalmaktadır. Entelektüel zeminde bu tartışmalar gündeme gelmekte ama bir düşünce ekseni etrafında mesele müzakere edilememektedir.

Türkiye entelektüel camiasında ise bu konu zaten yeterince gündem olamamaktadır. Eski İslamcı müktesebata sahip entelektüel zevat bu konuda seslerini çıkarma girişimine başladılar. Ama hangi yöntem sorusu askıda asılı durmaktadır.

O zaman meselenin bam telini bir daha ortaya koyalım: Bir yöntem arayışında reel olan mı, ideal olan mı eksene alınmalıdır? Türkiye’de reel durumu dikkate alan ve ideolojik ayrışmaların bir tarafa bırakılarak birlikte hareket etme iradesi seslendirildi. Bu seslendirme ise sadece ideolojik kalıpların değişime açık hale gelmesini ve mutabakatın ise raflardaki yerini korumasına engel teşkil etmeyen bir yöne savrulduğunu gözlemledik. Ayrıca, ideoloji kalıbı içinde yapılan eleştirilerin aslında ideolojik tutumun bizatihi bel kemiği görevini gören ve ‘ana rahmi’ sıfatını hak eden batılı düşünceye yönelik bir eleştiriye ise dönüşemedi. Bilakis, yöntem olarak, bu batılı kavramların sağladığı hipnoz üzerinden bir şeyler mırıldanmaya çalışıldı. Ama işlevsel olmadığını bugün rahatlıkla söyleme hakkımız bulunmaktadır.

Bir yöntem arayışını temellendiren şey, kuşatıcı bir yaklaşımın varlığına olan ihtiyaçtır. Çünkü her kesim parçalanmışlıktan hareketle bu durumun oluştuğunu dile getirmekten vazgeçememektedir. Ama ‘nerede toplanılacak’ sorusu hala havada askıda durmaktadır. Kuşatıcı bir bakış, hem kendi bulunduğu mevkii ve hem de başka mevkilere hayat hakkı tanıması ile sağlanabilir bir olguyu taşıması elzemdir. Bu kuşatıcılık ise hem reel olanı kuşatma ve hem de ideal olanı taşıma özelliğini aynı zeminde kurması ile sağlanabilir bir olgudur. Reel durum dikkate alınarak atılan her adım, adımı atanın aleyhine olduğuna tanıklık ediyoruz… Doksanlı yıllarda ülkemizde başlayan ‘Medine Vesikası’ çerçevesinde oluşan mevcuda adaptasyon süreci aleyhimize oldu. Ayrıca sivil toplum, insan hakları tartışmaları sadece müslüman zihni dönüştürme işlevine sahip olarak mevcut oldu. Bugün aynı şekilde benzer bir hataya düşmemek adına öne çıkarılan bir yöntemin hangi ideal ve reel çerçeveye sahip olduğunu açıkça bilmek ve uygulama imkânları ile tarihsel bağı arasındaki ilişkiyi de dikkate alan bir bakış üzerinden müzakere etmek elzemdir.

Dünya tarihine bakıldığı zaman, özellikle de son iki yüz yıla bakıldığında, soykırım, köleleştirme, dijital kölelik, tek yöne kanalize etme ve uyuşturma ile hipnoza tabi kılma üzerinden halkların iktidar eliyle belirli bir yöne kanalize edildiğini gözlemliyoruz. Zorla ve tahakküm araçlarını kullanarak insanları belirli bir noktaya kanalize etme arayışları ise hiç bitmiyor. Dolayısıyla bu yöntem, bu insanlık dışı düşünce ve bakışa indirgenerek ele alınacak ve oradan çıkarılacak bir yöntem üzerinden çözüm olarak önerilecekse, insanların ve onları temsilen entelektüel kişilerin buna ‘hayır’ deme hakkını sonuna kadar savunmak elzemdir. Eğer herkes, her kesim, kendi haklarına rıza göstersin ve böylece bir barış sağlamak mümkün olsun deniyorsa, bunu sağlayacak bir kültür ve inanç kümesi şarttır. Son iki yüzyılın yöntemi, bakışı, düşüncesi ile bunun sağlanmayacağı açık değil mi? O zaman yeni bir arayış kaçınılmaz olmalıdır…

Bu arayış ise bizatihi ‘Ortadoğu’/Mezopotamya veya Biladi’ş-Şam da denilen coğrafyadır. Bu kültür çatışma kadar barışı da ikame edebilecek potansiyeli hep taşımıştır. Öncesinde de sonrasında da… Bugün ise yaşadığı parçalanmışlığı batılı hegemonik yapının stratejisi ile sağlanmıştır. Bu temel gerçeği unutmadan düşünülmelidir. İslam, o topraklarda doğmuş, o topraklarda bütünlüğü sağlamış, sadece o topraklarda değil, daha sonra gittiği her toprakta benzer bir barışı ikame etmiş, nerede bulunursa bulunsun, kendisini dikte etmemiş, gönüllü katılımlar dışında siyasi, askeri ve kültürel hegemonya kurulmasına yönelik bir istek görülmemiştir. Zaten her tarafa sufi hareketler üzerinden gidilmesi de bunun tipik örnekliğidir.

O zaman bu toprakların ruhu olan İslam, kadim geleneği de yanına alarak kendi topraklarında ve başka topraklarda da bütünlüğü sağlayabilecek olan bir yöntem, bakış, kültür ve düşünceye sahiptir. Dönemsel çıkar çatışmaları ve siyasal iktidar arzuları üzerinden düşülen parçalanmaya yönelik tepkiselliğin genel tarihsel duruş ile bir bağıntısını kurmak zordur. Her dönem ve her kültürel doku da çürümeler, ayrışmalar, bölünmeler mümkündür. Ama bunu toparlayacak ilkeler, düşünceler, inançlar ve kültürel hamuru bulmak her zaman mümkün değildir. İşte bu hamur bu toprakların ruhunun taşıdığı bir güzellik olarak insanların önünde durmaktadır. Önce buna yönelik isteği ve iradeyi bu toprakların insanları ve onları temsilen bu toprakların entelektüelleri özgüven ile dile getirmeye başlamalıdırlar.

Çözümün temel noktası, ‘ötekileştirmenin’ ortadan kaldırılması olmalıdır. Çünkü ötekileştirme bizatihi ayrılığın ve kötülüğün temelini kurmaktadır. Modern düşünce ise bu kötülüğün kurucu babasıdır. Ötekileştirme, kadim kültürde hiç olmamıştır. Ama modern düşünce ile birlikte baskın bir karakter olarak öne çıkarılmıştır. Hatta modernleşme uğruna öldürülme, köleleştirilme ve yer altı ile yer üstü zenginliklerine el koyma normalleştirilmiştir. İslam ise ötekisi olmayan yegâne din, inanç ve kültürel donanımı ihtiva eder. Çünkü İslam, insanın ötekisini, nefsi/bencilliği ve şeytanın ayartmasını öne çıkartarak cevaplamaktadır. İnsan, insanın ötekisi olamaz! Düşünceler de öteki vasfı üzerinden değil, yol arama çabası içinde batıl ve hakikat üzerinden temellendirilir. Ama insana niye sen bu yolu tercih edersin, baskısı ve zorlayıcılığı asla kabul edilemezdir. İnsan muhteremdir, tercihi de kendisi açısından muhterem sayılır ve tercihinin sonuçlarına katlanması da adaletin temel direğidir. Denge ve adalet, her şey ve olgu için geçerliliğini korumaktadır. O yüzden İslam, inansın veya inanmasın bütün insanların adalet ve hak üzerinden birlikte yaşamalarını mümkün kılacak bir yöntemi inşa etmeye kaynak oluşturabilir yegâne yapıdır. Küfür, şirk, cennet ve cehennem ise insanın kendi yolculuğunu kendi iradesi ile yapabilmesine zemin oluşturacak betimlemeler ve insan aklına ve iradesine tevdi edilmiş haklar manzumesidir. Hiç kimse inkâr ettiği için öldürülemez! Ama inkâr etmesi ile birlikte kendisi gibi olmayanlara yönelik zulüm yapmaya başladığı zaman iş değişir! O yüzden İslam’ın ruhunun doğru kavranması elzemdir.

Çözüm, kadim bilgelik ve hikmetin son hali olarak İslam kültürünün temel öğeleri üzerinden hareketle inşa edilebilir. Ahlaki bir arka plan ile bu durum desteklenmelidir. Her mümin inancı gereği bu işe açık destek sunabilir. Burada asıl olan ise İslam gibi temel bir düşünce ve kültürün ikili yapısını doğru okumaktır. İslam, ilişkiyi ikili bir yapı üzerinden kurar. Bu çözüme katkı sunması açısından elzem olandır. İlki, Müslümanların kendi aralarındaki ilişkinin mahiyetidir ki bunu şeri şerif olarak tanımladığımız fıkıh üzerinden gerçekleştirir. İkincisi ise, müslüman olmayan diğerleri ile ‘sözleşme’ üzerinden adalet üzere bir bağ kurulur. Her iki ilişki biçiminin ruhunu ise adalet ve denge sağlayacaktır.

Müslümanların ahlaken kendilerini sorumlu tutacak bu durumu içselleştirmeleri çözümün kolaylaştırıcı unsuru olacaktır. Ayrıca İslam, ayrımsız bütün insanları ya dinde kardeş ya da insan olmada kardeş kabul ederek, en genel insanlık dairesi içinde bir kardeşliği inşa edebilmektedir. İnsanlığın ise bugün en çok buna ihtiyacı vardır. İslam ayrıca daha temel bir insan tanımı yaparak onu mütevazılığa davet eder. Bu mütevazılık ise insanın tanrıcılık oynamasına asla müsamaha göstermeyeceği anlamını taşır. Modern ‘benmerkezci/ego centrik ‘mikro tanrıcılık’ yerine kul olduğunun şuuru ile hareket eden ve kendi sınırlarını bilen mütevazı bir insan arasındaki ayrımı da çözümün temeli kılmadan çözümü mümkün kılmak zorlaşacaktır.

O yüzden çözümün temelini kuran ilişki ağı, psikolojik vasatı ve dayanacağı dayanak/kaynak/güç tam olarak idrak edilmeden çöpe gitmesi engellenemez! Çözüm evet! Ama bu çözümün güvenliğini sağlayacak düşünce, inanç, kültür ve ahlaki kriterler ise vazgeçilmez olmalıdır.

Son sözüm entelektüel camiaya; bir entelektüel, ancak gerçek anlamda bir özgürlüğe sahip olduğunda özgüven sahibi olur. Özgüveni olmayan bir entelektüel kendisine dikte edilen yola çıkmayı marifet addeder. Hâlbuki entelektüel, bağımsız, hür, irade sahibi ve mukayese yapabilme kudretine sahip olmalı, şartları doğru okumalı, reel olan ile ideal olanın bütünlüğünü hangi düşünce ve yöntemin daha sahici ve sağlıklı gerçekleştireceğini dikkate alarak yol almalıdır.

Yanlış uygulamalara dayalı, yanlış konumlandırılmış eleştiriler üzerinden çözüm arayışı ise beyhude bir çaba olarak kayıtlara geçecektir. Bu böyle biline… Gerçek bir entelektüel, söylediği ve önerdiği her şey için kendi vicdanına açık bir hesap verebilirliği taşımak zorundadır.

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum