Reklam
Abdulaziz TANTİK

Abdulaziz TANTİK


İMANIN MAHİYETİ VE DERİN BAĞLANMA: BÜTÜNSEL BİR PERSPEKTİF

20 Ocak 2026 - 09:50

İMANIN MAHİYETİ VE DERİN BAĞLANMA: BÜTÜNSEL BİR PERSPEKTİF
İmanın Tanımı ve Ontolojik Temeli…
İman meselesi, insan varoluşunun en temel noktasını oluşturur. İslam düşünce geleneğinde, özellikle İbn-i Teymiyye’nin ortaya koyduğu iman tanımı, geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan, tarihsel süreklilik açısından son derece kıymetli bir perspektif sunmaktadır. Bu tanıma göre iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve erkânıyla amel etmektir. Bu üçlü yapı, imanın nasıl bütünsel bir bağlama sahip olduğunu gösterir. İman sadece kalbin bir işlevi değil; söylem düzeyinde aklın, eylem düzeyinde ise iradenin ortak bir çıktısıdır. Bu bağlamda insanı gerçek anlamda “insan” kılan en temel özellik imandır. Olgusal düzlemde iman, bir “derin bağlanma” halidir; mümin bu bağ ile Rabbine, O’nun kitabına ve seçtiği Elçisine kopmaz bir şekilde tutunur.

Sözden Kalbe, Kalpten Eyleme…
İman, salt bir zihinsel kabullenme veya “inandım” deyip geçilecek basit bir mesele değildir. İmanın dille söylenmesi (ikrar), kişinin inandığı şeyi başkalarına ifade edebilme yeteneğini temsil eder. Ancak söz, tek başına kalbi dikkate almazsa havada asılı kalır ve bu durum ‘nifaka’ (ikiyüzlülüğe) sebebiyet verebilir. Kalbi tasdik, dil ile söylenenin içselleştirilmesi ve insanın tüm benliğine nüfuz etmesidir. İşte bu bütünlük sağlandığında, iman kişinin hayatındaki temel ‘davaya’ dönüşür. Eğer bir insanın ahlaka dayalı, Allah’a yönelik bu derin bağı yoksa o kişi başıboş kalır ve dünya, para, makam veya şöhret gibi sahte davaların peşinde savrulur. Derin bir bağı olmayan insan, adeta nerede patlayacağı belli olmayan bir “serseri mayın” gibidir; çünkü insan fıtratı gereği bir şeye bağlanmadan hayatını sürdürme yeteneğine sahip değildir.

Bir Aşk ve Teslimiyet Yolu Olarak İman…
Beklentisiz Bir Sevgi: Aşk Olarak İman… İmanı tanımlayan en güçlü kavramlardan biri de ‘aşktır’. Aşk, beklentisizlik üzerinden bir varlığa mühürlenmektir. Bir aşığın sevdiğini kazanmak için tüm hayatını adadığı gibi, iman da Allah ile insan arasındaki bu beklentisiz bağlılığın mührüdür. Kişi Rabbine âşık olduğunda, O’nun emirleri zoraki görevler olmaktan çıkar ve “gönüllü olarak yapılması gerekenlere” dönüşür; nehyettikleri ise gönüllü bir sakınma hali alır. Bu seviyedeki bir iman, insanın değişmez davası haline gelir. Ancak bu olgunluğa erişmek için üç temel unsurun bir arada bulunması şarttır: İstikamet (doğru yönelim ve niyet), Sadakat (doğrulayıcı eylemler) ve Samimiyet… Bu unsurlardan biri zedelendiğinde iman zaafa uğrar ve insanın “ayağının kayması” dediğimiz ifsat süreci başlar.

İmanın Dinamik Yapısı ve İmtihan…
İmtihan, insanın yeryüzü serüveninin sebebi hikmetidir… Böylece insan, yeryüzü serüveninde neler yapıp yapmadığı konusunda hesaba çekilecektir. Adaletin tecellisi imtihanın varlığı ile müsellemdir.

İman, durağan bir olgu değil, elastiki ve dinamik bir yapıya sahiptir. Müminin attığı her adım, imanını ya güçlendirir ya da zaafa uğratır. Bu noktada imanı canlı tutan en temel unsur, tefekkür ve tahayyül gücüyle her durumu bir ‘iman sınavı’ olarak algılamaktır. Örneğin, büyük bir maddi imkânla karşılaşıldığında bunun helalliğini sorgulamak ve bu nimeti Allah yolunda harcamak imanı artırırken, teyakkuz halinin elden bırakılması insanı saptırabilir. İmanı çoğaltan ve güçlendiren şey “salih amel” üzere bir hayat sürmektir. Eğer kişi sadece temel görevlerle yetinip “sıradan bir müslüman” olarak kalırsa, imanı zamanla düşüşe geçebilir ve bu düşüş kişiyi fısk ve fücur gibi tehlikeli yollara sürükleyebilir. Yani şeytanın hile ve desiselerine yenik düşebilir. Nefsinin arzu ve tutkularının esiri olabilir…

Manevi Tekâmül ve Üstün Şuur…
Şuur, kişinin attığı her adımı ilahi gözetim altında olduğunun idraki ile hareket etmeyi bir tercih yapması ile başlayan bir süreçtir. Her tecrübe ise şuuru daha da derinleştirerek ve damıtarak onu yeni merhalelere açık hale getirecektir. Şuur, imanın mücessem hale dönüşmesi ve karakteristik bir yapı arz etmesi için kaçınılmaz olandır. Şuur, üstün şuur haline gelebilmesi, yaşadığı deneyimlerin ileri adımlara kaynaklık teşkil edebilmesi ile sağlanabilecek bir zemine sahiptir.

İmanın Destekçileri ve Düşmanları…
İman yolculuğunda insanın en büyük dayanakları ‘sabır ve tevekküldür’. Sabır, saptırıcı duygulara karşı direnç göstermek ve iyilikte süreklilik sağlamaktır. Tevekkül ise sorumluluğu yerine getirdikten sonra sonucu Allah’a bırakıp O’na teslim olmaktır. Öte yandan imanın en büyük düşmanı tekebbür (kibir) ve insanın kendi kendine yettiğini sanmasıdır (müstağnilik). İman, özü itibariyle bir “güven” ilişkisidir; her şeye gücü yeten Rab karşısında acziyetini bilmektir. Eğer insan Rabbine güvenip bağlanmazsa, mutlaka kendi egosuna, bir lidere veya dünyevi bir güce bağlanacaktır; ancak egoya bağlanmak şeytanın en büyük ayartması ve saptırıcısıdır.

Tövbe Mekanizması ve Şuur Hali…
İnsan doğası gereği hata yapabilir; bu noktada Allah’ın insana verdiği değerin bir göstergesi olarak ‘tövbe mekanizması’ devreye girer. Tövbe, yapılan hatayı duygusal ve düşünsel olarak silen, kişiyi sanki hiç günah işlememiş gibi tertemiz bir konuma getiren olağanüstü bir onarıcıdır. Bu süreçte mümin için asıl hedef ‘takva’ şuuruna erişmektir. Takva, kişinin attığı her adımda Allah’ın kendisini gözetlediğinin farkında olması halidir. Bu şuur; iradeyi, kalbi ve aklı dengede tutarak insanın nefsinin esiri olmasını engeller; aklı neye bağlanması gerektiği konusunda yönlendirir.

Tövbe imkânı, insana bahşedilen en büyük lütuftur. Ayrıca insana verilen kıymetin ne kadar derin olduğunun da göstergesi… İnsanın sürekli yeniden başlayabilecek bir imkâna sahip olması, sürekli kendini yenilemesine ve daha da olgunlaşarak ‘Silm’/Barış’ı eksen kılan bir idrake sahip olmasına sebep teşkil eder. Böylece insan ayartıcıların (şeytan ve nefis) şerrinden kendini koruyacak, düştüğü yerde ise kalkacak bir imkâna sahip olabilir olmaktadır.

Sonuç: Yaşayan İman ve Mukarrebun ve Sabikun olma Hedefi…
İnsan yeryüzüne kaybolmak için değil, hidayeti bulmak için gönderilmiştir. Mümin için nihai hedef, sadece “kitabı sağından verilenler” arasında olmak değil, Allah’a en yakın olanlar (mukarrebun ve sabikun) sınıfına dâhil olmaktır. Bu makama ulaşmak, davası için her şeyinden vazgeçebilecek bir “dava delisi” olmayı gerektirir. Nasıl ki Hz. Peygamber “yaşayan bir Kur’an” ise, bir mümin de imanın ete kemiğe bürünmüş hali olmalıdır. İman şuurla beslendiğinde hayat, eylem ve düşünce anlam kazanır; kişi hem kendisi hem de başkaları için liyakatli bir öncü (sabikun) konumuna yükselerek ilahi rızaya mazhar olur.

İman, kulun Rabbi ile ilişkisinin mahiyetini belirleyen temel etmenlerden en önemlisidir. İman, salih amelin belirleyiciliğini yapar. İman olmayınca hiçbir şey olmayacaktır. Yani kişi kaybolmaya mahkûm kalacaktır. O yüzden iman, kişinin kendisini bulma arayışını nihayete erdiren temel bir saiktır.

Kişi, hep bir fazlasına sahip olma özelliğine sahiptir. İşte kişinin hedefi mukarrebun ve sabikun olduğunda hep bir fazlaya yönelik doğru bir tercihte bulunmayı içerecektir. Yol tükenmeyecektir, ancak, sürekli ilahi inayete mazhar olma fonksiyonunu taşıyacağı için hep bir aşk hali yaşamaya devam edeceği için kişi huzur ve sükûnu farklı bir düzeyde yaşamaya devam edecektir.

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum