YAĞMURLU BİR ADANA GECESİNDE ÖĞRENDİĞİM EN BÜYÜK HAYAT DERSİ
Adana’nın üzerine sicim gibi yağan yağmur, gecenin karanlığını daha da ağırlaştırıyordu. Seyhan Devlet Hastanesi’nden elimde reçeteyle çıktığımda tek isteğim bir an önce evime dönmekti. Planım basitti: Sabancı Caddesi’nden istasyon yönüne ilerleyip Kıyıboyu’na sapacaktım.
Ama hayat, benim için başka bir karşılaşma hazırlamıştı.
Sileceklerin güçlükle yetiştiği sağanak altında yol kenarında yaşlı bir silüet belirdi. Çökmüş omuzları, aklaşmış saçlarıyla 70 yaşlarında bir amca, gecenin o tekinsiz saatinde sırılsıklam yürüyordu. Onu orada bırakıp gitmeye vicdanım el vermedi. Arabaya aldım.
Sabancı Caddesi’nin ışıkları camdan süzülürken aramızda yabancılıkla başlayan ama bir ömre bedel olan bir sohbet filizlendi. Kimsesiz olduğunu, bir arabasının bile kalmadığını anlattı. Sesinde ne isyan ne sitem vardı; sadece derin bir kabulleniş.
“Gençliğimde çok zengindim,” dedi. “Adana’da 50-60 kamyon şeker getirip satan, sözü geçen bir tüccardım. Sabancı Ailesi’yle oturup kalkar, ticaret yapardım. Elimi neye atsam altın olurdu…”
Ama onu bu hâle getiren şey ne iflas ne krizdi; bir gönül yarasıydı.
“Bir aşk girdi kanıma,” dedi sesi çatallanarak. “Ama kader işte… Âşık olduğum kadın, gitti bir başkasına vardı. O gün dünyam başıma yıkıldı. Hayata küstüm. O gidince hırsım, parıltılı hayatım anlamını yitirdi. Her şeyi bıraktım.”
İstasyona yaklaşırken, gecenin sessizliğinde zihnime kazınan o son sözleri döküldü dudaklarından:
“Evlat, gönül sevinmedi mi, cep de sevinmez. Aşkta aşk olmayınca, parayı neyleyim? Meğer bu dünyada gerçekten başarılı olabilmenin en önemli yolu, başarılı bir aşk ile yaşamakmış…”
O sözler, ticaretin ve gücün anlamsızlığını; asıl zenginliğin sevebilmek ve sevilebilmek olduğunu anlatan ilahi bir ders gibiydi.
Arabadan inerken arkasındaki iş merkezini işaret etti: “Bunun hemen arkasında bir kebapçı var evlat. Yolun düşerse mutlaka gel, seni misafir edeyim, kebabımı ye."
Teşekkür ettim, vedalaştık. O, yağmurun altında yavaş adımlarla karanlığa doğru yürürken ben Kıyıboyu’na devam ettim. Bedenimdeki rahatsızlığı unutmuştum; çünkü ruhum, bir adamın koskoca bir ömrü sığdırdığı o içli anlatımla sarsılmıştı.
Aradan zaman geçti ama ne o yağmurlu gece, ne o yaşlı adam, ne de “Gönül yaralıysa, cep dolu olsa ne yazar; insan sorumluluğunu bile yorgun taşır.” diyen titrek sesi zihnimden silindi. O gece arabamda sadece bir ihtiyarı taşımamıştım; saf bir aşkın, kaybolmuş bir ömrün ve en büyük hakikatin yükünü taşımıştım.
Selam ve dua ile