Seyhan'ın İki Altın Yakası
Metin Özel
Şehirler vardır, insanı içine alır; sokaklarında yürürken, nehirlerinde dururken, tarihî taşlarında geçmişi, modern binalarında bugünü görürsünüz. Adana işte tam da böyle bir şehir. Seyhan’ın iki yakasında atan kalbiyle, hem çileyi hem umudu aynı anda yaşatır.
Ben, bu şehrin sokaklarında doğup büyümüş, sıcağında pişmiş, tozunda yoğrulmuş bir Adanalı olarak söylüyorum: Seyhan sadece bir nehir değil. O, şehrimin damarları, hafızası ve en samimi dostudur. Bir yakası Seyhan, diğer yakası Yüreğir… Haritada iki ayrı taraf gibi görünse de, aslında aynı suyun iki kıyısında aynı acıyı, aynı sevinci, aynı umudu paylaşıyoruz.
Şehrin merkezinden her geçtiğimde uğradığım Merkez Park’ta yürür, köprünün üzerinde dururum. Gökyüzü bulutluysa su daha bir derin görünür. Sanki asırlardır biriktirdiği hikâyeleri bana fısıldar. Taşköprü’nün heybetli duruşuna bakarım; Roma’dan kalma kemerlerin altından sular akarken içimden geçiririm: “Kaç nesil geçti üzerinden, kaç sevdalı, kaç garip, kaç direnen insan…”
Hemen arkasında yükselen HiltonSA ve Sheraton’un camları gökyüzünü yansıtırken garip bir üzüntü duyarım. Eski ile yeni burada kavga ediyor; üzülüp duruyorum. Benim Adana’m tam da bu tezatın içinde yine de güzel.
Bu şehir kolay değil, bunu en iyi burada yaşayanlar bilir. Yazın o yakıcı sıcağı ciğerlerine dolar, ter ensenden sırtına iner, adeta “Dayan bakalım” der. Ama biz Adanalılar o sıcağın içinde sabrı öğreniriz. Tarlada karpuzunu sulayan amcam, fabrikada vardiyada alın teri döken komşum, Çukurova Üniversitesi’nde okuyup hayallerini büyütmeye çalışan yeğenim… Hepimiz aynı şeyi biliriz: Adana’da yaşamak biraz direnmek, biraz sevip sahiplenmek demektir.
Torosların eteğinden, Güneydoğu’nun sıcak topraklarından şifa aramak için Seyhan kıyısındaki hastanelere gelenleri görürüm.
D400’den arabamı sürerken bir tarafa Akdeniz’in maviliğini, diğer tarafa Toroslar’ın zirvelerini koyarım. Ne kadar uzağa gidersem gideyim, Seyhan’ın o usul usul akan sesi kulaklarımda kalır. Çünkü Adana bir şehirden öte benim için. O bir sıcaklık, bir delikanlılık, bir sabır ve büyük bir mücadeledir.
Bazen Taşköprü’nün üzerinde durup palmiyelerin rüzgârda salınışını seyrederim. Gri gökyüzünün altında, nehrin durgun suyunda yansıyan şehre bakarken gözlerim dolar. Burada sadece taş ve su görmem. Adana’nın tozunu, kokusunu, insanının o kendine has yürekliliğini, direncini ve bitmeyen umudunu görürüm.
Seyhan usulca akarken sanki kulağıma fısıldar: “Ben buradayım Metin… Geçmişimle, bugünümle, seninle, yarınlarımızla… Ayaktayız.”
Evet, ayaktayız. Büyüksaat gibi dimdik, Seyhan gibi akmaya devam ediyoruz. Bu şehir çileli, zorlu, yorucu… Ama bir o kadar da çok sevilesi. Tıpkı hayat gibi. Değişerek, akarak ama özünü asla kaybetmeyerek.
Seyhan’ın iki yakasında, Adana’nın tam kalbinde yaşayanlardan biri olarak,
Selam ve dua ile…