GÖNDERİL(E)MEMİŞ MEKTUPLAR 14
“Susmuş dudakların hiç sesin gelmez
Uzakta durursun gurbetin bitmez
Karanlık sulara hayalin düşmez
Çöllerde su gibi, özledim seni
Kutupta yaz gibi, özledim seni”
**
Yârimin mehlikasıdır beni nice elemlere düşüren.
Gönül Yaram!
En mahcup halimle, affına sığınarak başlıyorum yine.
Kırdığım gururunun ve incittiğim yüreğinin önüne serdiğim o çaresiz özrümden bu yana günler değil de asırlar geçti sanki. Böylece anladım ki bazı günler takvimde değil, kalbin içinde sayılıyormuş.
Susuyorsun...
Öyle bir susuyorsun ki, bu sağır edici sessizlik, yaptığım o koca hatanın bedelini her gün, her gece hücre hücre ödetiyor bana.
Zaman, sensizliğin hüküm sürdüğü bu arafta bir türlü akmak bilmiyor.
Ne bir haber ne bir işaret ne de bir kelimelik merhamet var senden yana.
Haklısın, belki de bir insana verilebilecek en ağır ceza, onu kendi hatasının karanlığında, sevgisinin yokluğuyla terbiye etmektir.
Ama bilsen nasıl özledim...
**
“Gözlerimde tüten bir aşktın sen
Yıllar yılı bitip tükenmeyen.
Çok özledim seni ben…”
**
"Belki bir sabah ansızın çalar kapımı, bir yudum kahveye sığdırırız bütün kırgınlıkları o kanayan yaraları" diye beklemekten hiç vazgeçmedim.
İnsanın aklı olmazı söylerken, kalbi mucizelere inanmak istermiş.
O inat kızgınlığının alevinin bir gün sönüp, yerini o eski sıcacık şefkatine bırakacağı umuduna tutunuyorum en çok.
Çok mu bencilce bu bekleyiş?
Yoksa aşkın doğasında mı var bu iflah olmaz arsızlık?
Senin o keskin inadını çok iyi bilmeme rağmen, bir sabah ansızın geleceğin düşüncesinin hayali, nefes almamı sağlayan tek şey bugünlerde.
Farkında olmadan yine hayal demişim; sen benim hayatımın ta kendisiydin oysa, ne ara ulaşılamaz bir hayale dönüştün?
**
“Ne olur bir sabah kapım çalınsa
Açınca gülüşün içime dolsa…”
**
Hafızam bana oyunlar oynuyor son günlerde.
İnsanın zihni, en çok kaçmak istediği anılara, en çok kanayan yaralarına sığınırmış meğer.
Dün, seninle hep yürüdüğümüz o asırlık çınar ağaçlarıyla kaplı yoldan geçtim.
Hani yağmur atıştırırken, üşüyen o küçücük ellerini aniden montumun cebine soktuğun, yüzüme bakıp "Böyle daha sıcak" diyerek gülümsediğin o sokaktan...
Rüzgâr yine aynı ıslıkla söylüyordu şarkısını, sokak lambaları yine aynı sarı ışığını döküyordu ıslak kaldırımlara ama cebim, yüreğim gibi buza kesmişti.
Gözüm her köşe başında, her kalabalık durakta, vitrin yansımalarında senin siluetini arıyor.
İnsan bir sıcaklığı, o masum dokunuşu, o güven veren kokuyu bu kadar mı derinden arar?
Yağmurun kokusunu senin kokuna benzetirdim hep.
Bazen en sıcak havalarda bile bir yerlerden koku geliyor burnuma o an adımlarım kilitleniyor, nefesim kesiliyor, sen sanıp dönüyorum...
Yoksun.
İçimde bir yere sinmiş eski bir yağmur gibisin. Ne diniyor ne taşıp gidiyor. Sadece her gece biraz daha yağıyorsun içime.
Her sabah biraz daha yorgunum artık.
Bir fotoğrafın kenarında unutulmuş parmak izi gibi, silinmeden duran bir hatıra mıyız şimdi biz?
Bir masanın boş kalan karşısı, bir sandalyenin artık hiç çekilmeyen sesi, bir çay bardağının buğusuna yazılmış ama okunamamış bir isim gibisin.
**
“Ben seni kocaman bir yürekle sevdim.
Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören.
Sen damarlarımdaki kana karışıp,
Geldiğin o damarlardan kalbime girdin…”
**
Şairin o hüzünlü mısralarında dediği gibi, sen benim kanıma karıştın bir kere.
Yaptığım o hata, dudaklarımdan dökülen o yersiz kırgınlık sözleri, o anlık gaflet...
Şimdi o cinnet anının oluşturduğu enkazın tam ortasında yapayalnızım.
Bir hatanın ardında cezam bu kadar ağır olmamalıydı. Bir infaz memuru gibi kesip attın bütün bağları.
Oysa ben, "Ne olursa olsun, bir gün yine o masum ve derin bakışlarıyla çıkar gelir, kırgınlığı sevdasına yenik düşer" diye beklemekten bir an bile vazgeçmedim.
Ben seni, hatalarımla yüzleşip gururumu bir kenara bırakacak kadar eksiksiz, kendimden vazgeçecek kadar çok sevdim.
Her gece, başımı yastığa koyduğumda, odanın karanlık tavanında senin o mahzun yüzünü çiziyorum gözlerimle.
**
"Fikrimden geceler yatabilmirem
Bu fikri başımdan atabilmirem
Neyleyim ki sana çatabilmirem
Ayrılık, ayrılık, aman ayrılık
Her bir dertten olar yaman ayrılık"
**
Boğazımda, yutkunsam da gitmeyen, nefesimi kesen o koca düğüm her saniye kendini hatırlatıyor.
Geceler uzadıkça özlemin büyüyor; özlemin büyüdükçe umudum, o cılız ve titrek ışığına rağmen sönmemek için fırtınalara direniyor.
"Belki!" diyorum kendime, "Belki bir gün o aramızda ördüğün buzdan duvarlar erir."
Sen ruh-u revanımsın benim.
Şarkılar bile isyan ediyor artık halime.
Radyoda tesadüfen çalan her mısra, her nota bana seni hatırlatmak, acımı kanatmak için yemin etmiş gibi.
Bazen o en sevdiğimiz şarkı çalınıyor kulağıma işte o an durup bir kenarda çocuk gibi ağlamak düşüyor bana.
Oysa sen benim gözyaşlarıma hiç kıyamazdın.
Gözüm dolsa ellerin telaşlanır, "Sakın! Ben buna dayanamam" derdin.
Dünyayı karşına alırdın söz konusu ben olduğumda.
Şimdi her gün, her an içim kan ağlıyor, neredesin?
**
“Böyle ayrılık olmaz,
Böyle yalnız kalınmaz.
Hani verdiğin sözler,
Hani ellerin nerede?”
**
Bu mektup da öncekiler gibi sana ulaşmayacak, okumayacaksın biliyorum.
Benimkisi, uçsuz bucaksız bir okyanusa, içinde çaresizliğimin yazılı olduğu bir şişe bırakmak gibi.
Belki hiçbir zaman kıyıya vurmayacak o şişe, belki bir fırtınada kaybolup gidecek.
Ama içindeki umut, o denizde hep var olacak.
Sen, o affetmeyen, o dönmeyen, o derin sessizliğe bürünen halinle bile benim en güzel yaramsın.
İnsan yarasını sever mi? Ben sevdim.
Çünkü o yaranın sahibi sendin ve sen benim içimde taşıdığım en kıymetli sızıydın.
Mahbubem!
Şayet bu satırlar bir gün gözlerine değerse, bana sadece küçücük bir işaret yolla.
İster tek bir nokta olsun ister içi boş bir zarf...
Yeter ki o ölüm gibi ağır sessizliğin bozulsun.
Sen susunca dünyamın bütün sesleri, bütün renkleri, bütün anlamı yok oluyor çünkü.
Ben, beni bıraktığın o zemherinin tam ortasındayım hâlâ.
Bir adım dahi gitmedim ileriye.
**
"Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar."
**
Mektuplarımın en umutsuzu değil bu, inan bana.
İçimde, bir kardelen tohumunun kışın ayazına inat çatlayıp baharda toprağı ve karları delmeyi beklemesi gibi köklü, inatçı bir umut var.
Çünkü çok iyi biliyorum ki, gerçekten sevmiş, iliklerine kadar hissetmiş bir kalp, ne kadar kırılırsa kırılsın, o derin hatıraların ağırlığına tamamen sırtını dönemez.
Ben senin hem en güzel geçmişin hem de -bütün o acemiliklerime, korkularıma ve affedilmez hatalarıma rağmen- seni dünyadaki herkesten daha çok, en saf halinle seven o deli yanınım.
Ve kutupta yazı bekler gibi, çatlamış çölde suyu bekler gibi bir umutla, o bitmek bilmeyen sevdam ve inadımla sadece seni bekliyorum.
Sen dayanması en güç, en derin hasretimsin.
Hoşça kal deme bana, ne olursun dön.
Yarım kalmış ve tamamlanmayı bekleyen hikayelerimiz var…
**
"Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil, Şarkı söylemek istiyorum."
**