GÖZYAŞLARI HANGİ ATEŞİ SÖNDÜREMEZ Kİ?

Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog

Gökmen CAN
Eğitimci Sosyolog

Milletçe şaşkınlık ve acı içindeyiz. Önce duyduğumuz, sonra okuduğumuz ve sonrasında da izlediğimiz şeyler karşısında dillerimiz tutuldu ve kalplerimiz dillenmeye başladı. Dört bir yanından yükselen ahu figanlar maalesef bir anne şefkatinde bırakılmayarak “ağzı olanın” sahneye çıkmasına fırsat oldu. Çocuğunu bin bir çile içinde dokuz ay karnında taşıyan annelerin saflığı ve merhameti gölgelenerek tansiyonlar yükseltilmeye başlandı. Kan emici vampirlerin yüzlerindeki şer ifadeleri her yana ulaştırmakta acele edilmeye başlanıldı. Çünkü maksat “memleket ve insanımız” değildi.

Önüne gelen kalem aldı, klavye tuşlarına bastı, ekranlardaki kaydırakların birini ekleyerek “ben de varım” hassasiyetinin (!) peşine düştü. Herkes psikolog, sosyolog, pedegog ve siyasetçi, sendikacı ve akil insan (!) oldu çıktı. Kimse kimseye de “dur” demiyor ve diyemiyor. Hamasiliğin tavan yaptığı, algı yönetiminin zehir akıtma fırsatını yakaladığı, eğitim ve maneviyatla derdi olanların fırsat kapılarını aralamakta birbirleriyle yarışa girdiği günleri yaşıyoruz. Dert olarak karşımızda duran hadiseleri “egomanyaklık” ve “lafazanlık” düzeyindeki istismarlar çare değil, parçalanmayı ve un ufak olmayı doğuracaktır.

Bir saat olmadı; bir hadiseye şahit oldum ve bir annenin feryadına canlı canlı şahit oldum. Annenin sözleri zihnimde yankılanıyor. Bu yankılanmanın uzun bir süre geçeceğini de sanmıyorum. Her bir ifadesi altına “imza atmalık”, gerçek vatansever ve iyi niyetlilerin figanıydı. Şu an bu satırları yazarken bile gözyaşlarım düşüyor usuldan usula. Utanmıyorum, çünkü gözyaşı dökmenin ve hakikati haykırmanın, “insanlığın” en zirve yerlerinden birisi olduğunu biliyorum. Acizim ama vicdansız değilim, güçsüzüm ama duasız değilim, yetkin değilim ama dert ile dertlenmeyecek kadar habis değilim… Değilim dostlar değilim! Ben, o annenin feryadının her bir yana ulaşmasını istiyorum. O annenin figanındaki ifadelerin adreslerine ulaşmasını istiyorum. Ulaşır mı bilmiyorum ama “gözyaşının söndüremeyeceği bir ateşin” olmadığına inanıyorum.

O annenin, benim dayanamayıp da onunla ağladığım sözleri:

“Çocuklarımıza GDO lu zıkkımları yedirdiniz.

Hormonlarıyla oynayıp erkek evlatlarımızı kız çocuklarının duygularına hapsettiniz.

Şarkı, müzik ve oyun dediniz alttan alta zehirlerinizi gizli gizli kustunuz yavrularımızın zihinlerine ve tertemiz yüreklerine.

Eğlence programları dediniz edepsizliği aşıladınız.

Dizi dediniz öğrenciyi anne babaya, anne babayı öğretmene, öğretmeni de memleketine düşman ettiniz.

Benim istediğim olsun dediniz ve maneviyatı ortadan kaldırmak istediniz.

Her biriniz “benim çocuğum okuyacak” dediniz ve çocuklarınıza toz kondurmadınız. En küçük bir sorunda gidip okul bastınız, şikayetçi oldunuz ve sürekli sadece kendinizi “haklı” bildiniz. Ama hiç kendi ana babalığınızı sorgulamadınız. Para vererek, ekranlar alarak, marka takıntısı içinde “insanlık değerlerini” bile ayaklar altına aldırttınız.

“Anadan babadan nefret et” dedirten açık mesajları çizgi filmlere, dizilere, filmlere ve müziklere yerleştirdiniz. Yahu, annesinin bir tel saçını yerde bulan 5 yaşındaki bir çocuğun “yerde bir mücevher buldum” ruh halini “aile düşmanı” psikolojisine evirdiniz.

 

Çok küçük bir sorunu kendi lehinize çevirmek için Nemrut’un ateşini yakmaktan bile kaçınmadınız. Namaz kılana “yobaz”, oruç tutana “dayanamazsın”, ana babanın elini öpüp, dualarla evden ayrılanlara “süt çocuğu, bebek” dedirterek nefisleri kabarttınız.

Sapkınlıklarınızın hizmetkarları haline getirdiğiniz çocuklarımızın üzerinden memleketleri ve ümmeti tarumar etmeye kalkıyorsunuz.

Gözyaşlarımız sizlerin sonu olsun. Gözyaşlarımızla birlikte kalplerimizdeki acılar sizleri kahretsin.

Bencillikler öğrettiniz. Ekranlarda makyaj yapan ve çok normalmiş gibi kadınlaşan erkekleri övdünüz. Kadından erkek olanları programdan programa gezdirdiniz.

Şarkıcı dediniz çıplaklığı özendirdiniz. Artist dediniz kültürümüze düşman ettirdiniz. Sosyal medya dediniz para verip de önünü açtığınız “güruhları” ışıklı ve parıltılı gösterdiniz.

Çalışmadan para kazanmayı, insanları aldatıp kandırarak soygunlar yaptırmayı “modern yaşamlar” diye pompaladınız.

Eğitimi, okulu, insanlığı, maneviyatı, memleketi, devleti, idealleri ve ne kadar bizi biz yapan kıymetler varsa her birini hayatlardan çıkarmak için çirkinlikler tertiplediniz. Çocuklarımızı tanıyamaz olduk. Ana baba olarak ne kadar da uğraşsak etki edemez hale geldik.

Artık buna biri “dur” demeli. Yasal olan şeyler sonuna kadar işletilmeli. Kendisi dışındaki hayatlara dokunmanın “özgürlük olmadığını” artık herkes anlamalı. Kul hakkının olduğunu dillere değil kalplere düşürmeli.

Sessizlikle değil topyekûn bir toplumsal kalkınmanın inşası için programlar yapılmalı.

Artık kolay para kazanmanın, halkı istismar etmenin, gözlerin içine baka baka yalan söylenmenin, bataklıkları yeşil vadiler olarak göstermenin önüne geçip, “artık yeter, buraya kadar” söz hakikatin ve hakkaniyetin denilmeli.

Yürekleri yakan her hadiseyi “siyasi rant” aracına çevirmekten vazgeçilmeli. Bir insan kolay yetişmiyor. Bir insan kolay insan olmuyor. Artık destek olunmuyorsa bile köstek olunmamalı. Yahu, bu devletle ne alıp veremediğiniz var sizin?

Yöneticilerimize söylüyorum: Sizler halka hizmet etmek için varsınız. Sizlere ayak bağı olanlardan kurtulun. Onlardan kurtulunca çocuklarımız da kurtulmaya başlayacak. Hak edenin ve layık olanın görev aldığı, projeler ve programlar ürettiği bir memleketimiz olsun. Dört bir yanı mamur bu topraklarda oynanan oyunlara “dur” denilmeli.

Ben aç kalmaya razıyım, on yıl yirmi yıl aynı giysiyi giyinmeye razıyım; ama çocuklarımın heba olmasına razı değilim. Herkes birbirini suçluyor. Anneye, babaya, herkes herkese suç bindirmesi yapıyor. Hiç kimse “yoğurdum ekşidir” demiyor. Lütfen, Allah rızası için bir şeyler yapalım. Katledilenler de failler de bizlerin evlatları. Suçlamak çok kolay. İmar eden olalım. Yoksa daha çok “namazı kılınmayıp, tabutu taşınmayan çocukların” ardından yazılacak, çizilecek ve haykırılacak.”  

Bundan sonra nasıl ilerlenir bilmiyorum. Ama bildiğim şu ki en başta ekranlara, programlara, sosyal medya mecralarına, eğitimin niteliğine, maneviyatın değerli olduğunu öğretmeye, insani değerleri benimsetecek yayınlara, yedik içtiklerimize, okuduklarımızdan kaydırdığımız ekranlara varıncaya kadar “milletçe seferberlik” ilanı mantığında yorulmadan, zorsunmadan yaşamların oluşmasına eğilmeliyiz. “Benim” olandan ne varsa bugüne kalan ve dünya tarihinde bana şerefli bir yer edindiren, onların bu millete teslim edilmesi gerekir. Kendine yabancılaşan, milletinden uzaklaşan, maneviyatından utanıp da sömürenlerin ritüellerine medeniyet ve modernite diyen çocukluk, ergenlik ve gençlik değil de “güneşi ceketi astarı içinde saklamayan”, doğruluktan ayrılmayan cihan şümul bir neslin olması için taşın altına elimizi katmalıyız. Yetmezse de bedenimizi katmaktan imtina edip düşünme içine bile girmemeliyiz.

Kalalım sağlıcakla…