HAYALİ SÖYLEŞİ : Şair Mehmet Akif ERSOY
Efendim, siz yıkılış döneminin en yakın tanıklarından, şahitlerindensiniz. Bu millet nerede hata yaptı? Bu millet derken, devlet-i âliye ve onun etbaı olan vatandaşlarından, Onları da sorarak, biz ne yapmayalım da yeniden bir 18 Mart yaşamayalım? Biz ne yapmayalım da başımıza o Birinci Dünya Savaşı'nda yaşadığımız gaileler gelmesin? (Bu soru öyle bir soru ki, Mehmet Âkif sandalyede doğruluyor. Sırtını yaslamıyor. Çünkü bu, rahat cevaplanacak bir şey değil.)
Evladım… Nerede hata yaptık, diyorsun.
Ben bunu tek bir yerde aramam. Çünkü bir imparatorluk bir yanlışla yıkılmaz, biriken ihmallerle çöker. Devlet-i Âliye’nin hatasıyla başlayayım, sonra millete geleyim. Ayırmadan, kayırmadan…
Devlet nerede hata yaptı?
Devlet, adaleti zayıflatmaya başladığı gün temeli çatladı. Kanun güçlüye göre eğilip büküldüğünde, liyakat yerini sadakate bıraktığında, iş ehline değil, yakına verildiğinde…
Dış düşman o zaman cesaret bulur.
Bir de şunu yaptı devlet:
Milletle arasına mesafe koydu!
Devlet milletine yukarıdan bakarsa,
millet de devleti kendi devleti olarak görmez.
O zaman ordu vardır ama ruh eksilir,
bayrak vardır ama anlam incelir.
Peki millet nerede hata yaptı?
Burada sesim biraz titrer, ama saklamam:Millet, olan biteni seyretmeye alıştı evladım.
“Bana dokunmayan yılan” dedi,
“Devlet bilir” dedi,
“Benim işim değil” dedi.
Ve en tehlikelisi:
Dinini vicdanına,
ahlakını evine,
vatanını nutuklara hapsetti.
Oysa vatan, sadece cephede savunulmaz.
Günlük hayatta korunur.
Peki, biz ne yapmayalım ki yeniden bir 18 Mart’a mecbur kalmayalım?
Bak, iyi dinle evladım, Ben, “ne yapalım”dan çok, “ne yapmayalım” derim:
Bir:
Haksızlık karşısında susmayalım.
Çünkü suskunluk, zalimi büyütür.
İki:
Liyakati öldürmeyelim.
Adam kayıran devlet, kendi mezarını kazar.
Üç:
İnancı şekle indirgemeyelim.
İnanç, ahlak üretmiyorsa; yük olur.
Dört:
Orduyu sadece silahla güçlü sanmayalım.
Ordunun asıl gücü, arkasındaki milletin ahlakıdır.
Beş:
Gençleri sadece itaatkâr değil, sorumlu yetiştirelim.
Düşünmeyen gençlik, yarın düşünülür.
Birinci Dünya Savaşı musibeti neden geldi başımıza?
Çünkü içeride çözülme vardı. Dışarıdan gelen darbe, içerideki çatlağı büyüttü sadece.
Unutma evladım:
Düşman kapıya dayanmaz, içeri davet edildiğini hissederse gelir.
Ve son sözümü ağır ama açık söyleyeyim:
18 Mart’ı mucize yapan şey, milletin son anda kendine gelmesidir.
Keşke kendimize gelmek için her defasında felaket beklemesek…
(Burada durur Âkif. Konuşmaz. Gözleri dolar.)
Efendim, siz kürsüden kürsüye koşarak, çeşitli illerde, çeşitli camilerde, çeşitli mahfirlerde, kendi mesleğinizi bile neredeyse yapamaz bir halde, sürekli olarak koşturmuştunuz, başımıza felaket geliyor diye, alarm, alarm, alarm diye, adeta bir feryatlarınız vardı. Size bunu hissettiren, başımıza umumi bir büyük felaketin geleceğini anlatan şeyler nelerdi? Ve o çerçevede, bugünün evlatlarına, evlatlarınıza ne söylersiniz?
(Bu soru sorulduğunda Mehmet Âkif’in sesi yükselmiyor. Aksine alçalıyor. Çünkü bu, haykırarak değil, iç yanarak anlatılacak bir şey.)
Evladım… Ben kürsüden kürsüye koşarken müneccim değildim.
Gaybı bilmiyordum. Ama çürümenin sesini duymamak mümkün değildi. Felaket, top sesinden önce gelir. Ben onu sokakta duydum, mektepte duydum, camide duydum
Bana felaketin geleceğini hissettiren neydi?
Bir:İnsanlar yanlışı savunur hâle gelmişti.
Hata yapan utanmıyor,
uyaran mahcup oluyordu.
İşte orada anladım:
Bu gidiş iyi değil.
İki:
İbadet vardı ama ahlâk yoktu.
Namaz kalabalıktı,
fakat kul hakkı yalnızdı.
İnanç, insanı düzeltmiyorsa
orada büyük bir kopuş vardır.
Üç:
Aydın geçinenler millete yabancıydı,
millet de kendini küçük görmeye başlamıştı.
Kendine güvenini kaybeden millet,
başkasının aklıyla yaşar.
Dört:
Devlet ile millet arasında
sessiz bir soğukluk vardı.
Devlet konuşuyor, millet dinliyordu;
ama kalpler aynı yerde değildi.
Beş:
Gençlik ya savruluyordu
ya da susturuluyordu.
Soru soran gençten korkan toplum, yarın cevap veremez.
İşte bunları gördüm evladım. Top sesini beklemedim. Çünkü ahlâk yıkıldı mı, sur zaten düşmüştür.
Peki bugünün evlatlarına ne söylersiniz?
Bak evladım, (burada Âkif net konuşur)Evlatlarım…
Felaket bir gecede gelmez.
Siz onu küçük tavizlerle çağırırsınız.
O yüzden size şunları söylerim:
Bir:
Yanlışı normalleştirmeyin.
“Herkes böyle” dediğiniz gün,
herkes biraz daha düşer.
İki:
İnancı, slogan yapmayın.
İnanç sizi ağırlaştırıyorsa,
orada bir yanlış vardır.
Üç:
Devleti kutsal, insanı değersiz sanmayın.
Devlet insan içindir;
insan eziliyorsa, devlet büyümez.
Dört:
Alkış peşinde koşmayın.
Alkış geçicidir;
hesap kalıcıdır.
Beş:
Ve en önemlisi:
Korkmayın ama gevşemeyin.
Korku felci, gevşeklik çürümeyi getirir.
Sonra Âkif…
Şöyle der gibi bakar:
“Ben koştum çünkü vaktinde uyandırmak istedim.
Siz koşmayın diye…”