Doç. Dr. M. Zeki Uyanık ile Mezhep Konulu Röportaj
Doğru ve yanlış bilginin aynı mecralarda aktığı zamanlarda, doğru ve sahih bilginin ulaşılabilir olması, zaman zaman tekrarının faydasına inanıyoruz. Bu bağlamda üzerinde en çok konuşulan, kaynaklardan bağımsız zan üzerine bina edilen bilginin kendisi, dinin doğru anlaşılmasının önüne geçtiği gibi, toplumlar dini merkeze koyarak huzursuzluklara yol açması söz konusu olabiliyor. Umarız fayda sağlamaya vesile olur.
Röportaj Konusu: Mezhep Nedir?Konuk: Doç. Dr. Mehmet Zeki UYANIK Taşköprü Gazetesi Özel Röportajı
Kıymetli Hocam, vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Sosyal medyanın da yaygınlaşması ile birlikte, belki toplumun en hassas olduğu dini konularda herkes kendi anlayış ve idrakine göre bu sahada bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Ve doğrusu anlatmaya çalışanların kahir ekseriyetinin iyi niyetle bilgilendirmeye çalıştığına da inanıyoruz. Hem bu insanlara kaynak olması açısından, hem de samimiyetle merak eden okurlarımıza Mezhep konusunu yetkin bir ağızdan konuya vakıf olmalarını istedik. Ricamızı kırmayıp sorularımıza vereceğiniz cevaplar için şimdiden memnuniyetimizi bilmenizi isteriz.
Bismillah diyerek ilk soruyla başlayalım; 1. Soru; Mezheb'in Kelime Karşılığı Nedir?Mezhep kelimesi, Arapça kökenli bir sözcüktür. Arapça’da (zehebe) fiilinden türemiştir ve bu fiil “gitmek, yönelmek” anlamına gelmektedir.
Terim olarak ise, “dinin aslî veya fer‘î hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistem” diye tanımlanmaktadır.
Mezhep yorum farklılıklarıdır ve bu özellikle fıkıh (İslam hukuku), akaid (inanç esasları) ve ibadet gibi alanlarda kendini gösterir. Bir başka ifade ile mezhep, kendi içinde tutarlı bir metot ve düşünce sistemine sahip itikadî ve amelî doktrin manasına gelir. Mezhep kurucusu olan imamlar veya müctehidler de hüküm çıkarma metotlarını belirleyen kimselerdir.
Mezhepler, bir anlamda dinin temel kaynaklarına (Kur’an ve Sünnet) dayalı olarak ortaya çıkan farklı anlayış biçimleridir.
2. Soru; Sahabe Döneminde Mezhep Var mıydı?Hz. Peygamber ve sahabe döneminde bugünkü manada sistematik mezhep yoktu. İhtiyaç da yoktu. Zira Hz. Peygamber hayattayken, ashâb-ı kirâm karşılaştığı problemleri kendisine sorar efendimiz de cevaplandırırdı. Bu sebeple o dönem için, bugünkü mânâda mezhepler yoktu.
Hz. Peygamberin vefatından sonra ise ashâb-ı kirâm arasında Kur’ân ve Sünnet’ten hüküm çıkarma ehliyetine sahip olanlar gelen soruları ve problemleri çözmekteydi. Dolaysıyla zamanla sahabenin bazı konularda farklı içtihatları ve uygulamaları mezheplerin oluşumuna zemin hazırlamıştır.
Mezheplerin ortaya çıkışı da bu döneme dayanmaktadır. Çünkü soru sormak için Peygamberimizi bulamayan müslümanlar Efendimizin sünnetini ve Kur’an’ı çok iyi bilen sahabelere sonrsında müctehid âlimlere sorularını sormuşlar, sahabeler ve âlimler de Kur’an ve sünnetten çıkardıkları hükümler ile cevaplandırmışlar. Bu verilen fetvalar da insanlar tarafından kabul görmüş ve neticede ümmet-i Muhammed Kur’an ve sünnetin itikadi ve fıkhi yönünü anlamada onları kendilerine rehber yapmıştır.
3. Soru; Niçin Mezhebe ihtiyaç duyuldu?Mezheplerin ortaya çıkışı, dini sebeplere dayanmaktadır. Hz. Peygamber döneminde dini konularda bir ihtilaf söz konusu değildi. Çünkü bir problem olduğunda Hz. Peygamber'e sorularak çözümleniyordu. Dolayısıyla Peygamberimiz zamanında herhangi bir mezhep olması düşünülemezdi.
Hz. Peygamberden sonra, sahabe ve tabiun döneminden itibaren görüş ayrılığı başlamış asr-ı Saadetten uzaklaştıkça da bu ihtilaflar çoğalmıştır. Bu görüş ayrılıklarının bir takım nedenleri vardı.
Bu nedenlerin başında gelen Peygamberimiz 'in vefatından sonra ayet ve hadislerde açık olarak izah edilmeyen meselelerden kesin ve herkesin itirazsız olarak kabul edebileceği bir hüküm verebilecek bir otoritenin olmamasıydı.
Bunun yanında şu nedenleri de sayabiliriz. Peygamberimizin vefatından sonra İslam âlemi genişlemiş, sahabilerden her biri bir şehre dağılmıştı. Bu sahabeler gittikleri yerlerde müracaat kaynağı oldular. Yani Müslüman olan veya İslamiyet hakkında fazla bilgisi olmayan pek çok kimse kendilerine çeşitli meselelerde dinin hükmünü sordular. Sahabiler de muhatap oldukları soruların cevabını evvela Kur'an da aradılar. Onda bulamadıklarında kendi içtihatlarıyla hüküm verdiler.
Bu sahabiler aynı zamanda kendilerine Tabiin denilen pek çok talebe yetiştirdiler. Onlardan sonra talebeleri tabiin alimleri de bir yandan fetva vererek Müslümanları dini konuda aydınlatırken bir yandan da talebe yetiştirdiler. Onların talebelerine Tebe-i Tabiin denildi. Tebe-i Tabiin Alimleri de Tabiin Alimlerini takip edip onların yolunda devam ettiler.
Gerek sahabe, gerek Tabiin, gerekse Tebe-i Tabiin'in fetvaları arasında farklı hükümler ortaya çıkmıştır. Müslümanlar kendi bölgelerinde yaşayan imamın fetvalarını biliyor, onu tercih ediyor ve ona göre amel ediyordu. İşte bu tercih ve taraftarlık zamanla yerini "Gidilen yol" manasına gelen mezhepleri meydana getirmiştir.
Zuhur eden bu mezhepler genel olarak itikadi ve ameli yani inanç ve ibadet olmak üzere iki grupta ortaya çıktı.
Başlangıçta itikadi alanda Maturidi, Eşari; amelde yani ibadette ise Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleri ortaya çıktı. amelde bunlardan başka Servi, Evzai, Teberi, Zahiri isimleriyle birlikte birçok hak mezhep daha ortaya çıktı. Ancak bunlardan dördü dışındakiler özellikle bulundukları bölgede müntesipleri kalmadıklarından ve çeşitli sebeplerden dolayı günümüze gelememişlerdir.
4. Soru; Neden bir mezhebe uymalıyız?İslam dini, Kur’an Sünnet üzerine kurulmuş bir inanç sistemidir. Bu iki temel kaynak, Müslümanların hayatını düzenlerken aynı zamanda dini hükümlerin kaynağını oluşturur. Bu iki kaynağı herkes tam anlamı ile bilemeyebilir. Bu iki kaynağı yorumlayan içtihat imamları söz konusudur. Dolayısıyla iki temel kaynağı bilemeyenler inanç, amel anlamında bilenlere tabi olur. Bu noktada mezhepler devreye girer. Mezhepler, dinin temel kaynaklarından yola çıkarak çeşitli meselelerde sistemli yorumlar sunan itikadi ya da fıkhi okullardır. Mezhebe uymanın gerekliliğini şu şekilde açıklayabiliriz.
a- Dini Anlayışta Derinlik ve SistemMezhepler, yüzlerce yıllık ilmî çalışmanın ve derin tefekkürün ürünüdür. Bir mezhebe uymak, kişinin dinini rastgele ve yüzeysel değil, derinlikli ve sistemli bir şekilde öğrenmesini sağlar. Mezhepler, Kur’an ve sünnetin doğru anlaşılmasını kolaylaştırır ve kişiyi dini hükümlerde kişisel heveslerine göre hareket etmekten alıkoyar.
b-Herkes ictihad edemezİslam’da içtihad, yani ayet ve hadislerden hüküm çıkarma yetkisi, ciddi bir ilim ve birikim gerektirir. Fıkıh usulü, hadis ilmi, Arap dili, kıyas, icma gibi ilimlerde derin bilgi sahibi olmayan bir kimsenin kendi başına hüküm vermesi doğru ve isabetli olmaz. Bu nedenle, ehil âlimlerin kurduğu mezheplere uymak, bireyin hataya düşmemesi için bir güvence oluşturur.
c-Toplumsal Birlik ve DüzenMezhepler, toplum içinde dini birliği ve düzeni sağlar. Herkes kendi görüşüne göre dini yaşasa, bu durum dini kargaşa ve fitnelere yol açar. Mezhepler, bireylerin belirli bir yol üzere hareket etmelerini sağlayarak ümmetin birliğine katkı sunar.
d. Geçmiş Âlimlerin Tecrübesinden İstifadeMezhepler, İslam dünyasının en seçkin alimleri tarafından kurulmuştur. Bu alimler, İslam ilimlerinin zirvesine ulaşmış, ömürlerini bu yolda harcamışlardır. Onların birikiminden faydalanmak, hem dini doğru öğrenmek hem de geçmişin ilmî mirasını yaşatmak açısından son derece önemlidir.
e. Mezhep Taklidi, Körü Körüne Taklit DeğildirMezhebe uymak “körü körüne taklit” değildir. Mezhebe uymak, ilim ehlinin görüşüne tabi olmak, onun rehberliğinde dini yaşamak demektir. Bu, Kur’an-ı Kerim’in “Bilmiyorsanız ilim ehline sorun” (Nahl, 16/ 43) emrine de uygundur.
Mezhebe uymak, İslam’ı doğru ve güvenilir bir şekilde yaşamak için önemli bir adımdır. Bu, hem bireyin şahsi dini hayatı hem de ümmetin birlik ve beraberliği açısından büyük bir gerekliliktir. Mezhepler, dinin özünden sapmadan, zaman ve mekân şartlarına uygun bir şekilde dini yaşamanın yollarını sunar.
Dolayısıyla, mezhebe uymak bir zorunluluk değil; ama büyük bir kolaylık, emniyet ve hikmettir.
İctihad derecesinde dini birikimi olan kimse başka bir alime uyamaz kendi içtihadı ile amel eder. Dolayısıyla bir mezhebe ya da alime de uyması gerekmez. Ancak böyle bir birikimi olmayanların dini bilmeleri ve yaşamaları için bir mezhebe uymaları gerekir.
5. Soru; Mezhepler İslam ümmeti içinde kutuplaşmaya sebep olabilir mi?Mezheplerin ortaya çıkış nedeni ümmeti bölmek değil, aksine Kur’an ve sünneti farklı şartlar altında daha doğru anlamaya çalışmaktır. Mezhepler, farklı coğrafyalarda ve farklı sosyal yapılarda yaşayan Müslümanların dini hayatlarını daha kolay yaşamaları için bir sistem sunmuştur. İslam mezhepleri kutuplaşmayı istemez bilakis birliği ve dirliği ister. Bir kutuplaşma olmuş ya da olacaksa bu mezheplerden değil dini ve mezhepleri tam ve doğru bilemeyen müntesiplerin kendisinden kaynaklanır. Çünkü mezhepler arası farklılıklar, İslam’ın içinde zenginlik ve rahmettir. Nitekim birçok İslam âlimi, bu çeşitliliği “rahmet” olarak yorumlamıştır. Ancak mezhep mensuplarının kendi görüşlerini tek doğru, diğerlerini tamamen yanlış olarak görmesi ve bu konuda taassuba düşmesi, işte bu noktada kutuplaşmaya neden olabilir veya olmuştur. Yani problem mezhebin kendisinde değil, onu savunanların aşırı tutumları ve diğerlerini dışlayıcı yaklaşımlarındadır. Tarihte mezhepler arası sağlıklı ilişkiler kadar, bazı zamanlarda gerginlikler de yaşanmıştır. Bazılarının mezhepleri birer araç olarak kullanması, ümmet içinde ayrışmaya neden olmuştur. Bu durum da siyasi mezhepçilik adı verilen bir ayrışmayı doğurmuştur.
Şunu birbirinden ayırmamız gerekir mezhebe bağlı olmak başka şeydir, mezhepçilik yapmak (taassup göstermek) başka şeydir. Mezhepçilik; “Benim mezhebim mutlak doğru, diğerleri sapkın” demektir ki bu, İslam kardeşliğine aykırıdır. Çünkü Kur’an bize ümmetin birliğini emreder: “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın…”(Âl-i İmrân, 3/103) Bu ayet bize her türlü sosyal ve içtimaı ayrılığı yasakladığı gibi aynı şekilde mezhep taassubunun yol açtığı ayrılıklardan sakınmamız gerektiğini de gösterir. Bundan dolayı her Müslümanın,
Mezhepler arasında farklılıklar olduğunu kabul etmesi, ancak bu farklılıkların düşmanlık sebebi olmadığını bilmesi gerekir.
Her Müslüman, kendi mezhebini öğrenip yaşarken, diğer mezheplere de saygı duymalı, onları da İslam’ın bir yorumu olarak görmelidir.
Mezheplerin varlığını itikadi ve fıkhî zenginlik olarak kabul edip, bunu ümmetin dini birikimi şeklinde değerlendirmesi gerekir.
Fayda Yâ Hû diyerek verdiğiniz birbirinden kıymetli bilgiler için gazetemiz ve okurlarımız adına tekrar teşekkür ederiz.
BİYOGRAFİSİDoç. Dr. M. Zeki uyanık
Mardin’in Midyat ilçesinin Gelinkaya köyünde 1977 yılında doğdu. İlkokulu Gelinkaya köyünde, ortaokul ve liseyi de Adana’da bitirdi. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni birincilik ile tamamladı. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde İslam Hukuku’nda “İhtikâr” (Karaborsa) tezi ile mastırını yaptı. Daha sonra Necmeddin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü “İslam Hukukunda Hapis Cezası ve Hapishane” tezi ile doktorasını aldı.
Memuriyet hayatına Mersin’in Gülnar ilçesinde İmam-Hatip olarak başladı. Daha sonra Konya İl müftülüğü vaizi oldu. Konya Selçuk Eğitim Merkezini bitirdi. Ardından Adana’nın Yumurtalık ilçesinde Vaizlik görevinde bulundu. Adana'nın merkez Çukurova ilçesinde Uzman Vaizlik de yapan Doç.Dr. Mehmet Zeki Uyanık Mustafa Kemal Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak görev yaptıktan sonra halen göreve devam ettiği Mersin Üniversitesi’ne atandı. Halen Mersin Üniversitesi ilahiyat fakültesi İslam hukuku anabilim dalı başkanı ve Yabancı Diller Yüksek okul Müdürü olarak görev yapmaktadır.
Görev yaptığı süre içerisinde birçok konferanslara da katılan Doç. Dr. Mehmet Zeki Uyanık, çeşitli yerel Tv ve Gazetelerde, Program ve Yazarlık yapmaktadır. Arapça ve İngilizce bilmekte, evli ve dört çocuk babasıdır.