İTAAT EDEN DEĞİL, DÜŞÜNEN BİR GELECEK MÜMKÜN MÜ?
İTAAT EDEN DEĞİL, DÜŞÜNEN BİR GELECEK MÜMKÜN MÜ?-Arkeolog-Bir toplumun gençliğine ne verdiğini anlamak için müfredatına değil, neyi eksik bıraktığına bakmak gerekir. Çünkü asıl boşluklar, karakteri orada şekillendirir. Sanatın ve bilimin birlikte olmadığı bir eğitim düzeni, iyi niyetli bile olsa, insanı eksik yetiştirir. Eksik yetişen insan ise kolay yönlendirilir. Sanat, insana ne hissedeceğini değil, hissetmeyi öğretir. İnce ama hayati bir farktır bu. Bir tabloya, bir romana, bir şiire bakan genç; kendisine “bunu böyle hissetmelisin” denmediği için kendi iç sesini aramak zorunda kalır. Sanat, hazır cevap vermez. Soruyu insanın içine bırakır. Bu yüzden sanatla büyüyen birey, başkasının duygularını taklit etmek yerine kendi duygusunu tanımayı öğrenir. Bilim ise insanı rahat bırakmaz. Bilim, konforu sevmez. “Böyledir” denilen her şeyin karşısına sessiz ama ısrarlı bir soru bırakır: “Neden?” Bu soru bir kez zihne düştü mü, artık eski ezberler kolay kolay çalışmaz. Bilimle tanışan genç, otoriteye değil delile bakmayı öğrenir. Güce değil, mantığa kulak verir. Asıl mesele şudur: Sanat vicdanı, bilim aklı eğitir. Vicdanı olmayan akıl tehlikelidir. Aklı olmayan vicdan ise çaresizdir. Bugün dünyadaki en büyük kriz bilgi eksikliği değil, anlam eksikliğidir. İnsanlar çok şey biliyor ama neden yaşadığını, neye hizmet ettiğini, hangi değerin peşinden gittiğini bilmiyor. Sanat bu noktada pusuladır. Bilim ise motor. Pusulası olmayan motor hızlı gider ama nereye gittiğini bilmez. Motoru olmayan pusula ise yönü gösterir ama seni oraya götüremez. Gençliğe sadece sınav kazandırmayı öğreten sistemler, düşünmeyi lüks hâline getirir. Düşünmeyen insan ise zamanla sorgulamayı saygısızlık, itirazı suç, merakı tehdit olarak görmeye başlar. Oysa tarih bize defalarca şunu gösterdi: Toplumları ileri götürenler, en çok soru soranlardır. En sessiz itaatkârlar değil. Sanat ve bilim bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey “başarılı birey” değil, özgür insandır. Özgür insan hata yapar, yanılır, tartışır, rahatsız eder. Ama aynı zamanda üretir, geliştirir, dönüştürür. Bu yüzden her otorite önce sanatı susturmak ister; sonra bilimi hizaya sokar. Çünkü ikisi birlikteyken insan, yalnızca yönetilen değil, yön veren hâline gelir. Bugün gençlere düşen en büyük sorumluluk, kendilerine hazır sunulan cevaplarla yetinmemektir. Okudukları kitabı sevmek zorunda olmadıklarını, dinledikleri fikre katılmak mecburiyetinde olmadıklarını, sorgulamanın ayıp değil görev olduğunu fark etmeleridir. Ve biz yetişkinlere düşen görev şudur: Gençleri “uslu” olmaya değil, dürüst olmaya teşvik etmek. Sessiz olmaya değil, anlamlı konuşmaya cesaretlendirmek. Yanlış yapmamaya değil, yanlışı fark edebilecek donanıma sahip olmaya hazırlamak. Çünkü sanatın hissettirdiği vicdan ve bilimin öğrettiği sorgu bir araya geldiğinde, ortaya itaat eden bir nesil değil; insan kalabilen bir gelecek çıkar. Ve belki de bugün en çok buna ihtiyacımız var.