Misafiriz İşte Sonuçta!
Misafiriz İşte Sonuçta!
Yakılan bir mumun eridiği gibi…
Sayılı bir servetin her harcamada biraz daha eksildiği gibi…
İnsan da ömrünü böyle tüketiyor. Başlarda bunun farkına pek varmıyor. Sanki misafirlik uzun sürecekmiş, sanki herkes burada kalıcıymış gibi davranıyor. Mekânı sahipleniyor, insanlara anlamlar yüklüyor, sözlere ve tavırlara gereğinden fazla kıymet veriyor.
Zaman ilerledikçe daha iyi anlıyor insan:
Her misafirliğin bir sonu var. Mekânı çok sevsen de bir gün elvedâ diyeceksin. El vedâ, el firak…
Önceleri kızıyor, alınıyor insan. Haksızlık gördüğünü zannediyor. Fakat biraz durup geriye bakınca fark ediyor ki, o kızmaların çoğu yersizmiş. Alınmalar da öyle.
Misafir misafire ne diye kızsın ki?
Misafirin misafire ne hakkı var?
Her biri başka bir dünyanın, başka bir diyarın insanı. Kiminin yolu kısa, kiminin uzun; kiminin yükü ağır, kiminin gönlü yorgun. Aynı sofrada oturmuş olsak da herkes kendi hikâyesini yaşıyor.
Bu yüzden burada rekabet çoğu zaman hasarın sebebi oluyor. Nizâ ise çoğu kere boş bir gürültüden ibaret kalıyor. Kırılmak da kırmak da insanın omzuna fazladan bir yük bindiriyor.
Bunu fark eden insanın içinde tuhaf bir hâl doğuyor:
Biraz serzeniş…
Biraz teslimiyet…
Biraz geri çekilme…
Biraz da haddini bilme…
Belki de olgunluk dediğimiz şey tam olarak budur.
İnsan artık her söze cevap vermek istemiyor. Her mücadeleye girmeyi de gerekli görmüyor. Bazı şeyleri bırakmayı, bazı sözleri rüzgâra emanet etmeyi öğreniyor.
İşte o vakit, gönlün bir köşesinden eskilerden bir ses yükseliyor:
“İsteyene ver sen onu,
bana seni gerek seni.”
Misafiriz işte sonuçta.
Misafirhanede kir-iz bırakmadan, edebince terk etmeye hazır olmalı insan. Bir gün “Burası tadilat görecek, boşaltın” denildiğinde darılmadan, gücenmeden kalkabilmeli. Kimseye yük olmadan, kendine ait olmayanı bırakabilme olgunluğunu gösterebilmeli.
Ve giderken de misafirhane sahibine teşekkür ederek, minnet duygusuyla vedâ edebilmeli.