KÖKLERİN DURUŞMASI; HASET DUYGUSU
Büyük hakikatler çoğu zaman uzun anlatımlarla değil, kısa ve keskin cümlelerle ifade edilmiştir. Düşünürler, filozoflar, kanaat önderleri ve atasözleri; az sözle çok şey söylemenin peşinde olmuştur. Çünkü bazı gerçekler vardır ki, uzadıkça değil, yoğunlaştıkça etkisini artırır.
“Hasetten sakının. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi haset de iyi amelleri yakar, bitirir. (H.Ş.)”
Bu uyarı, yüzeyde bir ahlâk çağrısı gibi görünse de; derininde bir süreci tarif eder.
İnsan, içinde taşıdığı duygularla değil; o duygulara verdiği yönle ölçülür.
Duygu ve his, fiiliyata geçirilmediği sürece masumdur. İlk gelen kıvılcım bir tercih değildir. Fakat o kıvılcım içeride tutulur, beslenir ve yön verilirse artık masum bir misafir olmaktan çıkar; kararın parçası hâline gelir. Fiile döküldüğünde ise hüküm doğurur.
El hâsıl; mesele, silahın varlığı değil, o silahın kimde olduğu ve nasıl kullanıldığıdır.
Haset de böyledir. Tek başına bir duygu olarak değil, yön verildiğinde bir sonuç olarak konuşulmalıdır. Zira haset, insanın iç dünyasında kendiliğinden beliriveren bir kıyas hâlidir. Uzak olana değil, yakın olana çalışır. Benzer şartlar, benzer imkânlar ve benzer yollar arasında doğar. “Onunla aramızdaki fark ne?” sorusunu tetikler.
Bu soru doğru okunmazsa, insanı yorar. Çünkü mesele kişiden çıkar, dağılıma döner. “Neden ona verildi?” sorusu, fark edilmezse içten içe bir itiraza dönüşür.
İşte tam bu noktada “Köklerin Duruşması” başlar.
İnsan, duygularını bastırarak değil; onları duruşmaya çıkararak kendini korur. Bir duygu geldiğinde sormak:
“Sen nereden geldin?”
“Bana ne söylüyorsun?”
“Bu bana ait mi, yoksa sadece gördüğüm için mi istiyorum?”
Bu sorgulama, duygunun köküne iner. Yüzeyde görüneni değil, onu besleyen zemini açığa çıkarır.
Bu duruşma üç ihtimal doğurur:
Ya o istek sana ait değildir, bırakırsın.
Ya sana aittir ama yöntemin yanlıştır, düzeltirsin.
Ya da ihmal ettiğin bir alandır, harekete geçersin.
İşte burada haset, yıkıcı olmaktan çıkar; yön gösterici olur.
Haset yok edilmez, dönüştürülür.
Gıptaya, oradan gayrete çevrilir.
Haset eksiltmek ister.
Gıpta ise çoğaltmak ister.
Gıpta, başkasının nimetini küçültmeden kendi yolunu büyütme iradesidir.
Ancak bu dönüşüm kendiliğinden olmaz; kapılara nöbetçiler dikmek gerekir.
Niyet nöbetçisi sorar: “Bu istek kıyas mı, ihtiyaç mı?”
Şükür nöbetçisi hatırlatır: “Elinde ne var?”
Dua nöbetçisi yön verir: “Ona verilen bereketlensin, bana da nasip olsun.”
İdrak nöbetçisi denge kurar: “Her dağılım bir ölçüyle.”
Bu nöbetçiler, duyguyu kapıda karşılar. İçeri girip kök salmasına izin vermez.
Çünkü bağ koparsa, denetim kaybolur. İnsan; değerlerinden, aidiyetinden ve ölçüsünden uzaklaştığında duygular sahipsiz kalır. Haset azgınlaşır, öfke yıkıcı olur, hırs kontrolsüzleşir.
Burada hadiste geçen “amel” kavramı, meselenin en kritik yerini oluşturur.
Amel; sadece yapılan iş değildir.
Bir düşüncenin oluşması, bir niyetin şekillenmesi, bir planın kurulması, bir emeğin ortaya konması ve nihayetinde bir değerin üretilmesi sürecinin tamamıdır.
Yani amel, sonucun kendisi değil; o sonuca kadar gelen bütün bir inşa sürecidir.
Bu açıdan bakıldığında haset:
Sadece sonucu yok etmez.
Süreci bozar.
Emeği değersizleştirir.
Düşünceyi sabote eder.
Ve ortaya çıkacak faydayı daha merkezine ulaşmadan çürütür.
Haset, bir işi dışarıdan yıkmaz; içeriden kemirir.
Bu nedenle “amelleri yakar” ifadesi, bir anda yok oluşu değil; adım adım gerçekleşen bir tükenişi anlatır.
Bu yönüyle haset, sadece bireysel bir zaaf değil; aynı zamanda sosyal bir kırılma noktasıdır.
Güven zedelenir.
İş birliği zayıflar.
Ortak üretim sekteye uğrar.
Toplumsal değer üretimi yavaşlar.
İnsan ne sadece tek başına bir varlıktır ne de bütüne karışıp kaybolan bir gölge. İnsan, bağlarıyla anlam bulan; fakat o bağlar içinde yönünü tayin edebilen bir varlıktır.
Sonuç olarak:
Haset, suçlu değil, habercidir.
Ama o haberi doğru okumayan,
kendi içindeki yangının odununu kendi taşır.
Ve unutulmamalıdır:
Amel, bir iş değil; bir inşa sürecidir.
Haset ise o süreci uçtan başlayarak merkeze kadar yakar.