Fetih - Hidayet - Tesbih ve Tövbe
Fetih Dışarıya Değil, İçeride Açılan Kapıdır
Müslümanlar çoğu zaman Allah’ın dinini kurtarmaya çalıştılar. Hâlbuki Allah’ın dini ile kendilerini kurtarmaya çalışmaları gerekirdi.
Farklı mizaçlara sahip insanların hâlini, kapasitesini, idrak seviyesini ve tahammül sınırlarını bilmeden; onları anlamadan telkinlerde bulunuldu. Oysa bu, birebir tanımadan neredeyse imkânsıza yakın bir iştir.
Hâlbuki tebliğin çok daha sade ve kalıcı bir yolu vardı: örnek olmak, hâl ile anlatmak. Ne yazık ki bu, İslam’ı anlatma iddiasında olanların en çok hata yaptığı, en zayıf kaldığı noktalardan biri oldu.
Nasr Suresi’nde geçen “fetih” ifadesi de çoğu zaman dar bir anlamla ele alındı. Fetih sadece savaş sonrası elde edilen bir zafer gibi düşünüldü. Oysa “fetih”, köken itibarıyla “açmak” demektir; kalplerin açılmasıdır, yolların açılmasıdır.
Burada gözden kaçırılan nokta şudur: Ayette fetih, insanın kendi gücüyle elde ettiği bir sonuç olarak değil, Allah’ın lütfu ve takdiri olarak ifade edilir. “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman…” denir. Yani bu, insanın kontrolünde olan bir kazanım değil; liyakatle birlikte gelen bir ihsandır.
Ardından insanların tek tek değil, topluluklar hâlinde Allah’ın dinine yöneldiği anlatılır. Bu da bize, hidayetin bireysel çabaların ötesinde, ilahi izin ve takdirle geniş kitlelere ulaştığını gösterir.
Ve hemen peşinden gelen emir çok dikkat çekicidir:
Zafer sarhoşluğu değil, hamd ve tesbih…
Kendini yüceltmek değil, Rabbini yüceltmek…
Kuldan istenen; Allah’ın kusursuzluğunu dile getirirken, kendi eksikliğini fark etmesi, yapamadıklarını itiraf etmesi, aczini kabul etmesi ve istiğfar ile O’na yönelmesidir.
İnsanların artık başka insanların hayatına müdahale etme çabasından vazgeçmesi gerekiyor. Sürekli çevresini düzeltmeye, başkalarına yön vermeye çalışan bir anlayış yerine; insanın kendi hayatına dönmesi, kendi davranışlarını, kendi iç dünyasını kontrol altına alması şarttır. Asıl emek buraya verilmelidir.
Çünkü insan taklit eden bir varlıktır. Güzel olanı gördüğünde ona yönelir, ona benzemek ister. Bu yüzden sözden çok hâl etkiler. Anlatmaktan çok yaşamak iz bırakır.
Özellikle Müslümanlar için mesele; her şeye müdahale etmek değil, dinin kendi hayatında karşılık bulmasını sağlamaktır. Dinin ahlaki ölçülerinin, emir ve yasaklarının önce kendi nefsinde yer etmesi gerekir. Bunun için de insanın enaniyetinden, kendi bildiğini yeterli görme hâlinden ve eksik kanaatlerinden sıyrılması; gerçek bir teslimiyetle Allah’a yönelmesi icap eder.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed A.S.'ın hayatı bu noktada en açık örnektir. Onun hayatını yeniden gözden geçirmek; fakat bunu yaparken her şeyi bir anda yüklenmek yerine, insanın kendi gücüne uygun olan yerden başlaması gerekir. Küçük ama samimi adımlar, zamanla kalıcı hâle gelir.
İnsan, doğru bildiğini yaşarken kınanmaktan çekinmemelidir. Kınayanların kınamasından korkarak hakikatten geri durmak, insana sadece vakit kaybettirir. Oysa hayat kısa ve sınırlıdır. Bu kısa ömrü, ahirete hazırlık hâline getirmek en temel meseledir.
Geriye kalan ise insanın gücünü aşan, kendi kontrolünün dışında olan alandır. Orada söz ve hüküm Allah’a aittir.
Gerçek fetih, dışarıda kazanılan değil; içeride açılan kapıdır..