İran ve ABD: Bir Savaşın Felsefesi | Mücahit Gültekin
İran ve ABD: Bir Savaşın FelsefesiMücahit Gültekin
ABD birkaç haftadır Ortadoğu’yu devasa bir cephaneliğe dönüştürdü. Kargo uçaklarının biri iniyor biri kalkıyor. Bölgeye uçak gemileri, ateşlenmeye hazır güdümlü füzelerin bulunduğu destroyerler, uzun menzilli bombardıman uçakları, denizaltılar, elektronik saldırı uçakları, erken uyarı uçakları, casus uçaklar, tanker uçakları, Tomahawk kara saldırı füzeleriyle donatılmış muhripler, hayalet savaş uçakları, stratejik bombardıman uçakları, füze savunma sistemleri, THAAD ve Patriot bataryaları konuşlandırıldı. Bunların yanı sıra yaklaşık 6 bin askerinin daha gelmesiyle ABD’nin Ortadoğu’da 50 bin civarında askeri var. ABD, bölgedeki “Müslüman” müttefiklerinin topraklarında kurduğu üslerle İran’ı kuşatmış bulunuyor. Rusi Askeri Bilimler Direktörü Matthew Savill’e göre ABD bölgeye yığdığı güçlerle İran’ın her yerini vurabilecek durumda. Psikolojik harp makinesinin çılgınca döndürülen çarklarını hiç hesaba katmıyorum bile.
Pek çok uzman ABD’nin böylesine vahşi bir güç gösterisinin arkasında İran’a siyasi baskı yapmak ve kendi şartlarını dayattığı bir müzakere masasına İran’ı oturtmak olduğunu bildiriyor. Fakat İran aracılar vasıtasıyla kendisine ulaşan teklifleri reddetti. Hem siyasi hem de askeri yetkililer savaş istemediklerini ama dayatmaya da boyun eğmeyeceklerini söyleyerek her türlü savaş senaryosuna hazır olduklarını açıkladı. Kaldı ki İran, Haziran 2025’teki savaşta “diplomasi masasındayken” vurulmuştu.
Burada dikkatlerden kaçırılmaması gereken kritik bir soru var: İran’ı vahşi ve yıkıcı bir savaşı göze almaya yönelten felsefe nedir? İran nasıl bir savaşma rasyonalitesine sahip, neyine güveniyor?
Silahlarına mı? Hayır. Askeri bütçesini yıllık 1,5 trilyon dolara çıkarmış bir süper güçle karşı karşıya.
Bölgesel müttefiklerine mi? İki kere hayır. İran, nükleer silahlarla vurulsa bile bundan gizli ya da açık haz duyacak ülkelerle çevrilmiş durumda. En iyi ihtimalle “Allah bir zalimi bir zalime vurdurdu” söylemiyle İsrail güvenliğinin bir parçası olmuş bir kitle var Ortadoğu’da. Onlar ki, “Sünni ve Arap” Filistin için bile kılını kıpırdatmış olanlardır, İran mı umurlarında olacak? Onlar ki, tahtları, koltukları ve servetlerinden başka kutsalı olmayanlardır. Yalnızlığın ne demek olduğunu şu dünyada İran’dan daha fazla tatmış bir ülke yoktur. Öylesine bir lanettir ki bu, “Türk, Kürt, Arap” hepimiz kardeşiz diyenlerin dilinde bile yeri yoktur onların. İran lanetlenmiş bir ülkedir. Yeryüzünün lanetlileri onlardır.
Peki ya ekonomik gücüne mi güveniyor? Enformasyon ağlarına, uluslararası hukuka, propaganda kabiliyetine mi?
Bu savaşta İran’ın lehine olan tek bir gösterge var mı? Yok.
Bütün bu şartlara rağmen ABD’ye boyun eğmediği, İsrail’i tanımadığı ve direnişi silahlandırmaktan vazgeçmediği için şu dünyada takdir gördüğü tek bir ülke var mı? Destek demiyorum, “takdir” gördüğü… “Teşekkür ederiz” diyen tek bir dil var mı? Açık konuşmak istiyorum: İran’ın Filistin için yaptığı yardımları burnunu kıvırarak kabul eden; sanki bunu kabul ederek onlara “lütufta” bulunduğunu zannedenlerin olduğu bir dünyaya şahit oldum ben. Kurtarın bizi bu İran’ın yardımından diyen dillere şahit oldum. Bırakın dışarıdaki adamı, kendi ülkesindeki insanı razı edememiş bir ülkedir İran. Aksa Tufanı’nın bütün liderlerini ve erlerini tenzih ederim, varlığını direnişe adamış temiz vicdanları tenzih ederim, ama durum bu.
Soruyorum: Şu şartlarda İran ABD’ye boyun eğse, İsrail’i tanısa ve “normalleşme”yi kabul etse kim onu kınayabilir? Stratejik pozisyonundan vazgeçmeyi çıkarları için pazarlık kozu olarak kullansa bunu açıklayacak gerekçe mi yok? Milyon tane var. İsrail’e füze atmaktan ve direniş cephesini silahlandırmaktan vazgeçse bundan rahatsızlık duyacak bir tek ülke var mı? Kim rahatsızlık duyacak? Katar mı, BAE mi, Türkiye mi, Suud mu, Mısır mı? Filistin özerk yönetimi mi?
Peki o zaman bu motivasyon nereden geliyor? ABD’yle savaşmanın nasıl bir rasyonalitesi var? Hangi ilke, hangi kural, hangi hesap, hangi “öğreti” bu savaşı onlara öğütlüyor?
Bu sorunun cevabını modern siyaset biliminde bulamazsınız. Uluslararası ilişkilerin kitaplarında yazmaz böyle şeyler. Soykırım günlerinde İsrail’le ticaret yapmanın kitaptaki yerini arayan vaaz kürsülerinde bulamazsınız bunun cevabını.
Bunun cevabını ancak Kerbela’da bulabilirsiniz. Bunun cevabını Sıffin’de savaşın en kızgın zamanında rükuyu ve secdeyi terk etmeyen Ali’nin kalbinde bulabilirsiniz. Bunun cevabını Yeşil Saray’ın sütunlarını sarsan Ebu Zer’in haykırışında bulabilirsiniz. Taht sahiplerinin köşklerinde değil, Rebeze’nin çöllerinde bulabilirsiniz. Bunun cevabını Müslim bin Akil’in Kufe sokaklarındaki yalnızlığında, İmam-ı Azam’ın Vâsıt mescidinin kapılarını saymaya yanaşmayan dirayetinde bulabilirsiniz.
Bunun cevabını bela, mihnet ve ihanet çöllerinde güzellikten başka bir şey görmeyen Zeyneb’in gözyaşında bulabilirsiniz.
*
Onlar kazanılmış bir savaşın tarafıdır. Onlar savaşın felsefesini “hayatın” felsefesi haline getirdiler. Onlar senin ve benim “felaket” dediğimiz yeri yurt bellemiş insanlardır. Onlar can köprücük kemiğine dayandığında aklını, izanını ve ahlakını kaybetmeyenlerdir. Dünyanın güzellikleri karşısında gözleri ağmayan ve şaşmayanlardır.
Onlar hiçbir savaşı kaybetmediler.
Aynen Muhammed Nazzal’ın yazdığı gibiydiler: Yaptıkları karşılığında âlemlerden bir karşılık ve minnet istemezler. Yağmur onlarla yağar, toprak onlarla yeşerir, rahmet onlarla iner. Dünya onlardan asla mahrum kalmayacaktır.