NARKOZ

Kurtuluş KILINÇ


Ali Yalçın çıktı, iki kelime etti. "Yiğit düştüğü yerden kalkar" dedi. "Anadolu yüz yıllık narkozdan çıkıyor. Eski Türkiye yok artık" diye de ekledi.

Vay! Sen misin bunu söyleyen?

Ortalık anında ayağa kalktı.

Eski Türkiye’nin o sözde pek demokrat, pek aydınlık, pek ilerici tayfası koro halinde bağırmaya başladı. Neymiş efendim? "Sen sendika başkanısın, siyasetçi değilsin." "Siyaset yapacaksan o koltuktan derhal istifa et."

Gülersin.

Niye biliyor musunuz?

Çünkü bu lafları edenler, o çok özledikleri eski Türkiye'de kimlerin siyaset yaptığına nedense hiç ses çıkarmazlardı.

Şarkıcısı sahneden siyasi manifesto yayımlardı, alkışlarlardı.

Tiyatrocusu oyun adı altında millete hakaret eder, devletin polisine laf sokar, ayakta alkışlarlardı.

Gazetecisi köşesinden parmak sallar, televizyondan tehditler savurur, hükümet devirip hükümet kurardı, buna da "basın özgürlüğü" derlerdi.

Sözde eğitimciler üniversite kapılarında gencecik kızları ikna odalarına alıp günlerce psikolojik işkence yapardı, 'çağdaşlık' diye yuttururlardı.

O zamanlar bu meslek gruplarına dönüp de "Kardeşim! Sen şarkıcısın, sen tiyatrocusun, sen gazetecisin, sen eğitimcisin, işine bak, siyasete gireceksen istifa et" diyen bir tek Allah'ın kulu var mıydı?

Yoktu.

Çünkü o zaman yapılan siyaset, tamamen onların işine geliyordu.

Millete tepeden bakmak, insanları ötekileştirmek siyaset değil, adeta kutsal bir görev sayılıyordu.

Şimdi Ali Yalçın çıkıp da milletin hislerine tercüman olunca, aniden sendikacı olduğu akıllarına geldi.

Bir de utanmadan "Memur-Sen memur için bugüne dek ne kazanım elde etti ki?" diye soruyorlar.

Cahillik hakikaten bedava. İş bilmezlik diz boyu.

Aç bir arama motorunu, yaz oraya.

Memurlar için bugüne kadar masaya oturup da o tarihi toplu sözleşme kazanımlarına imza atan sendikalar hangileri?

Hepsinin altında sadece Memur-Sen'in, Eğitim-Bir-Sen'in ve Memur-Sen’e bağlı sendikaların o sarsılmaz imzası var.

Başka bir sendikanın memur için kazanımı var mı?

Yok!

Ama onların sendikacılıktan anladığı elbette bu değil ki.

Onların lügatinde sendikacılık demek; esnafın camını çerçevesini indirmek demektir.

Kaldırım taşlarını söküp polise fırlatmaktır.

Kamu malını yakmak, özel mülke zarar vermektir.

Devlete meydan okuyup, ortalığı savaş alanına çevirmektir.

Bekliyorlar ki Memur-Sen de sokağa dökülüp böyle yapsın.

Boşuna beklerler.

Çünkü bu hareketin kökünde yakıp yıkmak yok.

Bu hareketin mayasında yedi güzel adamdan biri olan o büyük mütefekkir, Mehmet Akif İnan var.

Ne diyordu Akif İnan? "Kim olursa olsun haklıdan yana, kim olursa olsun haksızın karşısında olacağız."

Mesele tam olarak budur.

Sadece masada değiller. Meydanda da varlar.

Darbede varlar, afette varlar, salgında varlar.

15 Temmuz hain darbe girişiminde o tankların önüne ilk çıkanlar onlardı.

Pandemide herkes evine kapanmışken, kurdukları gönüllü ekipleriyle sahadaydılar.

Asrın felaketi depremde, devletin ve milletin emrinde enkaz başındaydılar.

Bugün yurt içinde sayısız sivil toplum kuruluşundan daha büyük bütçelerle devasa maddi yardım yapıyorlar.

Yurt dışında yaptırdıkları okullarla, yetimhanelerle gösterişsiz, sessiz sedasız insanlığın hizmetine koşuyorlar.

Bunu yaparken de hiç kimsenin inancına, siyasi görüşüne veya fikrine asla bakmıyorlar.

Ali Yalçın'ın asıl anlatmak istediği gerçek niyet de zaten budur.

O horlanan, itilen, şalvarıyla, başörtüsüyle alay edilen dışlanmış evlatlar artık uyandı.

Karatahtaları mora boyayıp küçücük çocuklara eşcinselliği özendirenlerin, o LGBT borazanlarının, okullardaki Ramazan coşkusunu hazmedemeyenlerin inlerinden çıkıp nefret kusması bundandır.

Millete Fransız kalan o homo laikusların asıl paniği bundandır.

Rahatsızlıkları sendikacılık falan değil.

Efendilerinin açtığı o fay hatlarının birer birer kapanmasıdır.

Ne yaparlarsa yapsınlar, o fay hatları sonsuza dek kapanacak.

Hasta narkozdan çıktı. Operasyon bitti.

Hepinize geçmiş olsun.