CEPLERİNİZİN ŞEKERLE, YÜREĞİNİZİN UMUTLA DOLDUĞU BAYRAMLAR

Kurtuluş KILINÇ

Eskiden bayram, duvarda asılı takvim yapraklarında sıradan bir tarih değil, havada asılı kalan sihirli bir kokuydu. O koku, günler öncesinde sokağa yayılır, hanımelleri ve portakal çiçeklerinin rayihasına karışırdı.   Biz çocuklar için bayram, yastığın başucuna özenle dizilmiş, sabaha kadar en az on kere uyanıp gizlice okşadığımız o gıcır gıcır bayramlık kıyafetlerdi. Annem, "Yarın bayram, erken yatın" derdi ama uyku tutmazdı ki.   Kokusu üzerinde ayakkabılarımızı özenle silip, onu yatağına alarak uyumaya çalışan çocuklardık biz. Uykusuzluktan gözlerimiz yansa da o ayakkabıları ayağımıza geçireceğimiz sabahı beklemek dünyanın en tatlı bekleyişiydi.   Geniş avlulu, kapısı herkese açık o eski Adana evlerinde hummalı bir hazırlık olurdu. Ninelerimizin, annelerimizin ellerinden çıkan o incecik açılmış baklavaların, tepsiler dolusu su böreklerinin ve fırına sürülen bayramlık kömbelerin telaşı arife günü sabahtan başlar bayram sabahı şafak sökene dek sürerdi.Şehir ve Yerel Bölge Rehberleri   Asıl bayram, sabah ezanıyla başlardı bizim için. Babam, amcam, abim, kardeşim ve akrabalarımız ve konu komşu gittiğimiz bayram namazından dönüşünü, kalbimiz kuş gibi çarparak beklerdik. Daha avluya adımını atar atmaz, o büyük ve kalabalık ailenin bayramlaşma merasimi bir şölen havasında başlardı.   En sevdiğim an, el öpme sırasıydı. Sıraya girerdik hepimiz, büyükten küçüğe. Sırayla büyüklerin elleri öpülür, yaşlıların gözlerindeki o şefkatli parıltı içimizi ısıtırdı. Alınan harçlıklar ve bayram şekerleri ile ceplerimiz şiştikçe, dünyanın en zengin, en yenilmez insanı hissederdik kendimizi.   Evde bayramlaşma merasim biter bitmez bir anda sokağa fırlardık. Mahallenin bütün çocukları bir araya gelir, kapı kapı dolaşma serüveni başlardı. Hedefimiz belliydi: Hangi evde harçlık veriliyor, hangi evin şekeri daha lezzetliyse onlara adeta akın ederdik.   Bir defasında, sırf iki kere şeker alabilmek için şapkamı ters çevirip, hırkamı çıkararak uzak komşu bir evin kapısını tekrar çaldığımı, onun da bu kurnazlığımı şıp diye anlayıp gülümseyerek "Seni gidi yaramaz, al bakalım bir tane daha!" deyip beni ödüllendirdiğini hiç unutmam.   Paralar toplandıktan sonra mahalle bakkalına hücum. Renkli toplar, naneli şekerler, leblebiler... Tabii öğlene doğru o özenle koruduğumuz yepyeni kıyafetlerin sokak tozuna bulanması ve annelerimizin o tatlı kızmaları da bayramın tuzu biberiydi.   Şimdi dönüp bakıyorum da o kalabalık sofraların, birbirine kenetlenmiş o büyük ailelerin sırrı ne alınan harçlıktı ne de toplanan şeker.   Sır; avluda göz göze değdiğinde hissedilen o derin sevgi, küçüğe gösterilen sınırsız şefkat, büyüğe duyulan o sarsılmaz saygıydı.   Biz birliği, beraberliği ve karşılıksız paylaşmayı o bayram sabahlarındaki heyecanda öğrendik.   Bugün, o sarmaşık kokulu avlulu evlerin yerini yüksek binalar alsa da içimizdeki o bayram çocuğunu yaşatmak bizim elimizde. Çocuklarımızın gözlerinde o eski bayramların sevincini, o sarsılmaz aile bağlarının sıcaklığını yeniden yeşertebiliriz. Yeter ki yüreklerimizdeki o saf, birleştirici sevgiyi ve saygıyı kaybetmeyelim.   Bayram, sadece tatil değil; insanın içine işleyen bir “birlik” öğretisidir. Küçükken anladım: el uzatmak, helalleşmek, birlikte gülmek bir toplumun gerçek gücüymüş.   Bayram, sevgidir. Saygıdır. Birlikte olmaktır. Ve çocukların gözlerindeki o pırıltıdır.   Pırıltınız hiç solmasın, hepimizin bayramı mübarek olsun.