İçeriden Çökerten Tehlike: Nifak ve "Beşinci Kol"

İlham BALCI

Bir toplum nasıl zayıflar?
Çoğu insan bu soruya şöyle cevap verir:
Savaşla, ekonomik krizle ya da dış saldırılarla.

Oysa tarih bize başka bir gerçeği gösterir.
Toplumlar çoğu zaman dışarıdan gelen güçle değil, içeriden zayıflatıldıkları zaman çöker.

Çünkü bazen düşman kapıya dayanmaz.
Toplarla gelmez.
Zihinlere girer.

1936 yılında İspanya İç Savaşı sırasında General Mola’ya Madrid’i nasıl ele geçireceği sorulduğunda verdiği cevap bu gerçeği anlatır:

“Şehre yaklaşan dört kol ordum var. Ama asıl güvendiğim içerideki beşinci kol.”

Bu sözle birlikte siyasi literatüre yeni bir kavram girdi: Beşinci kol.

Yani bir toplumu dışarıdan değil, içeriden zayıflatan faaliyetler.
Bu tür faaliyetler çoğu zaman silah kullanmaz.
Ama toplumun içine sızar.

Şüphe üretir.
Güveni zedeler.
Bizi biz yapan değerlerimizi kullanır, insanları birbirine karşı kışkırtır.

Ve zamanla toplum farkına varmadan kendi kendini yıpratmaya başlar.

Tarihte benzer süreçler farklı toplumlarda da görülmüştür. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşanan fikir ve kimlik tartışmalarının da özellikle Tanzimat’la birlikte hız kazandığı sıkça dile getirilir.

Bu dönem yalnızca siyasi ve idari değişimlerin değil, aynı zamanda toplumun düşünce dünyasında yaşanan büyük kırılmaların da başlangıcı olmuştur. Böyle zamanlarda dış baskılar kadar içeride oluşan fikir karmaşası da toplumların direncini zayıflatabilir.

Dinimizde bu tavır “nifak” kavramıyla anlatılır.
Nifak; dışarıdan başka, içeriden başka davranmak demektir. Görünüşte toplumun içinde yer almak fakat gerçekte o toplumu zayıflatacak tavırlar sergilemek…

Kur’ân-ı Kerîm’de (mana olarak) şöyle buyrulur:
“Bozgunculuk yapmayın denildiğinde ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler.”
(Bakara Suresi, 11. Ayet meali)

Yani çoğu zaman zarar veren kişiler kendilerini zarar veriyor gibi değil, iyilik yapıyormuş gibi gösterirler.

Tam da bu yüzden içeriden gelen zarar, açık düşmandan daha tehlikeli olabilir.

İslam alimleri tarih boyunca nifakın en tehlikeli sonucunun dinimizdeki fitne olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü bu fitne, insanların kalplerine şüphe düşürür; doğru ile yanlışı birbirine karıştırır ve toplumun birlik duygusunu zedeler.

İslam tarihinde bunun örnekleri de görülmüştür. Mesela erken dönemlerde ortaya çıkan Mutezile akımı, bazı inanç meselelerinde dinimize ters yorumlar geliştirerek büyük tartışmalara yol açmıştır. Dönemin alimleri uzun süren ilmî mücadelelerle bu fikirlerin yanlışlarını ortaya koymuş ve bu fitnenin yayılmasını büyük ölçüde engellemiştir.

Ancak tarih bize şunu da gösterir: Bir fikir ortadan kalksa bile, onun bıraktığı izler bazen zihinlerde yaşamaya devam edebilir.

Peki böyle durumlarda amaç nedir?
Genellikle üç şey hedef alınır:

Önce güven duygusu zedelenir. İnsanlar birbirine karşı şüphe duymaya başlar.

Sonra moral kırılır. Sürekli karamsarlık ve umutsuzluk havası yayılır.

Son olarak değerler hedef alınır. Toplumu ayakta tutan inanç ve ortak bağlar küçümsenir veya değersiz gösterilir.

Böylece insanlar farkına varmadan kendi toplumlarına yabancılaşmaya başlar.

Tarih bize önemli bir gerçeği de gösterir:
Zihinler zayıflamadan toplumlar kolay kolay yıkılmaz.

Bu yüzden bazı stratejistler şöyle der:
“Gerçek işgal çoğu zaman zihinlerde başlar.”

Bugün bu tür etkilerin en hızlı yayıldığı alan ise dijital dünyadır. Sosyal medya üzerinden yayılan bir bilgi, doğruluğu araştırılmadan milyonlarca insana ulaşabiliyor.

Bir görüntü bağlamından koparıldığında, bir söz yanlış yorumlandığında veya duygulara hitap eden içerikler üretildiğinde insanlar çoğu zaman farkında olmadan etkilenebiliyor.

Yani artık mesele sadece bireysel bir dikkat meselesi değil; toplumların güvenliği açısından da önemli bir konu haline gelmiş durumda.

Bu durum özellikle gençler ve çocuklar açısından daha da hassastır. Çünkü çocukların dünyayı algılama biçimi büyük ölçüde gördükleri ve duydukları şeylerle şekillenir.

Bugün çocuklar ve gençler günün önemli bir kısmını dijital dünyada geçiriyor. İzledikleri videolar, karşılaştıkları içerikler ve sosyal medya paylaşımları onların düşünce dünyasını fark edilmeden etkileyebiliyor.

Bu nedenle aile ortamı ve çocukların yetiştiği çevre toplumların geleceği açısından son derece önemlidir.

Bugün dünya değişmiş olabilir. Teknoloji gelişmiş, iletişim hızlanmış olabilir. Ancak toplumları zayıflatma yöntemlerinin özü pek değişmiş değildir.

Bazen bir toplumun gücünü kıran şey büyük savaşlar değil; yavaş yavaş yayılan şüphe, güvensizlik ve umutsuzluktur.

Bu yüzden tarihin verdiği en önemli derslerden biri şudur:
“Bir toplumu ayakta tutan sadece sınırları değildir. Asıl sınır zihinlerdir.”

Eğer bir toplum kendi değerlerine güvenini kaybeder, birbirine olan inancı zayıflar ve sürekli karamsarlık içinde yaşamaya başlarsa o toplum için en büyük tehlike dışarıdan gelen saldırılar değil, içeride başlayan çözülmedir.

Çünkü bazen bir toplumu yıkmak için büyük ordulara gerek yoktur.
İçeriden yayılan küçük bir şüphe bile yeter.