Ontolojik Tescilden Teşriî Otoriteye

H. Ali ERDOĞAN

Ontolojik Tescilden Teşriî Otoriteye: İnşirah Suresi 4. Ayet Ekseninde Nebevi Makamın Konumu ve Modern İtirazlara Karşı Hanefî Usul Perspektifi

(From Ontological Affirmation to Legislative Authority: The Status of Prophetic Rank in Light of Surah Al-Inshirah Verse 4 and the Hanafi Jurisprudential Perspective Against Modern Objections)

H. Ali ERDOĞAN

ÖZET
Bu makale, İnşirah Suresi’ni, özellikle “şerh-i sadr” ve “ref‘-i zikr” kavramlarını merkeze alarak, Hz. Peygamber’in (sav) dinin teşriî sürecindeki kurucu ve belirleyici rolünü ortaya koymayı amaçlamaktadır. “Kur’an bize yeter” şeklindeki indirgemeci ve hadis/haber-i vâhid inkârcı söylemler ile Sünnet’i tarihselleştiren yaklaşımlar, bizzat Kur’an’ın nebevî şahsiyete atfettiği ontolojik yücelik ve teşriî meşruiyetle çelişmektedir. Çalışma, bu çelişkiyi, Hanefî fıkıh usulü geleneğindeki “sünnetin beyan ve ziyade fonksiyonu”, “haber-i vâhidin hüccet değeri” ve “sünnetin bağımsız teşriî konumu” gibi tartışmalar ışığında analiz etmektedir. Ayrıca, klasik tefsir kaynaklarından (örneğin İbn Kesir ve Mevdûdî’nin yorumları) yararlanarak “şerh-i sadr”ın peygamberi vahyin aktif müfessiri kılan ontolojik bir dönüşüm olduğu vurgulanmakta; modern tarihselcilik eleştirileri bağlamında, Sünnet’in evrensel metodolojik boyutuna dikkat çekilmektedir. İnşirah Suresi’nin, nebevi otoriteyi ilahî bir lutuf ve tahkim olarak sunan yapısının, onu sadece tarihsel bir aktöre indirgeyen modern okumalara kapalı olduğu sonucuna varılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: İnşirah Suresi, Ref‘-i Zikr, Şerh-i Sadr, Sünnet, Haber-i Vâhid, Hanefî Usulü, Teşriî Otorite, Tarihselcilik, Beyân, Ziyade.

ABSTRACT
This article aims to demonstrate the constitutive and determinative role of the Prophet Muhammad (pbuh) in the legislative process of religion, centering on Surah Al-Inshirah, particularly the concepts of “sharh al-sadr” (expansion of the breast) and “raf‘ al-dhikr” (exaltation of renown). Reductive discourses such as “The Qur’an is sufficient for us,” which deny hadith/khabar al-wahid, and approaches that historicize the Sunnah contradict the ontological eminence and legislative legitimacy that the Qur’an itself attributes to the prophetic person. The study analyzes this contradiction in light of debates within the Hanafi legal tradition, such as “the explanatory and additive function of the Sunnah,” “the probative value of solitary reports (khabar al-wahid),” and “the independent legislative status of the Sunnah.” Drawing on classical tafsir sources (e.g., Ibn Kathir and Maududi’s interpretations), it emphasizes that “sharh al-sadr” represents an ontological transformation making the Prophet an active interpreter of revelation. In the context of criticisms of modern historicism, attention is drawn to the universal methodological dimension of the Sunnah. It concludes that the structure of Surah Al-Inshirah, which presents prophetic authority as a divine grace and consolidation, is impervious to modern readings that reduce it to merely a historical actor.

Keywords: Surah Al-Inshirah, Raf‘ al-Dhikr, Sharh al-Sadr, Sunnah, Khabar al-Wahid, Hanafi Jurisprudence, Legislative Authority, Historicism, Bayan, Ziyade.

GİRİŞ
Modern dönemde İslâmi düşünce içerisinde ortaya çıkan, Hz. Peygamber’in (sav) rolünü ve otoritesini yeniden tanımlama çabaları, genellikle onu vahyi aktaran “pasif bir postacı” veya hükümleri yalnızca kendi asrına hitap eden “tarihsel bir içtihat sahibi” konumuna indirgeme eğilimindedir. “Kur’an bize yeter” sloganıyla özetlenebilecek bu yaklaşım, sünneti ve hadisi bütünüyle veya kısmen (özellikle haber-i vâhidleri) dini kaynak olmaktan çıkarmayı hedeflemekte; bir diğer versiyonu ise sünneti mutlak bağlayıcılıktan kopararak onu göreceli ve tarihsel bir olguya dönüştürmektedir. Bu tür yorumlar, sıklıkla Kur’an’a dayandıklarını iddia etmelerine rağmen, bizzat Kur’an’ın peygamber tasavvuruyla temel bir gerilim içindedir.
Bu çalışma, indirgemeci ve tarihselci söylemlerin peygamber anlayışıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu ontolojik ve teşriî çerçeveyi karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Bu karşılaştırmanın merkezine, Hz. Peygamber’in manevi şahsiyetini ve makamını tahkim eden bir sure olan İnşirah Suresi, özellikle de “ref‘-i zikr” (şanını yüceltme) vurgusunun yapıldığı 4. ayet yerleştirilecektir. Ardından, bu Kur’anî zeminden hareketle, İslam hukuk usulünün köklü ekollerinden Hanefî geleneğinin sünnet ve hadis anlayışı, “beyân”, “ziyade” ve “haber-i vâhid” meseleleri özelinde incelenecek ve bu geleneğin, modernist itirazlara karşı nasıl tutarlı bir savunma imkânı sağladığı gösterilecektir. Derinleştirilmiş analizde, klasik tefsir metinlerinden (örneğin İbn Kesir’in Tefsirü’l-Kur’âni’l-Azîm’i ve Mevdûdî’nin Tefhîmü’l-Kur’ân’ı) ek alıntılarla kavramlar genişletilecek; ayrıca, modern eleştirilere (örneğin Jonathan Brown’ın tarihsel eleştiri yöntemlerine yönelik eleştirileri) atıfla tartışma zenginleştirilecektir. Nihai amaç, nebevî otoritenin, vahyin tamamlayıcı ve açıklayıcı unsuru olarak dinin kurucu bir sacayağı olduğunu; bu otoritenin yok sayılması veya zayıflatılmasının, Kur’an’ın kendi beyanına aykırı olduğu kadar, onu uygulanamaz bir metin haline getireceğini ortaya koymaktır.

İnşirah Suresi’nde Nebevi Şahsiyetin İnşası: Şerh-i Sadr ve Ref‘-i Zikr
İnşirah Suresi, Hz. Peygamber’e (sav) yönelik doğrudan hitabı, onun manevî durumunu tasvir edişi ve ilahî lütufları hatırlatışıyla dikkat çeker. Sure, nebevî görevin ağırlığı karşısında bir teselli ve güçlendirme işlevi görür. Klasik tefsirlerde (örneğin Kurtubî ve Şevkânî’nin eserlerinde) sure, peygamberin misyonunun ilahî destekle güçlendirildiğini vurgular.

1.1. Şerh-i Sadr: Vahyin Muhatabı ve Müfessiri Olarak Hz. Peygamber
“Elem neşrah leke sadrak” (Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?) ayetiyle başlayan sure, ilk olarak peygamberin kalbinin/metafizik benliğinin ilahî bir müdahale ile “açıldığına” ve “genişletildiğine” işaret eder. Müfessir Râgıb el-İsfahânî, bu şerhi, “kalbin ilahi bir nur ile sükûnet, huzur ve rahatlık bulması” şeklinde yorumlamıştır.[1] Bu, sadece psikolojik bir rahatlama değil, aynı zamanda peygambere vahyi derunî bir şekilde kavrama, taşıma ve açıklama kapasitesi kazandıran ontolojik bir donanımdır. İbn Kesir, tefsirinde “şerh-i sadr”ı, peygamberin kalbinin vahyi kabul etmek üzere genişletilmesi olarak açıklar; bu, Hz. Musa’nın (as) benzer bir dua ettiği (Tâhâ 20/25) gibi, tebliğ görevini kolaylaştıran bir ilahî lütuftur.[9] Mevdûdî ise, şerh-i sadr’ın iki anlamı olduğunu belirtir: Birincisi, İslam’a açılmak ve  dikkat dağınıklığı(distraction)'ndan kurtulmak; ikincisi, peygamberlik yükünü taşıyacak cesaret ve geniş ufuk kazandırmak.[10]
“Belini büken yükü senden alıp atmadık mı?” (2-3. ayetler) ifadesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu yük, sadece cahiliye toplumunun manevî sıkıntısı değil, aynı zamanda ilahî hükümleri tebliğ ve tebyin sorumluluğunun getirdiği mesuliyettir. Allah’ın bu yükü hafifletmesi, peygamberi yalnız bırakmadığını ve onu bu ağır göreve hazırlayıp desteklediğini gösterir.[2] Buradan hareketle, Hz. Peygamber’in vahiy karşısındaki konumu, mekanik bir “alıcı-iletme” noktasında sabit değildir. O, “şerh edilmiş bir sadr”a sahip olarak, vahye muhatap olan, onu içselleştiren, anlayan ve bu anlayışı söz, fiil ve onay (takrir) ile beyan eden aktif bir müfessirdir. Bu, onun “postacı” benzetmesinden çok daha öte bir role işaret eder. Ayrıca, hadis rivayetlerinde şerh-i sadr’ın fiziksel bir olay olarak da yorumlandığı görülür; örneğin, peygamberin çocukluğunda göğsünün açılıp temizlenmesi, ontolojik saflığın bir simgesi olarak tefsir edilir.[11]

1.2. Ref‘-i Zikr: İlahî İsimle Beraber Anılmak ve Teşriî Meşruiyet
Surenin belki de nebevî otorite bağlamında en çarpıcı ifadesi, 4. ayette yer alan “Ve refa‘nâ leke zikrak” (Senin şanını yüceltmedik mi?) beyanıdır. Klasik tefsir geleneği, bu “yüceltme”yi somut örneklerle açıklar: Kelime-i şehadette Allah’ın ismiyle birlikte zikredilmesi, ezan ve kamette, namazdaki teşehhütte isminin anılması, önceki kitaplarda müjdelenmesi ve kıyamete kadar isminin hayırla yâd edilecek olması.[3] İbn Kesir, raf‘ al-dhikr’i, peygamberin isminin Allah’ın ismiyle ebediyen birlikte anılması olarak yorumlar; bu, ontolojik bir bağ ve teşriî meşruiyetin temeli olarak görülür.[12] Mevdûdî, bu yüceltmenin peygamberin zaferini garanti ettiğini ve İslâm’ın yayılışını simgelediğini ekler.[13]
Ancak bu yüceltme, sadece sembolik veya itibarî bir yükseltme değildir. Allah’ın ismiyle kurulan bu “bitişiklik” (telâzum), ontolojik bir bağa işaret eder ve bunun kaçınılmaz tezahürü teşriî (yasama) alanında ortaya çıkar. Zira ismi, ism-i celâl ile ebediyen birlikte anılan bir Resûl’ün, dinin amelî boyutuna dair açıklama ve düzenlemelerinin de ilahî iradenin bir uzantısı ve tecellisi olarak görülmesi gerekir. Kur’an’ın pek çok ayetinde “Allah’a ve Resûl’üne itaat” emrinin mutlak ve eşzamanlı bir şekilde vurgulanması,[4] bu ontolojik birlikteliğin hukukî ve amelî sonucudur. “Ref‘-i zikr”, peygamberin otoritesini, ilahî kaynaktan bağımsız, beşerî veya tarihsel bir otorite olmaktan çıkarıp, onu ilahî irade ile iç içe geçmiş bir merci haline getirir. Bu da onun sünnetinin, bağlayıcılık ve süreklilik açısından özel bir konuma sahip olmasının temel dayanağıdır. Modern tefsirlerde, bu kavramın peygamberin evrensel misyonunu vurguladığına dair vurgular da vardır; örneğin, tarihsel eleştiri yöntemlerine karşı, raf‘ al-dhikr’in ebedî bir yüceltme olduğu savunulur.[14]

Hanefî Usul Geleneğinde Sünnetin Konumu: Beyân, Ziyade ve Haber-i Vâhid
Kur’an’ın çizdiği bu ontolojik ve teşriî çerçeve, İslâm hukuk ekolleri tarafından usulî prensiplere dökülmüştür. Hanefî ekolü, sünnetin bağlayıcılığı konusunda son derece net bir tavır ortaya koyarken, özellikle “ziyade” ve “haber-i vâhid” meselelerinde getirdiği titiz kriterlerle de dikkat çeker. Hanefî usulcüler, sünneti ikinci temel kaynak olarak görür ve onun Kur’an’la ilişkisini detaylı bir şekilde sistematize ederler.[15]

2.1. Sünnetin Beyan ve Teşri Fonksiyonu
Hanefî usulcüler, sünnetin Kur’an karşısındaki temel işlevini “beyân” (açıklama) olarak görürler. Kur’an’da mücmel (kapalı) veya mutlak bırakılan hükümler, sünnet tarafından açıklanır, sınırlandırılır (takyid) veya istisnalandırılır (tahsis).[5] Bu, İnşirah’taki “şerh-i sadr”ın hukukî alandaki tezahürüdür. Genişletilmiş bir anlama ve açıklama kapasitesiyle donatılan Peygamber, vahyin amelî hayata nasıl tatbik edileceğini göstermekle görevlidir. Örneğin, namazın rekât sayıları veya zekât nisapları gibi detaylar sünnetle beyan edilir.
Daha da önemlisi, Hanefîler, sünnetin Kur’an’da aslı bulunmayan yeni hükümler (ziyade) koyabileceğini kabul ederler. Örneğin, Kur’an’da haram kılınmayan yırtıcı hayvanların ve eşek etinin Hz. Peygamber’in hadisleriyle haram kılınması, baba bir kız kardeşle ninenin mirastaki paylarının belirlenmesi bu kapsamda değerlendirilir.[6] Burada sünnet, müstakil bir teşri kaynağı olarak işlev görür. Hanefîler, bunun Kur’an’ı nesih anlamına gelmediğini, bilakis onu tamamlayan ve ayrıntılandıran bir “ilave” olduğunu savunurlar. Bu görüş, “ref‘-i zikr”in mantıki sonucudur. Allah’ın şanını kendi şanıyla birlikte yücelttiği Resûl’ün, O’nun dinini tafsil ve tamamlamak üzere vahiy (ilham veya içtihadî) desteğiyle hüküm koyma yetkisi, bu yüceltmenin bir gereğidir. Serahsî, Usûlü’s-Serahsî’de ziyade’nin sünnetin bağımsız teşriî rolünü kanıtladığını vurgular.[16]

2.2. Haber-i Vâhidin Hüccet Değeri ve Modern İnkâra Karşı Cevap
“Kur’an bize yeter” söyleminin en sık saldırdığı alan, özellikle haber-i vâhid (yalnızca bir veya birkaç kişi tarafından nakledilen, tevatür derecesine ulaşmamış hadis) kategorisidir. Bu söylem, dinin aslına dair kesin bilginin ancak mütevatir yolla sabit olabileceğini, haber-i vâhidlerin ise zannî olduğunu ve inanç ve temel hükümlerde delil olamayacağını iddia eder.
Hanefî usulü bu noktada dengeli ve ilkeli bir duruş sergiler. Hanefîler, haber-i vâhidleri, ravilerinin adalet ve zabt şartlarını taşıması, şaz (kabul edilmiş prensiplere aykırı) olmaması ve genel Kur’anî esaslara veya mütevatir sünnete zıt düşmemesi gibi sıkı kriterlere tabi tutarlar.[7] Ancak bu kriterleri sağlayan haber-i vâhidlerin, amelî hükümlerde bağlayıcı (hüccet) olduğunu ısrarla vurgularlar. Ebû Bekir el-Cessâs, “Peygamber’e itaat farzdır” ayetini delil getirerek, bu itaatin onun bize ulaşan söz ve fiillerine tabi olmayı gerektirdiğini, haber-i vâhidin de bunu nakletmenin meşru bir yolu olduğunu belirtir.[8] Bilâl Alî Ansârî, Hanefî mezhebinde 'haberi vâhid'in amelî hükümlerde kesin delil (maqbûl) kabul edildiğini, zannî olsa da pratikte bağlayıcı olduğunu açıklar.[17] Modern inkâra karşı, Hanefî yaklaşım iki yönlü cevap verir: Birincisi, sünnetin tamamını değil, sadece zannî yolla gelen kısmını titiz kriterlere bağlayarak, sünnetin korunmasını aklî bir sistematiğe oturtur. İkincisi, bu titizliğe rağmen, sahih kabul edilen haber-i vâhidleri amel noktasında reddetmenin, bizzat “Allah’a ve Resûl’üne itaat” emrini görmezden gelmek anlamına geleceğini ortaya koyar. “Kur’an bize yeter” diyerek sahih sünneti reddetmek, aslında Kur’an’ın “Resûl’e itaat” emrini yok saymaktır.

Tarihselci Yaklaşıma Karşı Sünnetin Sürekliliği ve Evrenselliği
Tarihselci söylem, sünneti (ve dolayısıyla nebevî otoriteyi) Hz. Peygamber’in içinde bulunduğu 7. yüzyıl Arap toplumunun koşullarına verilmiş yerel ve göreceli çözümler paketi olarak görür. Bu yaklaşıma göre sünnetin bağlayıcılığı mutlak ve ebedî değil, tarihsel ve bağlamsaldır. Jonathan Brown, tarihsel eleştiri yönteminin Batı kökenli olduğunu ve İslamî kaynaklara aşırı şüpheci yaklaştığını eleştirir; geleneksel kaynakların güvenilirliğini savunur.[18]
Bu iddia, İnşirah Suresi’nin ruhuyla ve Hanefî usulünün sünnet algısıyla temelden çelişir. İlk olarak, suredeki “ref‘-i zikr” ifadesi geçmiş zaman kipiyle (“yücelttik”) gelmiş olsa da, anlamı ebedîdir. Allah’ın peygamberine bahşettiği bu şan, onun isminin kıyamete kadar anılacağını ve otoritesinin süreceğini ima eder. Bu, geçici ve tarihe hapsolmuş bir onurlandırma değildir. İkincisi, İnşirah’taki “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” (7. ayetin ruhu) ve “her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (5-6. ayetler) prensibi, nebevî sünnetin taşıdığı evrensel bir ilkeye işaret eder. Hz. Peygamber’in sünneti, somut örneklerinin ötesinde, bir problem çözme, hayatı ilahî ölçülere göre tanzim etme ve zorlukları kolaylığa çevirme metodolojisi sunar. Hanefî usulundaki “sünnetin beyan ve teşri fonksiyonu” da bu metodolojinin hukukî sisteme dönüşmüş halidir. Sünneti sadece tarihsel örnekler olarak görmek, onun bu evrensel metodolojik ve teşriî boyutunu inkâr etmektir. Yaqeen Institute, tarihselcilik eleştirisinde, sünnetin erken dönem kaynaklarının güvenilirliğini savunarak, Batı yöntemlerinin kültürel önyargılarını vurgular.[19] Nihayet, Hanefîlerin sünnete “ziyade” yetkisi tanıması, onu Kur’an’a bağımlı, edilgen bir açıklama dizini olmanın ötesinde, dinin müstakil ve canlı bir kaynağı kabul ettiğini gösterir. Bu, sünnetin tarihsel bir kalıntı değil, ilahî iradenin peygamber eksenli sürekli tecellisinin bir kanalı olduğu anlayışıyla uyumludur.

SONUÇ
İnşirah Suresi, Hz. Peygamber’in (sav) nebevî misyonunu ve otoritesini anlamak için anahtar bir metindir. Sure, onu “şerh-i sadr” ile vahyin canlı müfessiri, “ref‘-i zikr” ile de ismi Allah’ın ismiyle ebediyen birlikte anılan ve dolayısıyla otoritesi ilahî iradeyle iç içe geçmiş merkezî bir figür olarak resmeder. Bu Kur’anî çerçeve, peygamberi “postacı” veya “tarihsel aktör” seviyesine indirgeyen tüm yaklaşımları ontolojik düzeyde geçersiz kılar.
Hanefî fıkıh usulü geleneği, bu Kur’anî gerçekliği hukukî bir sisteme kavuşturmuştur. Sünnetin “beyan” ve “ziyade” fonksiyonlarını kabul ederek, nebevî otoritenin teşriî yetkisini teorize etmiş; haber-i vâhid konusundaki titiz ama bağlayıcı yaklaşımıyla da bu otoritenin pratik hayatta sürekliliğini sağlayan bir yol haritası çizmiştir. “Kur’an bize yeter” söylemi veya sünneti tarihselleştiren yorumlar, bu bütünlüklü yapıyı parçalayarak, Kur’an’ın emrettiği “itaat”i anlamsızlaştırır ve dini, uygulama rehberinden yoksun, soyut bir metinler yığınına dönüştürme riski taşır. Hakikî manada bir “inşirah” (ferahlık), ancak Allah’ın yücelttiği Resûl’ünün sünnetini, bir yük değil bir rahmet ve ebedî bir rehber olarak kabul etmekle mümkündür.

DİPNOTLAR
[1] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, thk. Safvân Adnân Dâvûdî, Dımaşk: Dâru’l-Kalem, 1412/1992, “ş-r-h” md., s. 456.
[2] Bkz. Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî, el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1427/2006, XX, 225-227.
[3] Kurtubî, el-Câmi‘, XX, 229; Muhammed b. Ali eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, Beyrut: Dâru İbn Kesîr, 1428/2007, V, 542.
[4] Bkz. el-Nisâ 4/59, 80; el-Ahzâb 33/36; el-Haşr 59/7.
[5] Ebû Bekir Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cessâs, el-Fusûl fi’l-Usûl, thk. Uceyl Câsim en-Neşemî, Kuveyt: Vizâretü’l-Evkâf, 1414/1994, II, 13-15.
[6] Şemsüleimme Muhammed b. Ahmed es-Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, thk. Ebü’l-Vefâ el-Efgânî, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1414/1993, I, 114-118.
[7] Serahsî, Usûl, I, 319-328; Alâeddin es-Semerkandî, Mîzânü’l-Usûl fî Netâici’l-Ukûl, thk. Abdülmelik es-Sa‘dî, Katar: Vizâretü’l-Evkâf, 1405/1984, II, 709-735.
[8] Cessâs, el-Fusûl, III, 88-90.
[9] İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1419/1998, VIII, 456.
[10] Ebû’l-Alâ Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân, İstanbul: İnsan Yayınları, 1991, VI, 542-544.
[11] Habib el-Kâzimî, The Illuminating Lantern, Qum: Al-Islam.org, 2020, s. 178.
[12] İbn Kesir, a.g.e., VIII, 458.
[13] Mevdûdî, a.g.e., VI, 545.
[14] Nouman Ali Khan, Dream Tafseer Notes, Bayyinah Institute, 2015, s. 12.
[15] Hanafi Usul Books, Hadithanswers.com, 2017.
[16] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, I, 115.
[17] Bilâl Alî Ansârî, The Solitary Report in the Hanafi Madhhab, Bilalaliansari.com, 2015.
[18] Jonathan Brown, Dr. Jonathan Brown on Historical Criticism, Yousuf.blog, 2018.
[19] Yaqeen Institute, Blind Spots: The Origins of the Western Method of Critiquing Hadith, 2019.

KAYNAKÇA
Cessâs, Ebû Bekir Ahmed b. Ali er-Râzî. el-Fusûl fi’l-Usûl. Thk. Uceyl Câsim en-Neşemî. 4 Cilt. Kuveyt: Vizâretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, 1414/1994.
el-İsfahânî, Râgıb. el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân. Thk. Safvân Adnân Dâvûdî. Dımaşk: Dâru’l-Kalem, 1412/1992.
el-Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed. el-Câmi‘ li-Ahkâmi’l-Kur’ân. Thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî. 24 Cilt. Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1427/2006.
es-Semerkandî, Alâeddin. Mîzânü’l-Usûl fî Netâici’l-Ukûl. Thk. Abdülmelik es-Sa‘dî. 2 Cilt. Katar: Vizâretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, 1405/1984.
es-Serahsî, Şemsüleimme Muhammed b. Ahmed. Usûlü’s-Serahsî. Thk. Ebü’l-Vefâ el-Efgânî. 2 Cilt. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1414/1993.
eş-Şevkânî, Muhammed b. Ali. Fethu’l-Kadîr. 6 Cilt. Beyrut: Dâru İbn Kesîr, 1428/2007.
İbn Kesir. Tefsirü’l-Kur’âni’l-Azîm. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1419/1998.
Mevdûdî, Ebû’l-Alâ. Tefhîmü’l-Kur’ân. İstanbul: İnsan Yayınları, 1991.
el-Kâzimî, Habib. The Illuminating Lantern. Qum: Al-Islam.org, 2020.
Khan, Nouman Ali. Dream Tafseer Notes. Bayyinah Institute, 2015.
Ansârî, Bilâl Alî. The Solitary Report in the Hanafi Madhhab. Bilalaliansari.com, 2015.
Brown, Jonathan. Dr. Jonathan Brown on Historical Criticism. Yousuf.blog, 2018.
Yaqeen Institute. Blind Spots: The Origins of the Western Method of Critiquing Hadith. 2019.