KENTSEL DÖNÜŞÜMDEN ÖNCE ZİHİNSEL DÖNÜŞÜMÜN ELZEMLİĞİ MESELESİ

Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog

Bugün gazeteci bir arkadaşımızın Kentsel Dönüşüm adlı makalesini okudum. Söyledikleri doğrudur, evet. Lakin ben olaylara ilkelerim gereği siyasetten uzak, toplumsal değerler eksenli ve bir sosyolog gözüyle ve hakkaniyetten yana durarak bakmaya gayret ediyorum. Herkesin misyonu, özellikleri, yetkinlikleri ve etkileri farklıdır.

Yazının başlığını okuduğum anda bende hemen “zihinsel dönüşüm” ifadesi şimşeklendi. Sonrasında “Üstadım” ile müzakere ve mütalaa yaptık ve müthiş bir devinim içerisine girdik. Hani bazen konuşmaya nasıl başlanır nerede biter diye bir şaşkınlığa düşeriz ya, işte öyle oldu. Ben de gün boyu zihnimde tarihler arasında gittim geldim. Ülkeler ve medeniyetler arasında mekik dokudum. Ve dostlar sonunda bir yerde durup tüm bunları birleştirip size ulaştırmak istedim.  

Bildiğiniz gibi günümüz dünyasında “kentsel dönüşüm” ifadesi, özellikle bizler gibi gelişmekte olan toplumlarda gündeme olan ve kalan, hakkında yoğun tartışmalarla birlikte şaibelerin ve yapılan yanlışların merkezi haline gelen bir meseledir. Depremlere dayanıklı yapılar, modern kentleşme, planlı şehir dokusu gibi hizmet planlarıyla ortaya konulan bu dönüşüm projeleri, çoğu kimse tarafında son derece elzem ve hatta kaçınılmaz görünmektedir. Nitekim insan hayatının güvenliği, şehirlerin yaşanabilirliği ve estetik bir çevre oluşturma gayesi, bu tür girişimleri kaçınılmaz kılmaktadır. Lakin burada gözden kaçırılan, ihmal edilen ve çoğu zaman ikincil ve belki de fuzuli bir meseleymiş gibi değerlendirilen daha derin bir problem bulunmaktadır. O da: Zihinsel ve toplumsal dönüşüm meselesidir. Bu problem o kadar derindir ki adeta okyanusların derinliği ile aynı sayılabilir.

Burada şu soruyu sormadan ilerlersek, eksik ve hatta yanıltıcı sonuçlara gideriz: İnsan değişmeden, toplum dönüşmeden, sadece mekânın dönüşmesi neyi ne kadar değiştirebilir? Başka bir ifadeyle Zihinsel dönüşüm olmadan kentsel dönüşüm ne kadar etkili olur?

Günümüz şehirlerini yenilemek, binaları güçlendirmek, sokakları düzenlemek gayet tabi mümkündür. Lakin bu kentlerde yaşayan insanların zihniyetleri, değer dünyaları ve ahlak anlayışları aynı (mevcut olduğu durumda) kaldığı sürece, yapılan bu dönüşümün kalıcı ve anlamlı bir netice doğurması oldukça güçtür. Çünkü kent dediğimiz şey, yalnızca betonarme yapılardan ibaret olmayıp; kent, insanın kendini, ilişkilerini ve değerlerini yansıttığı bir yaşam alanıdır. İnsan nasılsa kent de zamanla ona benzer.

Karşımıza çıkan temel mesele çıkmaktadır: Bizler gerçekten neyi dönüştürmek istiyoruz? Binaları mı, yoksa insanı mı?

Her gün onlarca günden, yüzlerce olay, binlerce yaşanmışlıkların merkezi olan dünyamızda ve dahi memleketimizde, özellikle medya ve popüler kültürün etkisi, meselelerin yüzeyine odaklanan bir anlayışı hâkim kılma suniliği doğurmuştur. Televizyon dizilerinde, tarih anlatılarında ve hatta akademik olmayan popüler söylemlerde bile derinlikten ziyade gösteriş, hikmetten ziyade hamaset ön plana çıkarılmaktadır. Kadim medeniyetlerimizden bahsedilirken dahi, onların ilim, ahlak, adalet ve estetik boyutları çoğu zaman göz ardı edilmekte; bunun yerine savaşlar, entrikalar ve güç mücadeleleri merkeze alınmaktadır. Bu da yeni nesillerin tarih ile olan bağını zayıflatmakta, hatta kimi zaman yanlış anlamalara ve maalesef düşmanlıklara bile sebep olmaktadır. Yani somutlaştıracak olursak Osmanlı dizilerinde sadece kılıç, savaş, saray entrikaları, gönül işleri ve daha onlarca hakaret içeren, önyargılar ve bozmayı gerçekleştirme hedefi içeren çürümüşlükler var. Din adamı yalancı, iftiracı, rüşvetçi, bilim adamı dalkavuk ve para peşinde, askerler makama ram olmuş, kadın süs ve giyim, erkeğe hükmetme meraklısı, hükümdar sarayında rahatlık peşinde ve daha neler anlatılıyor. Bunu gören, izleyen, duyan bugünün gençliği de hemen kendine göre gerekli karşı olum pozisyonunu, gardını alıyor sanki düşman tarihidir gördüğü misali.

Oysa bir medeniyetin asli gücü, yalnızca kazandığı savaşlarda değil; inşa ettiği değerler sisteminde, yetiştirdiği insan tipinde ve ortaya koyduğu adalet anlayışında gizlidir. Eğer biz bu özü aktaramazsak, geriye sadece kabuk kalır. Ve kabuk, tek başına bir anlam ifade etmez. Yani İstanbul’un fethinden sonra Vefa Sultanları, Molla Güranileri, Somuncu Babaları, Hacı Bektaşları anlamak gerek. Anlamadığımız takdirde krizler ve geri kalmalar içinde debelenir dururuz.

Bugün yaşadığımız temel krizlerden biri de tam olarak budur: Özden uzaklaşma. Kendi değerlerimizden kopmuş, taklitçi ve çoğu zaman neyi ne için yaptığını bilmeyen kişilerden oluşan bir toplum yapısı ortaya çıkmaktadır. Böylesi bir toplumda kentsel dönüşüm projeleri, sadece fiziksel bir makyajdan ibaret kalma riski vardır. Çünkü zihinsel dönüşümünü gerçekleştirememiş bir insan, en modern binada da aynı sorunların kaynağı olmaya devam eder.

Burada özellikle dikkat çekilmeyi istediğim bir diğer husus da “güven” olgusudur. Sosyal yapıyı ayakta tutan unsurlarından en başında gelenlerinden biri de güvendir. Lakin günümüzde sosyal ilişkilerde ciddi bir güven sorunu yaşandığı görülmektedir. İnsanlar, en yakınındakine bile temkinli yaklaşmakta; dostluk, samimiyet ve sadakat gibi değerler giderek zayıflamaktadır. Bu durum ise kişileri yalnızlaştırmakta, toplumsal bağları gevşetmekte ve ortak bir bilinç oluşturmayı zorlaştırmaktadır. Yıllarca yol yürüdüğümüz kimseleri bile tanıyamaz hale geldiğimiz olmaktadır. Umreye gidip de iftiralardan, yalandan uzak durmamak, kişisel çıkarlar için Müslüman kardeşine düşman olmak, ayak altına sabun ve muz kabukları atmak, lastik patlasın diye çivi ve cam parçaları koymak zihinlerin ne kadar da çukurlaştığını gözler önüne sermektedir.

Maalesef günümüzde en çok yabancılardan değil de yakın bildiklerimizden yara alırız. Bu nedenle dost gibi görünenlerin sergilediği ihanetler, cehalet ve hikmet yoksunluğu, kişinin sadece duygusal dünyasını değil, topluma olan inancını da zedelemektedir. Böyle bir yaşamda sağlıklı bir toplumsal dönüşümden söz etmek de oldukça zordur.

Zihinsel dönüşüm dediğimiz şey, tam da burada devreye girer. Bu dönüşüm, sadece bilgi düzeyinde bir değişimi değildir. Aynı zamanda değerler, ahlak ve sorumluluk bilincinde de köklü bir yenilenmeyi ifade eder. Doğruluk, hakikat ve hakkaniyet gibi kavramların yeniden merkezde olması, bu sürecin en temel koşuludur. Çünkü bu değerler olmadan ne kişisel ne de toplumsal düzeyde kalıcı bir iyileşme sağlanamayacaktır.

Bir eğitimci ve sosyolog olarak bu perspektiflerden baktığımda, bu dönüşümün kendiliğinden gerçekleşmesini beklemenin gerçekçi olamayacağını söyleyebilirim. Aksine, bilinçli, planlı ve süreklilik arz eden bir çaba gerektirir. Bu noktada eğitimin rolü de son derece kritiktir. Ancak burada kastedilen eğitim, sadece akademik bilgi aktarımı değildir. Asıl mesele, kişinin düşünme biçimini, sorgulama yetisini ve ahlaki duruşunu geliştirebilecek bir eğitim anlayışının benimsenmesidir. Yani asıl dönüşüm; hayatların dönüşümüne vesile olacak zihinsel dönüşümün yani onun da merkezi olan eğitimin dönüşümünü sağlayabilmektir.

Zamanımızın gençlerine sadece “ne düşünecekleri” değil, “nasıl düşünecekleri” öğretilmelidir. Eleştirel düşünme becerisi kazanan bir kimse, karşılaştığı bilgiyi sorgulayabilir, analiz edebilir ve doğru ile yanlışı ayırt edebilir. Bu da onu hem manipülasyona/yalana karşı korur hem de daha bilinçli bir toplumun inşasına bir usta misali katkı yapmasını sağlar.

Bir önemli diğer husus da “rol model” meselesidir. Gençlerimiz, çoğu zaman gördüklerini taklit ederler. Eğer karşılarına çıkan örnekler yüzeysel, çıkarcı ve ilkesiz ise, zamanla bu özellikleri normalleştirebilirler. Bu sebeple, toplumda hikmet sahibi, ahlaklı ve sorumluluk bilinci yüksek kişilerin görünür kılınması büyük önem taşır. Yani toplumda iyi örnekler, modeller görülmeli, tanıtılmalı ve katkı sağlanmalıdır.

Bir de popüler kültürün tamamen reddedilmesi yerine, onun bir araç olarak kullanılması daha etkili bir yaklaşım olabilir. Mesela, bir dizi aracılığıyla tarihe ilgi duyan bir gencin, doğru kaynaklarla beslenmesi ve derinleştirilmesi gerekmektedir. Bu sayede yüzeysel bir merak, kalıcı bir bilinç düzeye dönüşebilir.

Sevgili dostlar, kentsel dönüşüm ile zihinsel dönüşüm arasındaki ilişkiyi doğru kurabilmek için bir gerçeği dahai kabul etmek gerekir: Bu iki süreç birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini tamamlayan unsurlardır. Fiziksel çevre, insan davranışlarını etkileyebilir; ancak bu etki sınırlıdır. Asıl belirleyici olan, insanın iç dünyasıdır. Dolayısıyla ideal olan, bu iki dönüşümün eş zamanlı ve dengeli bir şekilde yürütülmesidir. Lakin öncelik sıralaması yapılacaksa, zihinsel dönüşümün bir adım önde tutulması gerekir. Çünkü sağlam bir zihin ve güçlü bir değerler sistemi üzerine inşa edilen kentler, sadece fiziksel olarak değil, ruhen de yaşanabilir mekânlar haline gelir.

Yani, kentsel dönüşüm projeleri elbette gereklidir ve ihmal edilmemelidir. Lakin bu projelerin gerçek anlamda başarılı olabilmesi için, insanın ve toplumun da aynı ölçüde dönüşmesi şarttır. Aksi takdirde, yapılan tüm yatırımlar, zamanla eski sorunların yeni mekânlarda yeniden ortaya çıkartılmasından öteye geçemeyecektir. Bugün toplum olarak ihtiyacımız olan şey, sadece yeni binalar değil; yeni bir bilinç, yeni bir ahlak anlayışı ve yeniden inşa edilmiş bir değerler sistemidir. Bu değerler sistemi de “kadim değerlerimizdir”. Çünkü kentleri inşa eden insanlardır. Ve insan düzelmeden, hiçbir kent tam anlamıyla düzelmez. Bu sebepledir ki kentsel dönüşümden önce zihinsel dönüşümün elzemliği meselesi, sadece akademik bir tartışma konusu olmamalı. Aynı zamanda hayati bir zarurettir. Bu zarureti görmezden gelmek, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, eksik kalmaya ve yıkıcı olmaya mahkûmdur.

Kalalım sağlıcakla…

Gökmen CAN-Eğitimci Sosyolog