HER DİLİ DÖNENE İNANMAMAK GEREKİR

Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog

HER DİLİ DÖNENE İNANMAMAK GEREKİR
(Din İlmi Üzerine Sosyolojik ve Ahlaki Bir Uyarı)
Toplum deyip geçmeyelim. Sanıldığı gibi kolay anlaşılabilecek kadar basit, hiç anlaşılmayacak kadar da zor bir yapı değildir. Akıl ve irade sahibi olan insan için “toplumu” anlamak ve hassasiyetlerine göre davranarak yaşamak çok zor ve uzak bir nokta değildir.

Milliyet ve coğrafi bölgeler, kültürler ve diller ayırt edilmeksizin toplumların en hassas damarlarından birinin de “din” olduğunu söyleyebiliriz. Allah nezdinde tek hak din olan “İslam dini” İslam toplumlarının vazgeçilemez, yok sayılamaz “sosyal kurumlarının” başında gelir.

Tek hak din olan İslam, insanın hem kalbini hem aklını hem de toplumsal ilişkilerini şekillendiren en güçlü referanslardan biridir. Bu nedenle, İslam dini adına konuşan ve dinî ilimler üzerinden yönlendirme yapan kişi, grup ve cemaatlerin sorumluluğu son derece büyüktür.

Ne var ki tarih boyunca görüldüğü gibi, günümüzde de bazı kişiler ve oluşumlar, İslam’ın hakikatlerini tebliğ etmek yerine bu tebliğ merkezlerini dar, kutuplaştırıcı anlayışlarının ve özellikle yönetici kadrolarının çıkarlarına hizmet eden araçlara dönüştürebilmektedir.

Allah bizleri bu tür yaklaşımlardan uzak eylesin. Âmin.

Özellikle son dönemde dikkatleri çeken bir husus vardır. O da: Kendileri gibi düşünmeyen, aynı metodu benimsemeyen ya da bir dönem birlikte yol yürüdükleri kimseleri dışlama, itibarsızlaştırma ve hatta onların din ilmiyle buluşmasını engelleme çabasıdır. Bu sadece kişisel bir ahlaki sorun olmayıp; aynı zamanda ciddi bir sosyolojik ve psikolojik problemdir de. Çünkü ruhen ve ilmen sağlıklı bir Müslüman, Müslüman kardeşlerini hak çalışmalarda engellemez, onlar için “eriyip gitsinler, yok olup gitsinler” gibi akaid yönünden de tehlikeli olabilecek bir söz ve fiiller içerisinde olmaz.

Din İlmini Tekelleştirme Hastalığı

Yüce dinimiz ve din ilmimiz, hiçbir zümrenin tekelinde değildir. Kur’an-ı Kerim’de Zumer suresi 9.ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur:

Anlamı: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Bu yüce ayet, ilmin teşvik edilmesi gerektiğini açıkça ortaya koyarken; bir grubun/cemiyetin ya da cemaatin/klikleşmenin diğer insanların ilme ulaşmalarını engellemeleri, ilahi emir ve yasaklara, hikmete ve ilme doğrudan bir muhalefettir. Çünkü ilim, sadece öğrenende kalacak, bırakılacak, paylaşılmayacak, öğretilmeyecek, sınırlandırılacak bir şey olmayıp yaygınlaştırılacak bir nimettir. Öte yandan ilim öğrenmek için de herhangi bir gruba, cemiyete, klik ve yapılara mensubiyet şart değildir. Müslüman, ilim öğrenen, sonu cennet olana kadar da öğrenmeye devam edendir. Peygamberimiz ve Onun varisleri olan gerçek alimler hâşâ, illa şu gruba mensup olanların ilimleri geçerli olacak dememişlerdir. Maalesef sadece bugünkü kimi “güruhlar” böyle bir fanatizmi yaymaktadırlar.

Bazı yapılar da Yüce Dinimizin emir ve yasaklarını içeren din ilmini bir “otorite aracı” haline getirmekte ısrarcı olup kendilerince de kılıf bulmaktadırlar. Bu yapılarda şu zihniyet görülür: “Bizim dışımızda öğretilen bilgi güvenilmezdir/şaibelidir/şüphelidir.”

Bu yaklaşım, aslında hakikatten korkmanın ve kontrol kaybı endişesinin bir tezahürüdür.

Ötekileştirme ve “Dindarlık Üzerinden Dışlama”

Bir diğer tehlikeli eğilim ise, farklı düşünen Müslümanları adeta din dışı gibi göstermeye çalışmaktır. Bu, son derece ağır bir vebaldir. Peygamber Efendimiz Aleyhisselam şöyle buyurur:


Manası: “Bir kimse kardeşine ‘kâfir’ derse, bu söz ikisinden birine döner.” (Buhârî/Edeb/73)

Bu hadis, başta tekfirin ne kadar tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bir Müslümanı ötekileştirmek, onu itibarsızlaştırmak ve toplumdan dışlamak; sadece kişiye değil, ümmet bilincine de zarar verir. Hem de öyle böyle bir zarar değil!

Bu hadiseye kadim kültürümüzdeki tasavvuf noktasından bakacak olduğumuzda ise bu durum, “nefsin gizli kibri” olarak değerlendirilir. Kişi, kendisini hakikatin merkezinde görür ve başkalarını küçümsemeye başlar. Oysa hakikat yolunun en temel esası tevazudur. Her platformda “mütevazılık” konusunu işleyen ve nasihatlerde bulunan birinin anlattıklarının fersah fersah uzaklarında gezinmesi ne kötü bir ahvaldir değil mi? Allah bizleri bunlardan ve böyle kimseler gibi olmaktan muhafaza eylesin. Âmin.

Algı Yönetiminin Farklı Mecraları ve Gerçekleştirilme Hususları

Maalesef sosyal medya çağında yaşıyoruz ve bu fütursuz çağda yeni bir fitne türü ortaya çıkmıştır. O da organize itibarsızlaştırma çalışmalarıdır. Yaşına, cinsiyetine, milliyetine, insanlık hasletlerine bakmadan dürüst ve samimi insanlara adeta sırtlan sürüsü vahşetinde saldırılar yapılmaktadır. Bazı kimseler özellikle kendileriyle aynı metotla çalışmayan, hak ve hakikati anlatsalar bile onları göz ardı edip yok sayarak şu fitne fesat davranışları fitne pazarında salına salına gösterirler:

*İnsanlara sesli ya da yazınsal mesajlar göndererek belirli kişileri, kanal ve programları izlememeye çağırıp, kendi yandaşlarını kışkırtırlar. Hatta 10-12 yaşlarındaki çocuklarının yanlarında bile konuşup çocuklarına sosyal medyalarda suç işlemeye itmektedirler.

*Aynı zamanda gerçek dışı bilgiler yaymaktan imtina etmezler. Hatta kendilerine yaptıkları söylenince de “biz o kardeşler hakkında konuşmuyoruz” yalanını insanların gözlerinin içine baka baka söylerler. Bunlar tam anlamıyla terbiyesiz kimselerdir.

*İftira ve yalanla algı oluşturmaktadır. Bunu yaparken de insanları af buyurun “salak” olarak görüp, “nasıl olsa anlamazlar” diye bakarak, kendi akıllarının nasıl hezeyanlar içinde olduklarını adeta projektör tutmuş gibi gösterirler. Allah, bizi bu mahluklardan korusun. Âmin.

Kur’an bu konuda son derece net bir uyarı yapar. Hucurat suresi 6.ayeti şöyledir:

Anlamı: “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın…”

Bu ayeti kerime, tam da içinde bulunduğumuz çağın hastalığına işaret etmektedir. Her duyulan bilgi doğru kabul edilmemeli, mutlaka tahkik edilmelidir. Akıl sahipleri sadece şu düsturu düşünerek bile bu tiplemelerin gerçek yüzlerini görürler: “Gıybetin, iftiranın, yalanın fetvasını verenler ne kadar güvenilir kimseler olurlar ki?”

İftira ise sadece kişinin değil, toplumun da güven duygusunu yok eder. Peygamber Efendimiz Aleyhisselamın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

Manası: “İftira, gökleri ve yeri sarsacak kadar büyük bir günahtır.”

Sakın ha! İsimlerinin önünde süslü sıfatların olması aldatıcı olmamalı. Efendim; profesör, nereden aldığı belli olunmayan doktor gibi unvanları, iki kelime okuyup yarım yamalak anlatarak hoca veya şeyh diye ortada alkış bekleyen, sizleri Müslüman kardeşlerinize karşı kışkırtanlara itibar etmeyin. Bu hasletler özellikle günümüz vatan topraklarımızı bölmek, milli birlik ve beraberliğin altına dinamit koymak anlamına gelmektedir. Çünkü din ilmini öğrenmenin, din ilmi veren meclislere dahil olmanın illa ki kendilerine müntesip olmaktan geçeceğini şart koşan, kendilerinden olmayanları derslere almayanların birleştirici ve imar edici olduklarını söyleyemezsiniz.

Bu Durumun Bir de Sosyolojik ve Psikolojik Boyutuna Bakalım

Bu tür davranışların arkasında genellikle şu dinamikler bulunur:

a-Grup aidiyetindeki fanatizm: Kendi cemiyet/cemaat/klik/grup yapısını mutlak doğru görmek. Sanki din sadece kendilerine ait, temsiliyet makamında sadece kendileri olabilir hezeyanlarıyla hata üstüne hata yaparlar. İşin kötüsü, hata yaptıklarını anlamaz, söylense kabul etmez ve saldırıcı tavırlardan da beri durmazlar.

b-Kontrol etme saplantısı: İnsanların farklı kaynaklardan beslenmesini engelleme arzusu bu tiplemelerin en bariz sapkınlıklarındandır. Çünkü “ben ne verirsem onu öğrensin ki bana mecbur kalsın” saplantısı bunların zerrelerine işlemiştir.

c-Korkağın önde gidenleridirler: Hakikatin ortaya çıkmasından duyulan endişe bunları sürekli hataya sürükler. Ama bu korkularını kendilerine biat eden insanlarda yaşatarak cesur görünmeye çalışırlar. Lakin hey hat bu hadise çuvala sığamayacak kadar sivri bir hal almıştır.

d-Kimlik krizi yaşarlar: Dindarlığı bir aidiyet aracı olarak kullanırlar ve bunu da kimseye bırakmazlar. Çünkü insanları böyle kontrol etme yolunu izlerler.

Bu durum, zamanla bir “kültleşme” eğilimine dönüşür. Bireyler düşünemez hale gelir, sadece yönlendirilir. Bu ise İslam’ın “akletme” çağrısına tamamen aykırıdır. Yüce Kitabımız Kur’an’da defalarca geçen “Aklınızı kullanmaz mısınız?” hitabı, kişilerin sorgulama sorumluluğunu açıkça ortaya koyar.

Tasavvufi Perspektif ve Kalp Hastalıkları

Tasavvuf büyükleri yukarıda bahsettiğimiz bu tür durumları kalp hastalıklarıyla açıklar. Yani kibirli olma (kendini üstün görmek), haset etmek (başkasının hayrını çekememek), riyakâr olmak (dini baskı unsuru olarak kullanma) ve suizana esir olma (sürekli kötü zan beslemek) bu hastalıklardandır. İmam Gazali’ye göre, bu hastalıklar tedavi edilmezse kişi ibadet etse bile hakikatten uzaklaşır.

Peki, Bu Durumdan Nasıl Kurtulunur?

A-Tahkik Bilinci Geliştirmek: Duyduğumuz her bilgiye hemen inanmamak. Araştırmak, karşılaştırmak.

B-İlmi Çeşitliliği Benimsemek: Farklı alimleri, farklı görüşleri dinlemek. Hakikatin tek bir kişinin tekelinde olmadığını bilmek.

C-Ahlakı Yok Saymamak: İlim kadar ahlakın da önemli olduğunu unutmamak gerekir. Yalan ve iftira ile gelen hiçbir “dini söyleme” itibar etmemek gerekir.

D-Tevazu Sahibi Olmak Gerekir: İlgili ilgisiz her konuda salt “Ben doğruyum”  yerine “Doğruyu arıyorum” diyebilmek önemlidir. Yani her konuda tek otorite gibi davranmak, çevresinde bulunanlara yukarıdan bakmak, "ben" zehrini etrafa yaymak yerine "toprak" gibi olmayı başarmamız gerekmektedir.  

E-Bilinçli Sosyal Medya Kullanmak: Algı operasyonlarına karşı dikkatli olmak. Her paylaşılan içeriği doğru kabul etmemek.

F-Kalbi Temiz Tutmak ama Bunu Slogan Olarak Değil Özde Gerçekleştirmek: Haset, kin ve öfkeyi beslemek yerine, ilim öğrenmek, ihlasla ve dua kalbi arındırmak ve temiz tutmak gerekir.

Sevgili dostlar, din, ayrıştırmak için değil birleştirmek için vardır. Hakikat, baskıyla değil, delille ve güzel ahlakla yayılır. İnsanları ilimden uzaklaştıran, onları ötekileştiren, yalan ve iftirayla yönlendiren hiçbir yaklaşım İslam’ın ruhuyla bağdaşmaz. Bu nedenle unutmamalıyız:
Her dili dönene inanmak, hakikati bulmak değildir. Hakikat; araştıran, düşünen, öğrenen ve kalbini temiz tutmaya gayret edenlere açılır. Ve belki de en önemli ölçü şudur: Bir söz seni kin ve ayrılığa götürüyorsa, orada dur ve düşün. Çünkü hakikat, kalpleri birbirine yaklaştırır. Ayrıştıran, ötekileştiren asla itibar edilmeyecek kimselerdir.

Benden küçük bir hatırlatma kabul buyurun bu satırları…

Kalın sağlıcakla…

Gökmen CAN
Eğitimci Sosyolog
24.03.2026