Aile, Genç ve Toplum İçin İtirazımız Var

Gökmen CAN | Eğitimci | Sosyolog

Aile, Genç ve Toplum İçin İtirazımız Var
Bu konuyla ilgili kaç yazı kaleme alındı bilmiyorum. Kimseyi bilmem ama ben, son dört-beş yıl içinde defalarca yazdım. Farklı pencerelerden baktım, farklı kavramlarla anlattım, farklı uyarılar yaptım. Ulusal basında zaman zaman haklı eleştiriler yükseldi, uzmanlar konuştu, raporlar yazıldı. Ne var ki bütün bu çabalar, güçlü ve bağlayıcı bir toplumsal refleks üretmeye yetmedi. Ne diyelim…

Hemen hemen dünyanın çoğu zaman ancak herkesin başına bir şey geldiğinde “uyanıyor”.

Maksadımız, konuyu “ısıtıp ısıtıp önünüze koymak” değil. Asıl hedefimiz, giderek kronikleşen bir tehlikeyi, artık inkâr edilemez hâle gelen bir toplumsal çürümeyi bütün açıklığıyla yeniden ortaya koymaktır.

Ekrana baktığımızda gördüğümüz tablo şudur: Aile içi aldatmanın her türlüsü, ebeveyne isyanın normalleştirilmesi, aklı ve vicdanı felç eden cinsel sapmalar, mal ve miras uğruna ana-babaya, kardeşe yönelen şiddet, saygı ve sevgiden yoksun bırakılmış nesiller, hukuki boşluklar, “meşhur” kılınmış ekran yüzlerinin ibretlik ama pazarlanan hayatları… Şimdi yapımcılar der ki: “Biz, insanlara bunu, şunu yapın demiyoruz; insanların yaralarını sarmak istiyoruz. Bu nedenle de bir psikolog, bir hukukçu ve sair kimselerle dertlere deva buluyoruz.” Kardeşim durum senin düşündüğün gibi ilerlemiyor. Eğer dediğinde haklı olmuş olsaydın yıllardır ekranlardaki sorunlar katmerleşmezdi. Neyse, devam edelim.

Fakat belki de en tehlikelisi şudur: Bu toplumun içinden çıkan “sıradan” insanların; ruhsal, sosyal, eğitsel ve ahlaki kırılganlıklarının reyting malzemesine dönüştürülmesi. Üstelik bu teşhirin, çözüm üretmek yerine bazı ekran figürlerini “otorite” gibi sunması ve devleti, kurumları, gerçek çözüm mercilerini etkisiz ve aciz göstermesi.

İşte bu yüzden artık “dur” demek bir tercih değil, tarihsel ve ahlaki bir zorunluluktur.

Sürekli Psikolojik Müdahalelerin Yapıldığı Program

Bu yayınlar masum program olarak kabul edilemez. Çünkü bunların her biri ayrı ayrı olarak, toplumsal bilinçaltına yapılan sistematik ve süreklilik arz eden psikolojik müdahalelerdir. Her gün, aynı saatlerde, benzer vakalarla tekrar edilen örtük mesaj nettir: Aldatmak mümkündür, terk etmek anlaşılabilir hatta üç beş kişiyi gezmiş biri bile olsa sözde eski eş salya sümük ağlanarak “evine döne” çağrısına muhatap alınabilir.

Şiddetin illa ki bir gerekçesi vardır. Aile dağılabilir, çocuklar bekleyebilir; mühim olan eşlerin rahatlığıdır. Pedagoji biliminde buna model alma yoluyla öğrenme, psikolojide duyarsızlaşma, sosyolojide ise norm kayması denir. Sevgili dostlar inanın burada mesele, kötülüğün anlatılması değildir. Asıl mesele: Kötülüğün sistematik bir şekilde öğretilmesidir.

Güvenin Sistematik İmhasıyla Ailenin Lime Lime Edilmesi

Kadim bir tarih sahibi olan Müslüman Türklerin, tıpkı diğer milletler ve aklı selim kimseler için “aile” çok önemli bir kurumdur ve “kırmızı çizgimizdir”. Hatta diyebiliriz ki aile, bizler için istisnasız “risk alanı” durumundadır.

Renkli kutu olan ekran, tüm dünyada aileleri sürekli kriz, ihanet ve şiddet üreten bir yapı gibi sunmaktadır. İnsanlık tarihiyle birlikte var olan ve kutsallığı her daim kabul edilen ailelerin planlı programlı imha edilmesi sonucunda; evlenme korkusu, bağlanma fobisi, “bu işlerin sonu yok”, “para her şeyden daha önemli” türünden onlarca ve hatta yüzlerce yapay sebep algısı aileyi artık korunacak bir değer değil, kaçılması gereken bir tehlike olarak kodlanmaktadır.

Aynı zamanda mahremiyetin sandalyesine tepik atılarak infazı gerçekleştirilmiştir. Aile içi sırların milyonların önünde teşhir edilmesiyle verilen mesaj açıktır: “Mahremiyet gereksizdir.” Ee, tabi mahremiyet yoksa yani ortadan bertaraf edilmişse de saygı da sevgi de edep de izan da yoktur.
Yani ahlak ayakta kalması imkânsız bir hale gelir.

Özendiren Gizli Propaganda

Bu programlar “ibret” iddiasıyla sunulsa da fiiliyatta özendirici bir etki üretmektedir. Tabii bunu başta yayıncı ve yapımcılar olmak üzre tüm nemalananlar ve “bilmiş” kimseler bu ifadeyi kabul etmezler. Nereden mi biliyoruz? Benzer ifadeleri onlarca kez kabul etmemişlerdir.

Programları izleyen özellikle gençlere sorunlara sabırla yaklaşmanın “aptallık” olduğunu, bunun çözümü için de sorundan kaçmanın “cesaret” olduğu mesajı verilmektedir.

Gerçekten bu programları sunan kimseler belki çok iyi niyetlidirler lakin kurgulama ve yürütmenin diğer baş aktörlerinin kullandığı bir model olmaktan öteye gitmemektedirler. İnanın bu sadece bireysel bir problem değil, nesiller arası bir zihinsel kırılmadır.

Açık ve Ağır Pedagojik İhlaller

Her ne kadar programların başlama öncesinde çeşitli ögeler hatırlatılıyor olsa bile bu yayınlar: Yaş grubu gözetmez, çocukların izleyebileceği saatlerde yayınlanır, travmatik içerikleri filtresiz sunar (konuşmalar arasındaki bazı bip’lemeler hikâye kısmıdır).

Peki, pedagojik sonuçlar nelerdir? Kaygı bozukluğu mu dersiniz, güvensizlik mi, kimlik bunalımı mı, kadim tarihi ahlaki öğreti ve kabullerin bireyselleştirilmesine indirgenmesi mi dersiniz, neler var neler. Yaş itibariyle uygun olmayan çocuğun öğrendiği temel şeyler ise şudur: “Doğru yoktur; güçlü olan haklıdır.”

Peki, sorarım size şimdi: “Bu, eğitim midir yoksa ruhsal sabotaj mıdır?”

Zincirleme Çöküş Alanlarına Bir Bakalım

Bu alanların başında “eğitim” gelmektedir. Aile desteğinden mahrum kalan çocuk; disiplinsiz, amaçsız ve otoriteye tepkili hâle gelir. Okul, eğitemediği öğrencinin sosyal yükünü taşımak zorunda kalır. Öğretmenler, öğrenciler ve diğer paydaşlar sosyal yükünün altına girdiği kimseler sebebiyle çok sıkıntılı zamanlar da yaşayabilmektedirler.

Diğer bir husus da aileye bağlılık ve sadakattir. Eşine, çocuklarına, ana babasına ve ailesine sadık olmayan kişiden; kuruma, davaya, devlete sadakat beklenemez. Sadakatsizlik bireysel bir halde olup biten şey olarak kalmayıp, bulaşıcı bir hastalık gibidir. Tıpkı bugün gözler önünde “gizli mesaj ve meraklandırmalarla” yönlendirmelerle bulaştırıldığı gibi.

Hele bir de namus kavramının tasfiyesi diye bir durumun varlığı da ortadadır ki, çok canlar acıtmaktadır. Reytinge kurban edilen, alaya alınan, “baskı” diye yaftalanan namus; aslında toplumun ahlaki sigortasıdır. Namus giderse güven gider, sözün değeri biter, toplum çözülür. Bu yöndeki değerlerin zayıflatılması topyekûn koskoca bir toplumun yok olma pimini çekmek anlamına gelmektedir.

Ekonomi alanındaki sorunlar da bozulmaların müsebbiplerindendir. Dağılmış aile; artan suç, artan sosyal yardım, artan psikolojik ve hukuki maliyet demektir. Ahlaki çözülme, doğrudan ekonomik yüktür. Sebebi de sonucu da yıkımdır.

Bir de siyaset denen baş ağrısı vardır ki, Allah bizleri kurtarsın. Ailede adalet görmeyen kişi; otoriteye güvenmez, kuralları ciddiye almaz, popülizme açık hâle gelir. Toplumsal ahlak bozulduğunda, siyaset kaçınılmaz olarak yozlaşır. Yani bugünün bozuk siyaset ve siyasetçileri topraktan bitmeyip bu topraklarda yaşayan ailelerde yetişmiştir.

Dilimizi, iletişim dili türlerini bilmemiz ve kullanabilir olmamız veya olmamamız da çok önemlidir. Bağırmayı, suçlamayı, teşhiri “iletişim” sanan bir toplum ortaya çıkar. Sonuç nedir? Konuşan ama asla anlaşamayan kalabalıklar olup çıkılıverilir

RTÜK Nerede?

“Biz sadece gerçeği gösteriyoruz” savunması hukuken ve ahlaken geçersizdir. Anayasa, çocukların korunmasını devlete görev olarak yükler. RTÜK mevzuatı; toplumun ahlaki yapısını, aileyi ve çocukları korumayı açıkça emreder. Peki soru şudur: “Bu yayınlar kime rağmen, neye dayanarak sürmektedir?” Denetimsizlik; tarafsızlık değildir. Sessizlik; özgürlük değildir. Görmezden gelmek; masumiyet değildir. Bu, açık bir kurumsal sorumluluk problemidir. Boşluğun yansımasıdır. Yazıktır.

Belki Sert Ama Kaçınılmaz Sonu Hatırlatayım

Her gün birbirinden benzer formatta ve aynı yıkıcılık hedefine hizmet eden, özellikle de “aile” kurumunu hedef alan ve çok zalimce bir “yıkım” amacı güdülerek yayınlanan program ve yayıncılık anlayışı devam ederse: Aile çözülür hatta yok olur. Gençlik savrulmakla kalmaz, gençlik kaybolur. Toplum sinirli, güvensiz ve parçalı hâle gelir. Zaten herkes patlamaya hazır bir bomba gibi, daha beter bir hâle geliriz. Ve bunca yıkılmışlıktan sonra herkes aynı soruyu sorar: “Bu toplum neden bu hâle geldi?” Cevap basittir ve acıdır: Öncelikle günaydın! Bu toplum; çürümeyi izlediğimizden, çürümeye karşı sustuğumuzdan ve çürümeyi normalleştirdiğimizden dolayı bu hale gelmiştir.

Aileyi korumayan ekran, ahlakı umursamayan reyting, çocuğu hesaba katmayan yayıncılık…Bir gün aynı cümlede birleşir: “Biz bunu nasıl kaçırdık?” Ama o gün geldiğinde,
çok şey çoktan kaybedilmiş olur.

Kalın sağlıcakla…

Gökmen CAN – Eğitimci Sosyolog