Sosyal Medya ve Çürümenin Anatomisi

Feyzullah AKDAĞ | Psk. Dan.

Sosyal Medya ve Çürümenin Anatomisi Bir uçtan bir uca savrulmuş haldeyiz. “El âlem ne der” korkusunun donukluğundan sıyrıldık ancak bu sefer de “el âlem desin” küstahlığının utanmazlığında debelenip duruyoruz. Bir günahın yapılmasında toplumsal açıdan en önemli unsur o günahın yayılmaması adına alınan tedbirlerdir. Bu tedbirlerin bir nevi toplumsal yansıması olan “el âlem ne der” hassasiyeti her zaman mükemmel sonuçlar vermemiş olsa da en azından toplumsal çürümeyi engelleyen yazısız toplumsal bir normdu; ta ki sanal medya diğer adıyla sosyal medyanın icadına kadar.
  Önce ünlü isimlerin yaptıkları rezilliklerin ifşalarıyla başladı sosyal medya utanmazlığı. Ünlüler “kim ne derse desin bu benin hayatım” yollu savunmalarla rezilliklerini savundular. Bu insanlar normalde takipçi ve para kaybedecekken aksine, arkalarındaki güç onları daha fazla görünür yaptı ve “özgürlük savaşçısı” “tabu kırıcı” gibi ambalajlarla pazarlayıp destek verdi. Bu rezilliklerin savunulmasında “kişisel özgürlük, ifade özgürlüğü, özel hayata saygı, medeniyet” gibi önemli kavramlar temele oturtuldu. Yani bu rezilliklere tepki gösteren kim varsa otomatik olarak “özgürlük düşmanı, özel hayata saygısı olmayan, çağdışı” gibi etiketlerle saf dışı edilmeye başlanmıştı. Bu sistem maalesef çok iyi çalıştığı için halkın aklı ciddi manada karışmaya başlamıştı.
  Hatta bu akıl karışıklığa aklı başında insanlar uzun süre nasıl tepki verebileceklerini dahi kestiremediler. İnternet ucuzlamış, akıllı telefon ile tüm dünya cebe girmiş, sosyal medya gençler ve hatta ihtiyarlar için bile çok çekici hale gelmişken tamamen yasaklamanın işe yaramayacağı açıktı. Ama nasıl bir tavır içinde olması gerektiği de kestirilemiyordu. Tedavisi bulunmayan bulaşıcı bir hastalık misali varlığı inkâr edilemiyor lakin devası da bulunamıyordu. Özellikle de insanların normalde yüzünü dahi göremeyeceği insanların paylaşımlarına yorum yapabilmesi ve hatta “like” alabilmeleri sosyal medyanın en büyük silahı sayılabilirdi.
  Aklıselim ile sosyal medya çağına giriş yapamamak toplumumuzun en büyük kaybıydı artık. Zira bu kayıp, tarih boyunca toplumsal çürümeyi karşı konulamaz derecede hızlandıracak en güçlü dalgayı beraberinde getiriyordu. Devasa dalga kıyıya son sürat gelirken aklıselim insanlar, gelen “sosyal medya tsunamisini” sadece seyretmek zorunda kalmıştı. Aklıselim insanların tepki gösterdiği videolara karşılık “beğenmiyorsanız seyretmeyin kardeşim!” tepkisine bile uzun süre verilebilecek adam akıllı bir cevap bulunamadı. Sosyal medya “sana ne!” akımlarıyla coşuyordu. Yokuş aşağı giderken fren de patlamıştı…
  Bu işin yasaklamayla olmayacağını anlayan aklıselim insanlar, STK lar vb. sosyal medyaya giriş yapmaya başladılar mahcup bir edayla. Zira bu insanların topluma faydalı olmak gibi bir amaçları vardı. Haliyle belli kuralları, sınırları ve üslupları olmak zorundaydı. Ancak sosyal medya cehennemi “eğlence” temeli anlayışla kurulduğu için kural ve sınır tanımayan azgın bir güruhun hevalarına göre şekilleniyordu. İyi niyetle yapılan güzel çalışmaların altına sorgusuz sualsiz rahatlıkla yorum yapılabiliyor olması ve hatta o çalışmanın kesme kırpma yöntemleriyle bağlamından koparılarak takipçilerin önüne atılması ve linç edilmesini sağlamak aklıselim insanların çabalarını yarım, heveslerini kursaklarında bırakıyordu. Yapılan tüm çalışmalar “özgürlüğe müdahale” algısıyla insanları düşünmeye sevk etmeye çalışan nice güzel insanı sindirdi. Zamanla aklıselim insanların içinden “ben de meşhur olayım, Z kuşağına nasıl yaranırım?” düşünceleri depreşmeye başladı. Üslupları, ahlakları, amaçları ve hatta düşünce yapıları bile değişmeye başladı. Onlar da artık kişilik ve davaları karşılığında “özgürlük savaşçısı” oluvermişlerdi. Dün ak dediklerine bugün kara ve hatta diğer gün mavi diyerek sosyal medya tsunamisine teslim olmuş ama hoşgörülü, ponçik, meşhur ve paralı fenomenler safına girmişlerdi.
  Kelli felli insanların bile dayanamayıp dönüştüğü “meşhur olma” aşkına sıradan insanlar nasıl karşı koyabilirdi ki! Hem sosyal medyanın “özgürlük savaşçısı” konsepti toplumsal normları, ahlaki kuralları ve hatta din algısını da iyiden iyiye bozmuştu artık. Yani sosyal medyada yapılan her şey kişisel özgürlük kapsamında ele alınırken normlar, ahlak ve din “kişisel özgürlük” aşkına susturulmuştu. Artık meşhur olmak, takipçi kasmak ve kolay para kazanmak için yatak odasını göstermek gerekiyorsa yapılacaktı, eşini ifşa etmek gerekiyorsa edecekti, dilencilik yapmak gerekiyorsa yapacaktı. Bu uğurda erkekler midelerini genişletecek; kadınlar cinsel obje olarak görülmeyi sindireceklerdi. Din zaten öbür dünyanın meselesiydi ve yargılamak kimsenin hakkı değildi. Beğenmiyorsanız seyretmeyeceksiniz, size ne!
  Bu çürüme uzunca süre devam etti ve ediyor. Ancak ufak da olsa umut kırıntıları yeşermeye başladı. Büyük bir etkisi yok ama insanların bazıları dibe vurmuşluğumuzun farkına vararak “o kadar da değil!” demeye başladı. “Her şeyi” kişisel özgürlük kapsamında değerlendirmek yerine “birçok” şeyi bu kapsama alarak yavaştan sınırları daraltmaya başladılar. Zira mızrak çuvala sığmaz oldu. Düne kadar sosyal medya tsunamisinin coşkusuyla sonsuz özgürlük isteyenlerin evlerinde sorunlar baş göstermeye başladı. Sınırsız özgürlük konseptinin açıklayamadığı iğrenç durumlar baş gösterdi.
  Mesela “kaynana-damat aşkı ve hamilelik” iğrençliğinde “biz özgürüz ve birbirimizi seviyoruz bunda utanılacak bir şey yok!” cümlesiyle sarsılan sosyal medya “acaba” der gibi oldu. Zira bu iğrençlik sosyal medyadan önce yine olabilirdi ama bu pişkin edayla savunulamaz; toplumsal olarak boykot edilirdi bu da yayılmasını engellerdi. Son dönemlerdeki beden teşhirciliği üzerinden de bu “acaba” lar yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Bakalım ne tarafa doğru devam edecek bu uyanış. Ömür vefa ederse göreceğiz. Hayra tebdil olması için anlatacağız, uyaracağız, kendimiz de uygulayacağız. Duruşunu bozmayan omurgalılara selam olsun.