BİLİNÇTEN ŞUURA: İNSANIN ANLAM YOLCULUĞU VE HAKİKATLE KURULAN BAĞ

Abdulaziz TANTİK

İnsan külli bir varlıktır. Parçalar onun sadece bir boyutunu işaret eder. o yüzden insan, aklı, kalbi, ruhu ve bedeni kadar duygularıyla ve düşünsel yetileriyle birlikte var olan ve bütün bunları bir arada tutacak olan irade sahibi bir varlıktır. İrade, kendi iç katmanları yanında bu bütünlüğü muhafaza eden temel bir aksiyomudur insanın. İnsanı diğer varlık türlerinden ayrıştıran temel bir özelliğidir irade… İrade, biliş süreçlerini hem etkileyen ve hem de etkilenen bir özelliğe sahiptir. İrade ve ruh bütünlüğü aynı zamanda ‘Lübb’ olarak Kuran’da kavramsallaştırılan bir özelliğe de dikkat çekmek şarttır insan söz konusu olduğunda…

Ruh, irade üzerinden Lübb/özünü harekete geçirerek iradeyi güçlendirecek ve biliş süreçlerine olumsal bir yaklaşım üzerinden hakikat ile bağ kuracak yapıya eriştirecek bir kıvama getirecektir insanı…

İnsan varlığı, yalnızca biyolojik bir organizma olmanın ötesinde, anlam arayışı içinde olan külli/ tümel bir varlıktır. Bu anlam arayışı; bilinç (conscience), idrak (perception) ve şuur (awareness) olarak adlandırılan üç temel basamak üzerinden şekillenir. Bu üç kavram, insan tahayyülünde farklı boyutlara tekabül ederken, aynı zamanda bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak birbirini besleyen ve tamamlayan unsurlardır.

 1. Aşama: Bilinç ve Farkındalığın Başlangıcı

İnsanın bilgiyle kurduğu ilk temas noktası ‘bilinçtir’. Bilinç, en yalın haliyle, bir şeyin farkında olmak, o şeyin bilgisine sahip olmaktır. Zihinsel çabaların bir nevi basamağı olarak görülen bilinç, beyindeki ve zihindeki açıklığı temsil eder. Ancak bilinç, kendi başına insanı hakikatin zirvesine taşımak için yeterli değildir. Biliş süreçlerinde sürekli yanı başında olması gereken temel bir etmendir. Bilinç, bir adım öteye gidebilmenin ve bir adım yükselişe geçebilmenin imkânlarını devşirmede işlevsel bir insanı haslettir.

Bilincin en büyük risklerinden biri, kişinin yalnızca bilgiye sahip olmanın verdiği özgüvenle “müstağnilik” (kimseye ihtiyaç duymama hali) ve azgınlık/Tağa/tuğyan’nın tuzağına düşmesidir. Bir kişi belli bir bilince sahip olduğunda, diğerlerinin bu bilgiye sahip olmadığını görerek “Ben biliyorum, onlar bilmiyor” gibi bir yanılsamaya kapılabilir. Bu durum, bilincin tek başına kalması halinde kişiyi kibre ve bencilliğe sürükleyebileceğini gösterir. Ovadaki bir insanın ağacı, suyu, taşı tek – tek tanımlaması bilince benzer; parçaları görür ama bütündeki nizamı henüz kavrayamamıştır.

 2. Aşama: İdrak ve Duygu ile Bilginin Bütünleşmesi

Bilincin bir üst aşaması olan idrak, bilginin eylem, tavır ve duruş olarak tezahür etmeye başladığı andır. İdrak, yalnızca kuru bir bilgi değil; duygu ile bilginin bütünleşik bir zeminde birleşmesidir. Bu birleşim, insanda bir “uyanış” veya “aydınlanma” meydana getirir. İdrak, bilginin tecrübe ile harmanlanmasıyla ortaya çıkan bir üst tahayyül gücüdür.

İdrak, çoğu zaman ani bir “patlama” veya ‘keşfetme’ anı olarak tasvir edilir. Bir konunun üzerinde biriken bilgilerin, bir anda zihinde ve kalpte netleşmesi, “Evet, ben bunu şimdi derk ettim!” denilen o keşif anı idraktir. İdrakin bir diğer kritik işlevi, insanı bilincin getirebileceği kibre karşı korumasıdır. İdrak sahibi kişi, sahip olduğu bilincin kendisine Allah tarafından sunulan bir inayet olduğunu fark eder ve bu sayede azgınlıktan kurtularak şükür makamına erişir. İdrak, ovadan hafifçe yükseğe çıkarak nesnelerin birbirleriyle olan konumlarını bağımsız olarak görme yetisidir.

Bilinç, bir şeyin neliğini görmek, idrak, bir şeyin neliğini keşfetmek ve ona göre tavır geliştirmeyi sağlar. İdrak, kişinin etrafında bakarken, basiret üzere bakmayı sağlar. Gördüğü şeyin sadece gördüğü ile sınırlı olmadığını, başka şeylerle bağıntısını da dikkate almanın gerekliliğini anlar…

 3. Aşama: Zirve; Şuur ve Varlığın Mayası

Anlam yolculuğunun en üst mertebesi olan şuur, bir bütünlüğün insandaki tezahürüdür. Şuur, zihinsel faaliyetlerin ötesinde ‘sezgisel’ bir kavrayıştır; insanın istikametini belirlediği, konumunu netleştirdiği bir aşamadır. Şuur, hayatın, karakterin ve eylemlerin “mayası” gibidir; şuur sahibi bir insan hayatını, idrakini ve bilincini bu maya ile şekillendirir.

Şuur mertebesine ulaşmış bir kişi, her şeye yüksek bir zaviyeden, bir dağ başından bakar gibi bakar. Bu seviyede her şey yerli yerindedir; tek- tek parçalar artık bir bütünün (resmin tamamının) parçası olarak anlam kazanır. Şuur, kişinin Rabbiyle olan ilişkisinde ‘sadakatin’ ve ‘samimiyetin’ teminatıdır. Eğer bir insanda şuur eksikse, Rabbiyle olan irtibatı kopuktur ve bu durum onu kötülüklere (münker, fahşa, bağye) düşmeye daha meyilli hale getirir.

Şuur, insana kendi istikametini hakikat bağlamında inşa eden ve hakikat ile uyumlu bir yaşamı inşa ederek kendi istikametinin şuurunu temsil liyakatine taşıyarak başka kişilerinde bu yolculuğa başlamasına imkân ve başlangıç yapmalarına örneklik teşkil eder. Şuur, hata yapma payını en asgari düzeye indirirken, yapılan hatadan anında dönmeyi de bir istidat ve refleks haline dönüştürür.

Şuur, tek- tek şeylerin ne olduğunu idrak ettiği gibi, tek tek şeylerin birbirleri ile bağıntısını da doğru bir şekilde idrak etmeye vesile olur. Bu yüzden hem kendi istikametini ve hem de varlığın bir istikamet üzere oluşunu sağlayacak düşünce ve amellerin sahibi kılar kişiyi…

 Hayata Yansıyan Şuur: Mukarrebun ve Sabikun ile Salih Amel

Şuurun hayattaki yansıması, en basit eylemlerde bile kendisini gösterir. Örneğin, suyu yalnızca susuzluğu gidermek için içmek bir bilinç seviyesiyken; o suyun canlılığın temeli olduğunu ve Allah’ın bir lütfü olduğunu hissederek içmek şuurun bir göstergesidir. Aynı şekilde eşine, çocuklarına veya bir hayvana gösterilen şefkat, bu bütünsel şuurun bir parçası olduğunda anlam kazanır. Şuur, ilahi rızaya sabitlenmiş bir hayatın insanlara tanıklık seviyesinde yardımcı olacak olan bir temsiliyeti inşa eder.

Bu bilgi merhalelerini (bilinç, idrak, şuur) aşan ve bunları salih ameller, zikir ve tezekkür/tefekkür ile destekleyen kişi, Allah’a yakınlaştırılmış kullar (Mukarrebun) ve öncüler (Sabikun) arasına girer. İnsanın ulaşabileceği en yüksek şeref, insanlar için bir örnek (numune-i imtisal) ve şahit olmaktır.

Sonuç olarak, bilinçten idrake, idrakten şuura uzanan bu yolculuk hem aşağıdan yukarıya bir çabayı hem de yukarıdan aşağıya ilahi bir inayeti içerir. İnsan Rabbiyle doğru bir ilişki kurduğu sürece, her adımı şuurla döşenir ve bu şuur sayesinde çevresine “nur” ile bakma kabiliyeti kazanır. Şuur sahibi bir karakter, yalnızca kendisini değil, çevresindeki tüm varlık âlemini ilahi bir esinti olarak görür ve hayatını bu bütünlük içerisinde anlamlandırır.